Büyük Türkçe Sözlük
Sürüm No: 1.0 Farabi
Açıklama
(veya ağzının içine) bakmak
* ne söyleyeceğini beklemek.
* onun sözüne göre davranmak.
... (bir) hâl almak
* bir duruma gelmek.
... canlısı* düşkünü.
... damgasınıvurmak
* (biri için) kötü bir yargıya varmak.
... -e kuvvet
* herhangi bir şeye ağırlık verildiğinde
kullanılır.
... fırın ekmek yemesi lâzım
* bir duruma erişmek için pek çok emek vermesi, çalışmasıgerekir.
... gözüyle bakmak
* yerine koymak.
... ile beraber
* ile birlikte.
... kim ... kim
* yakıştırılan şeyin uygunsuzluğunu
belirtmeye yarar.
... olsun, ... olsun,
* sözü geçen her şey.
... süsü vermek
* gerçeğe aykırıolarak, kendisinde veya herhangi
bir şeyde üstün bir nitelik veya değer varmışgibi
göstermek.
... ziyafeti çekmek
* herhangi bir şeyi en iyi biçimde başarmak, herhangi
bir yönüyle doyurmak.
...-a veya ...-e gelince
* sıra gelince anlamına gelerek bir konu bittikten sonra
sözü başka bir konuya geçirmeye yarar.
* ayrıcalık gösteren bir düşünceye geçildiğini
anlatır.
...-a, ...-ya getirmek
* birini bir duruma getirerek istediği gibi davranmak.
...-den eylemek
* yoksun bırakmak.
...-ında / ...-inde değil
* bir şeyin söylenen niteliğine önem vermeyi anlatır.
...i tutmak
* bir işi yapacağıve göreceği o zamana
rastlamak.
...ikinci plâna düşmek
* bir kimsenin veya topluluğun gözünde eski önemini, değerini
yitirmek.
...ile beraber
* -dığı/ -diği anda.
* -dan / -den başka.
* -dığı/ -diği hâlde.
...-masıyla, ...-mesi bir olmak
* aynıanda, çabucacık, birden.
...maya veya ...meye görsün (veya gör)
* söz konusu fiilin doğuracağısonuca kesinlik
kazandırmak için kullanılır.
...nın resmidir...
* bir durumun olacağıkesin ve bellidir.
19 Mayıs
30 Ağustos
* Zafer Bayramı.
a
* Seslenme bildirir.
a
* (a:) Şaşma, hatırlama, sevinme, acıma, üzülme,
kızma gibi duygularıgüçlendirir, cümlenin başında veya
sonunda kullanılır.
a / e
* Çekimli fiilin sonuna gelerek anlamıpekiştirir.
-a- / -e-
* İsimden fiil türeten ek.
-a / -e
* Yönelme durumu eki: dağa, eve, yola, öne. Ünlü ile biten
isimlerden sonra araya y sesi girer.
-a / -e
* Fiilden zarf türeten ek: yaza yaza, gide gide, koşa koşa,
düşe kalka, güle oynaya. Ünlü ile biten fiillerden
sonra araya y sesi girer: yaşaya yaşaya, bekleye
bekleye, okuya okuya, yürüye yürüye. Bu ek göre, kala, geçe, sapa
örneklerinde kalıplaşmıştır.
a, A
* Türk alfabesinin birinci harfi, ses bilimi bakımından
kalın ünlülerin düz ve genişolanınıgösterir.
* Nota işaretlerini harflerle gösterme yönteminde lâ sesini
bildirir.
ab
* Su.
aba
* Yünden, dövülerek yapılan kalın ve kaba kumaş.
* Bu kumaştan yapılmışyakasız ve uzun
üstlük.
* Bu kumaştan yapılmışolan.
* Eskiden dervişlerin giydiği abadan yapılmış,
önü açık hırka.
* Abla.
* Anne.
aba altından değnek (sopa) göstermek
* yumuşak görünmekle birlikte yine de gözünü korkutmak.
aba gibi
* (kumaşiçin) kaba ve kalın.
aba güreşi*
Aba giyilerek ve bele kuşak bağlanarak yapılan bir
tür güreş.
aba vakti yaba, yaba vakti aba
* kişi, ihtiyaçlarınıvaktinden önce ve ucuz olduğu
zaman karşılamalıdır.
abacı
* Aba yapan veya satan kimse.
* Abadan giyecek yapan veya satan kimse.
* Bedavacı, asalak.
abacıkebeci, ara yerde sen neci?
* "anlamadığın bu işe ne karışıyorsun?"
anlamında kullanılan bir söz.
abacılık
* Aba yapma veya satma işi.
* Abadan giyecek yapma veya satma işi.
abadî
* Kalınca ve açık saman renginde, yarımat bir yazıkâğıdıtürü.
abajur
* Işığıbir yere toplamak, doğrudan doğruya
gözlere vurmasınıönlemek için kullanılan lâmba siperi.
* Genellikle üzeri siperli masa lâmbasıveya ayaklılâmba.
abajurcu
* Abajur yapan veya satan kimse.
abajurculuk
* Abajurcunun işi veya mesleği.
abajurlu
* Abajuru olan.
abaküs
* Sayıboncuğu, çörkü.
abalı
* Abasıolan, aba giymişolan.
abandırma
* Abandırmak işi.
abandırmak
* Bir kimsenin bir yere abanmasınısağlamak.
* Bir hayvanıyere çöktürmek.
abandone
* Dövüşemeyecek duruma gelen (boksör).
abandone etmek
* dövüşemeyecek duruma getirmek.
abandone olmak
* dövüşemeyecek duruma gelmek.
abanî
* Sarımtırak dallınakışlarla işlenmişbir
tür beyaz, ipek kumaş.
* Bu kumaştan yapılmış.
abanma
* Abanmak işi.
abanmak
* Eğilerek bir şeyin, bir kimsenin üzerine kapanmak.
* Bir yere veya bir kimseye yaslanmak, dayanmak.
* Bir şeyin veya bir kimsenin üzerine çöküp çullanmak.
* Birine yük olarak onun sırtından geçinmeye bakmak.
abanoz
* Abanozgillerin ağır, sert ve siyah renkli tahtası.
abanoz gibi
* çok sert.
abanoz kesilmek
* sertleşerek dayanıklılığıartmak.
* kirden matlaşmak, rengini kaybetmek.
abanozgiller
* İki çeneklilerden, sıcak ülkelerde yetişen ve
kerestesine abanoz denilen bir bitki familyası.
abanozlaşma
* Abanozlaşmak durumu alma.
abanozlaşmak
* Ağaç ve benzeri maddeler uzun süre suda kalarak kararmak.
* (insan) uzun süre güneşte kalarak kararmak, yanmak.
abartı
* Abartma, mübalâğa.
abartıcı
* Bir şeyi olduğundan büyük veya çok gösterme huyunda
olan (kimse), abartmacı, mübalâğacı.
abartıcılık
* Abartıcıolma durumu, abartmacılık, mübalâğacılık.
abartılı
* Olduğundan fazla gösterilen, mübalâğalı.
abartılma
* Abartılmak işi.
abartılmak
* Abartmak işine konu olmak, mübalâğa edilmek.
abartısız
* Olduğundan fazla gösterilmeyen, mübalâğasız.
abartış
* Abartmak işi veya biçimi.
abartma
* Abartmak işi, mübalâğa.
abartmacı*
Abartıcı, mübalâğacı.
abartmacılık
* Abartıcılık, mübalâğacılık.
abartmak
* Bir şeyi olduğundan büyük veya çok göstererek
anlatmak, mübalâğa etmek.
abartmalı*
Abartılmış, mübalâğalı.
abartmasız
* Abartılmamış, abartmadan, mübalâğasız.
abasız
* Abasıolmayan, aba giymemişolan.
abaşo
* Alt, alttaki, aşağı.
* Gemiyi baştan veya kıçtan halatla karaya bağlama.
abat
* Bayındır, mamur.
* Şen, rahat.
abat etmek
* mamur etmek, rahata kavuşturmak, zenginleştirmek,
gönendirmek.
abat eylemek
* abat etmek.
abat olmak
* mutlu olmak, rahata kavuşmak, gönenmek.
abayısermek
* bir yere teklifsizce yerleşmek.
abayıyakmak
* gönül vermek, tutulmak, âşık olmak.
Abaza
* KuzeybatıKafkasya'da yaşayan bir halk ve bu halka
mensup olan kimse.
Abazaca
* Abazalar tarafından kullanılan dil.
abazan
* Karnıaç olan (kimse).
* Uzun süre kadınsız kalan (erkek).
abazan kalmak
* uzun süre cinsel ilişkide bulunmamak, kadınsız
kalmak.
abazanlık
* Abazan olma durumu.
Abbas yolcu
* yola çıkacak kimse.
Abbasî
* Abbas bin Abdülmuttalib soyundan gelen, Bağdat merkez olmak
üzere Ön Asya ve Kuzey Afrika'da 750-
1258 tarihleri arasında hüküm süren sülâle.
abd
* Kul.
* Köle.
Abdal
* Safevîler devrinde İran'da yaşayan Türk oymaklarından
biri.
* Anadolu'da yaşayan birtakım oymaklara verilen ad.
abdal
* Eskiden bazıgezgin dervişlere verilen ad.
* Dilenci kılıklı, üstü başıperişan
kimse.
* Bkz. aptal.
abdala malûm olur
* bir şeyin olacağınıönceden sezen kimseler
için şaka yollu söylenir.
abdallık
* Abdal olma durumu.
abdest
* Müslümanların, bazıibadetleri yapabilmek için el, ağız,
burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el
gezdirme, kulağıtemizleme biçiminde yaptıklarıarınma.
* İdrar yapma ve kalın bağırsağıboşaltma.
abdest almak
* abdest yoluyla arınmak.
* namaz kılmak için gerekli yıkama kurallarınıyerine
getirmek.
abdest bozmak
* ayak yoluna gitmek.
abdest bozulmak
* yeniden abdest alma gereği ortaya çıkmak.
abdest tazelemek
* yeniden abdest almak.
abdestbozan
* Şeritgillerden, vücudu yassı, birbirine kenetlenmişboğumlarıbulunan
ve bazısımetrelerce boyda olan bir
bağırsak asalağı, tenya, şerit.
abdestbozan otu
* Gülgillerden, siyah ve yeşil boya çıkarılan bir
bitki (Poterium spinosum).
abdesthane
* Abdest bozacak yer, ayak yolu, tuvalet.
abdesti gelmek (veya olmak)
* abdest bozmaya ihtiyaç duymak.
abdesti kaçmak
* abdest bozma ihtiyacıvarken yok olmak.
abdestinde namazında
* dindar.
abdestinden şüphesi olmamak
* yaptığıişte kusuru olmadığınıkesin
olarak bilmek.
abdestini vermek
* azarlamak.
abdestli
* Abdest almışbulunan veya abdesti bozulmamışolan.
abdestlik
* Abdest alınacak yer.
* Abdest alınırken giyilen ve kolsuz hırkaya
benzeyen bir tür giyecek.
* Abdest almaya yarayan.
abdestsiz
* Abdest almamışveya abdesti bozulmuşolan.
abdestsiz yere basmamak
* din buyruklarına titizlikle uymak.
abdiâciz
* Alçak gönüllülük bildirmek üzere "ben" yerine kullanılır.
abdülleziz
* Akdeniz bölgesinde ve Afrika'da yetişen çok yıllık
ve otsu bir bitki (Cyperus esculentus).
* Bu bitkinin yemişgibi yenilen, tatlıve yağlıürünü.
abece
* Bkz. alfabe.
abece sırası
* Bkz. alfabe sırası.
abecesel
* Bkz. alfabetik.
aberasyon
* Sapınç.
abes
* Akla ve gerçeğe aykırı.
* Gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş.
abes bulmak
* gereksiz, saçma saymak.
abes kaçmak
* uygunsuz düşmek.
abesle uğraşmak (veya abesle iştigal etmek)
* yersiz, yararsız şeylerle vakit öldürmek.
abeslik
* Abes olma durumu.
abıhayat
* Efsanelere göre içen kimseye ölümsüzlük sağlayan bir su,
bengi su.
abıhayat içmiş
* yaşıçok ilerlemişolduğu hâlde genç görünen
(kimse).
abıkevser
* Cennette bulunduğuna inanılan Kevser ırmağının
adı.
abıru
* Yüz suyu.
* Irz, namus, şeref, haysiyet.
abide
* Anıt.
abideleşme
* Anıtlaşma.
abideleşmek
* Anıtlaşmak.
abideleştirme
* Anıtlaştırmak işi.
abideleştirmek
* Anıtlaştırmak.
abidemsi
* Anıt benzeri.
abidevî
* Anıtla ilgili, anıtsal, anıta benzer, anıt
gibi.
abis
* Okyanusların çok derin yeri ve daha özel olarak, güneşışığının
erişemediği kesim.
abiye
* Bayanların özel gecelerde giydiği şık giysi
veya tuvalet.
abla
* Bir kimsenin kendinden büyük olan kız kardeşi.
* Büyük kız kardeşgibi saygıve sevgi gösterilen kız
veya kadın.
* Genel ev veya randevu evi işletmecisi kadın, çaça,
mama.
ablak
* Yayvan ve dolgun yüz veya yüzü böyle olan (kimse).
ablakça
* Ablak gibi, ablak tarzında.
ablaklık
* Ablak olma durumu.
ablalık
* Abla olma durumu.
ablalık etmek
* abla gibi yakın ve koruyucu davranışta bulunmak.
ablâtif
* Çıkma durumu.
ablatya
* Uzunluğu 150, genişliği 4-10 kulaç olan bir balık
ağı.
abli
* Yarım serenleri sağa, sola veya ortaya çevirmek için
bunların ucuna bağlıbulunan donanım.
abliyi kaçırmak (veya bırakmak)
* şaşırmak, soğuk kanlılığınıyitirmek,
ipin ucunu kaçırmak.
abluka
* Bir ülkenin veya bir yerin dışdünya ile olan her türlü
bağlantısınıkuvvet kullanarak kesme, kuşatma, ihata.
abluka altında tutmak
* ablukayıdevam ettirmek.
abluka etmek
* genellikle denizden kuşatmak.
* etrafınıçevirmek, bulunduğu yerden ayırmak.
ablukaya almak
* Bkz. abluka etmek.
ablukayıkaldırmak
* abluka kararından ve uygulamasından vazgeçmek.
ablukayıyarmak
* abluka bölgesini zor kullanarak yarıp geçmek.
abone
* Önceden ödemede bulunarak süreli yayınlara alıcıolma
işi.
* Peşin para ile bir şeye belli bir süre için alıcıolan
kimse.
* Bir yere gitmeyi alışkanlık hâline getirmek.
abone etmek
* peşin para ile belli bir süre için bir şeyi sürekli
olarak almayısağlamak.
abone olmak
* peşin para ile belli bir süre için bir şeyi sürekli
olarak almayıönceden üstlenmek.
abone yapmak
* abone olmayısağlamak..
abonelik
* Abone veya aboneler için kullanılabilecek kadar olan.
abonman
* Bir satıcıveya kamu kuruluşu ile alıcılar
arasında yapılan anlaşma.
aborda
* Bir deniz teknesinin başka bir tekneye, bir iskeleye veya
bir rıhtıma yanınıvererek yanaşması.
aborda etmek
* (gemi için) yanlamasına yanaşmak.
abra
* Bozuk teraziyi dengelemek için hafif gelen kefeye konulan taş,
demir, çivi gibi ağırlık, dara.
* Bir değiştokuşta üste verilen şey.
abrakadabra
* Eski çağlarda bazıhastalıklara iyi geldiğine
inanılan büyülü söz.
* Sihirbazların sıkça kullandığıbüyülü
söz.
abrama
* Abramak işi, idare.
abramak
* (deniz taşıtlarıiçin) Yönetmek, idare etmek.
abraş
* Alaca benekli.
* (bitki yapraklarında) Klorofil azlığından
dolayıaçık renkte lekeleri olan.
* Çilli, çopur yüzlü, açık renk gözlü, çapar.
* Deseni ve atkısıbozuk halı.
* Çarpık, eğri, düzgün olmayan.
* Ters, kaba, görgüsüz.
abril
* Nisan, april.
abstraksiyonizm
* Bkz. soyutçuluk.
abstre
* Soyut, somut karşıtı, mücerret.
abstre sayı
* Bkz. soyut sayı.
absürt
* Saçma.
absürt tiyatro
* Bkz. saçma tiyatro.
abu
* Şaşma ve korku bildirir.
abuhava
* İklim.
abuk sabuk
* Akla, mantığa uymayan, düşünmeden söylenen, saçma
sapan (söz).
abuk sabuk konuşmak
* saçma sapan söz söylemek.
abuk sabukluk
* Ciddiyetsizlik, saçmalık.
abuli
* İstenç yitimi, irade kaybı.
abullabut
* Hantal, kaba ve anlayışsız (kimse).
* Biçimsiz ve kötü giyinen, giyimine özen göstermeyen (kimse).
abullabutluk
* Abullabut gibi davranma, abullabut olma durumu.
abur cubur
* Sırası, tadı, yararıgözetilmeksizin rastgele
yenilen şeyler.
* İşe yaramayan, boş.
abus
* Asık suratlı, somurtkan (kimse).
* Somurtkan, çatık, asık (yüz).
* Niteliği bilinmeyen, garip, acayip.
Ac
* Aktinyum'un kısaltması.
acaba
* Merak, kararsızlık veya kuşku anlatır.
-acak / -ecek
* Fiil çekim eki (gelecek zaman eki).
* Fiilden isim ve sıfat yapma eki.
Acar
* GüneybatıKafkasya'nın Türkiye sınırına
yakın bölgesinde yaşayan bir halk.
acar
* Atılgan, gözü pek, yiğit, kabadayı, yılmaz,
kabına sığmaz.
* Güçlü ve becerikli, çevik, enerjik.
* Yeni.
Acara
* Bkz. Acar.
acarlaşma
* Acarlaşmak işi.
acarlaşmak
* Acar duruma gelmek.
acarlık
* Acar olma durumu.
acayibine gitmek
* yadırgamak, tuhafına gitmek.
acayip
* Sağduyuya, göreneğe, olağana aykırı, şaşılacak,
şaşmaya değer, garip, tuhaf, yadırganan, yabansı.
* Şaşma anlatır.
acayip olmak
* yadırganacak bir duruma girmek.
acayipleşme
* Acayipleşmek durumu.
acayipleşmek
* Başkalaşmak, yadırganacak bir duruma girmek.
acayipleştirme
* Acayipleştirmek işi.
acayipleştirmek
* Acayip, yadırganacak bir duruma getirmek.
acayiplik
* Acayip olma durumu, yabansılık, gariplik, tuhaflık.
accelerando
* Parçanın çalınırken gittikçe hızlanacağınıanlatır.
acele
* Çabuk davranma zorunluluğu, ivedi, ivecenlik.
* Vakit geçirmeden, tez olarak.
acele acele
* Çabuk çabuk, hızlıolarak, büyük bir çabuklukla.
acele etmek
* çabuk davranmak, ivmek.
* telâşetmek, sabırsızlanmak.
acele işe şeytan karışır
* düşünüp taşınmadan, ivedi olarak yapılan işten
iyi sonuç beklenmemesi gerektiğini anlatır.
aceleci
* Tez işgören, çabuk davranan, telâşlı, ivecen.
acelecilik
* Aceleci olma durumu, ivecenlik.
aceleleştirme
* Aceleleştirmek işi.
aceleleştirmek
* Çabuklaştırmak.
aceleye gelmek
* çabuk yapıldığıiçin gereken özen
gösterilmemişolmak.
aceleye getirmek
* zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak
veya bir işi üstünkörü yapmak.
Acem
* İranlı.
* İran'a özgü.
* İran ülkesi.
acem
* Türk müziğinde mi notasına yakın bir perde.
Acem halayı
* Güney Anadolu yöresinde oynanan bir halk oyunu.
Acem kılıcıgibi
* hem birinden yana, hem ona karşıolabilen.
Acem lâlesi
* Taşkırangillerden, turuncu ve sarırenkte çiçekli,
yıllık ve çok yıllık türleri olan, tohumla saksıda ve
tarlada
üretilebilen bir süs bitkisi, güneştopu.
Acem pilâvı
* Safran ve zencefil ile yapılan İran usulü bir pilâv çeşidi.
acemaşiran
* Klâsik Türk müziğinde kullanılan şet makamlarından
biri.
acemborusu
* Canlıkırmızıçiçekler açan bir süs bitkisi
(Bigonia radicams).
acembuselik
* Klâsik Türk müziğinde kullanılan birleşik bir
makam.
Acemce
* Farsça.
acemi
* Bir işin yabancısıolan, eli işe alışmamış,
bir işi beceremeyen.
* İşinde, mesleğinde ilerlememiş.
* Bir yerin, bir şeyin yabancısı.
* Saraya yeni alınmışcariyelere verilen ad.
acemi ağası
* Hareme yeni alınan cariyelerin ağası.
acemi çaylak
* Tecrübesiz, toy, beceriksiz.
acemi er
* Askere yeni alınan ve eğitim dönemini henüz tamamlamamışer.
acemi ocağı
* Osmanlıordusuna kapıkulu eri yetiştirmek için
kurulan okul.
acemi oğlanı
* Yeniçeri ocağında yetiştirilmek üzere
tutsaklardan veya devşirme yoluyla Hristiyanlardan toplanan çocuk.
acemice
* Toyca, beceriksizce.
acemileşme
* Acemileşmek durumu.
acemileşmek
* Beceriksizlik göstermek, bocalamak.
acemilik
* Acemi olma durumu, aceminin çekingenliği ve ürkekliği,
acemice davranış, toyluk.
acemilik çekmek
* henüz alışmadığıbir işte zorluk
çekmek, bocalamak.
acemilik etmek
* düşüncesizce hareket etmek, acemice davranmak.
acemkürdi
* Klâsik Türk müziğinde birleşik bir makam.
acemleşme
* Acemleşmek durumuna gelmek.
acemleşmek
* Kültür ve medeniyet bakımından İran'ıveya İran
halkınıörnek almak.
* Kendini İranlıgibi hissetmek veya İranlıgibi
davranmak.
acemleştirme
* Acemleştirmek işi.
acemleştirmek
* Kültür veya medeniyet bakımından İran'ıveya İran
halkınıörnek aldırmak, Acem kültürünü
yaygınlaştırmak.
acente
* Bir kuruluşun malî veya ticarî işlerini kazanç karşılığında
yürüten ticarethane.
* Vapur ortaklığıveya banka şubesi.
* Bir kurumun veya şubelerinin başında bulunan
kimse.
* Bir kuruluşa bağlıolmaksızın sözleşmeye
dayanarak belirli bir yer ve bölge içinde sürekli olarak ticarethane
veya işletmeyi ilgilendiren işlerde aracılık
eden, bunlarıo işletme adına yapan kimse.
acentelik
* Acentenin yaptığıiş.
* Acente kuruluşu.
acep
* Acaba.
aceze
* Acizler, güçsüzler, eli ermezler, düşkünler.
acı
* Tat alma organında bazımaddelerin bıraktığıyakıcıdurum,
tatlıkarşıtı.
* Tadıbu nitelikte olan.
* Keskin, hoşa gitmeyen, şiddetli.
* Renk için, koyu.
* Ağrı, sancı.
* Dışarıdan gelen bir etki ile dışorganlarda
birdenbire oluşan ve o etkilerin kalkmasıile duyulan rahatsızlık,
ıstırap.
* Kırıcı, üzücü, incitici, dokunaklı, korkunç.
* Ölüm, yangın, deprem gibi olayların yarattığıüzüntü,
keder, elem.
acıacı
* Acıolarak, acıvererek, acıduyurarak, üzüntü
içinde.
* Dokunaklı, kırıcı, üzücü olarak, üzüntü
içinde.
acıağaç
* Sedef otugillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kabuğu
ve odunu hekimlikte kullanılan küçük bir ağaç, kavasya
(Quassia amara).
acıbadem
* Gülgillerden bir meyve ağacı(Amygdalus amara).
* Bu ağacın acımtırak, keskin kokulu meyvesi.
acıbadem kurabiyesi
* İrmik ve şekerle yoğrularak üzerine acıbadem
konduktan sonra fırında pişirilen bir çeşit kurabiye.
acıbakla
* Baklagillerden, acıolan taneleri suda tatlılaştırılarak
yenilen otsu bir bitki, Yahudi baklası(Lupinus termis).
acıbal
* Deli bal.
acıbalık
* Sazangillerden, Avrupa'da ve ülkemiz göllerinde yaşayan,
8-10 cm uzunluğunda bir balık, gördek (Rhodeus
amarus).
acıceviz
* Genellikle Kuzey Amerika'da yetişen, güzel görünüşlü
bir ceviz türü.
acıçekmek (veya duymak)
* ağrı, sızıduymak.
* üzülmek, üzüntü içinde kalmak.
acıçiğdem*
Zambakgillerden, 10-30 cm boyunda, şerit yapraklıve açık
renk çiçekli, tohumlarıromatizma tedavisinde
kullanılan zehirli bir çiğdem türü, güz çiğdemi
(Colchicum autumnale).
acıelma
* Bkz. ebucehil karpuzu.
acıgelmek*
dokunaklı, kırıcı, üzücü gelmek.
acıgörmüş
* kötü günler yaşamış.
acıhıyar
* Bkz. ebucehil karpuzu.
acıkarpuz
* Bkz. ebucehil karpuzu.
acıkavak
* Dağkavağıveya titrek kavak (Populus tremula).
acıkavun
* Bkz. eşek hıyarı.
acıkök
* Loğusa otu köklerinin kurutularak dövülmesiyle elde edilen
acıbir toz.
acıkuvvet*
Sert, etkili, zorlu kuvvet.
acımarul
* Birleşikgillerden, tadıacı, dişli yapraklı,
sürgününden çıkan sütü uyuşturucu ve yatıştırıcıolarak
kullanılan
iki yıllık bir bitki (Lactuca virosa).
acımeyan
* Bkz. dikenli meyan.
acıot
* Kuzey Anadolu dağlarının ormanlarında yetişen,
toprak altında bilek kalınlığında kökü bulunan çok yıllık
ve otsu bir bitki (Tamus communis).
acıpatlıcanıkırağıçalmaz
* kötü durumda olan bir kimseyi yeni kötü durumlar etkilemez.
acısakız
* Çam sakızı.
acısöylemek
* olumsuz bir davranışa karşıgerçeği olduğu
gibi söylemek.
acısöz
* Kişinin onuruna dokunan gönlünü inciten söz.
acısu
* İçindeki minerallerin etkisiyle tadısert olan kuyu
veya pınar suyu.
acıtatlı
* İyi kötü.
acıvermek
* üzüntüye sebep olmak, incitmek.
acıyavşan
* Tüylü dalak otu.
acıyitimi
* Sinir bozukluğu, çok ilâç alma, donma gibi sebeplerle acıduyumunun
birazının veya tamamının yok
olması, analjezi.
acıyonca
* Kızıl kantarongillerden, bataklık yerlerde yetişen,
kötü kokulu ve çok acıolan yapraklarıhekimlikte
kullanılan bir bitki (Menyanthes trifoliata).
acıca
* Oldukça acı.
acıkılma
* Acıkılmak işi veya durumu.
acıkılmak
* Acıkmak işine konu olmak.
acıklı
* Acındıracak, acıverecek nitelikte olan, dokunaklı,
koygun.
* Acıgörmüş, yaslı, kederli.
acıklıkomedi
* Eğlendirici olmayıamaçlamayan, dramatik yönü ağır
basan, duygusal bir oyun türü, trajikomik.
acıkma
* Acıkmak işi.
acıkmak
* Açlık duymak, yemek yeme ihtiyacıduymak.
* Uzun süre bir şeyin yokluğunu çeken kimse, o şeyden
ne kadar çok elde etse, yine kendisine yetmeyeceğini
düşünür.
acıktırma
* Acıktırmak işi.
acıktırmak
* Açlık duymasına sebep olmak.
* Aç bırakmak, yeterince doyurmamak.
acılanma
* Acılanmak işi.
acılanmak
* Tadıacıolmak, acılaşmak.
* Acılıdurumda olmak, üzüntüye kapılmak, üzülmek.
acılaşma
* Acılaşmak işi.
acılaşmak
* Tadıbozulmak, acıolmak.
* Dokunaklıduruma gelmek.
* (konuşma) Kırıcı, sert bir durum almak.
* Yemlerde genellikle yağasitlerinin oksidasyonu ve hidroliz
sonucu uygun olmayan koku ve tat meydana
gelmek.
acılaştırma
* Acılaştırmak işi.
acılaştırmak
* Acıbir duruma getirmek.
acılı
* Acıkatılmışolan.
* Acısıolan, kederli.
acılık
* Acıolma durumu.
* Dokunaklılık, kederlilik, yaslılık.
acılılık
* Acılıolma durumu.
acıma
* Acımak işi.
* Başka bir kimsenin veya canlının mutsuzluğuna
karşıduyulan üzüntü, merhamet.
acımak
* Tadıacıduruma gelmek, acılaşmak.
* Acılı, ağrılıolmak.
* Başkasının acısına ortak olmak veya
durumundan üzüntü duymak.
* Başkasının uğradığıveya uğrayacağıkötü
bir duruma üzülmek, merhamet etmek.
* Bir şeyi vermeye kıyamamak veya verdiğine, elden
çıkardığına üzülmek.
acımasız
* Acımaz, katıyürekli, merhametsiz.
acımasızca
* Acımasız olarak, acımasız bir biçimde,
zalimce, zalimane.
acımasızlık
* Acımaz olma durumu, merhametsizlik, zulüm.
acımık
* Buğday tarlalarında yetişen, tohumu zehirli,
yabanî bir bitki, belemir.
acımsı
* Acıya yakın tadıolan, tadıaz acıolan,
acımtırak.
* Dokunaklı.
acımtırak
* Acımsı.
acınacak
* Üzüntü duyulacak, merhamet edilecek.
acından ölmek
* açlıktan ölmek.
* çok acıkmak.
acındırma
* Acındırmak işi.
acındırmak
* Bir kimsenin acımasına yol açmak, merhamete getirmek.
acınılacak
* Üzüntü duyulacak, merhamet edilecek durumda bulunan.
acınılma
* Acınılmak işi.
acınılmak
* Acınmak işine konu olmak.
acınma
* Acınmak işi.
acınmak
* Acımak işine konu olmak.
* Başkasının hesabına üzülmek, yazıklanmak,
yerinmek, eseflenmek, esef etmek, teessüf etmek.
acırak
* Az acı, acımtırak.
acırga
* Yaban turpu.
acısıçıkmak
* olumsuz, kötü sonucu ortaya çıkmak.
acısıiçine (veya yüreğine) çökmek (veya işlemek)
* bir şeyin acısınıpek çok duymak.
* olmadan olacağıdüşünerek çok üzülmek.
acısına dayanamamak
* bir kimse bir yakınının ölümünden büyük üzüntü
duymak.
acısınıalmak
* acılığınıgidermek.
* sızıyıdindirmek.
* kederini azaltmak.
acısınıbağrına basmak
* şikâyet etmeden üzüntüye katlanmak.
acısınıçekmek
* yapılan yanlışbir işin kötü sonucunu görmek.
acısınıçıkarmak
* (tat için) acılığınıyok etmek.
* uğradığımaddî veya manevî zararıkarşılayacak
bir işyapmak.
* öç almak, intikam almak.
acısınıgörmek
* bir yakınının ölümünü görmek.
acısız
* Tadıacıolmayan.
* Ağrı, sızıduyulmayan.
* Üzüntü, sıkıntıolmayan, kedersiz.
acıtış
* Acıtmak işi veya biçimi.
acıtma
* Acıtmak işi.
acıtmak
* Acılık vermek.
* Ağrıve sızıduymasına sebep olmak.
acıyıcı
* Acıma duygusu olan (kimse).
acıyış
* Acımak işi veya biçimi.
acibe
* Hiç görülmemiş, alışılmamış, şaşılacak
veya yadırganacak şey.
acil
* İvedi, ivedili.
acil servis
* (hastanelerde) Vakit yitirilmeden bakılmasıgereken
hastaların ilk tedavilerinin yapıldığıyer.
acil şifalar dilemek
* hastanın kısa sürede iyileşmesi dileğinde
bulunmak.
acilen
* Hemen, hiç zaman yitirmeden, tez elden, gecikmeden, ivedilikle.
aciyo
* Bkz. acyo.
aciz
* Gücü bir işe yetmez olanın durumu, güçsüzlük.
* Beceriksizlik.
* Birinin borcunu vaktinde ödeyememesi durumu.
âciz
* Gücü bir işe yetmez olan, güçsüz.
* Beceriksiz.
âciz kalmak
* çok uğraşmaya rağmen o işi yapamamak.
âcizane
* Söz söyleyen kimsenin kendi yaptıklarınıabartmamak
için kullandığı"acizlere yakışacak biçimde"
anlamında bir nezaket sözü.
âcizleri
* Alçak gönüllülük göstermek için "ben" zamiri yerine
kullanılan bir söz.
âcizlik
* Beceriksizlik, güçsüzlük.
acube
* Tuhaf kimse.
acul
* Tez canlı, içi tez, ivecen.
* Hızlı, çabuk.
acun
* Dünya.
acur
* Bkz. ajur.
acur
* Kabakgillerden, kabuğu çizgili ve tüylü, sarımtırak,
yeşil veya sarı, üzeri yeşil lekeli, irice bir çeşit hıyar
(Cucumis flexuosus).
acurlu
* Bkz. ajurlu.
acuze
* Huysuz, çirkin, yaşlıkadın, cadıkarı.
acyo
* Herhangi bir paranın gerçek değeriyle sürüm değeri
arasında veya bir ticaret senedinin üzerinde yazılı
miktar ile indirimden sonraki tutarıarasında doğan
fark.
* Bir ticaret senedinin yenilenmesinde alınan komisyon.
* Senetli kredi işlemlerinde bankaların yaptıklarıtahsilât.
acyocu
* Borsa veya piyasada tahvil için çeşitli hileler uygulayan,
dolaplar çeviren kimse.
acz içinde olmak
* gücü yetmemek, becerememek.
acze düşmek
* çaresiz kalmak, elinden birşey gelmemek.
aç
* Yemek yeme ihtiyacıolan veya yemesi gereken, tok karşıtı.
* Yiyecek bulamayan, yoksul kimse.
* Gözü doymaz, haris.
* Çok istekli, çok hevesli.
*Karnıdoymamışolarak.
-aç / -eç
* İsimden isim ve sıfat yapma eki: bakr-aç, top-aç, kır-aç
vb.
* Fiilden sıfat yapma eki: gül-eç vb.
* Fiilden isim yapma eki: tıka-ç, say-aç, sür-eç vb.
aç acına
* aç olarak, bir şey yemeden.
aç açık kalmak
* yoksulluk içinde, evsiz barksız kalmak.
aç ayıoynamaz
* kendisinden işbeklenilen kimseden emeğinin karşılığıesirgenmemelidir.
aç bırakmak
* yiyecek vermemek veya karnınıdoyurmasına engel
olmak.
aç bîilâç
* Sürekli olarak aç ve bakımsız.
* Sürekli olarak aç ve bakımsız.
aç doymam, tok acıkmam sanır
* aç insan elde ettiğinden çoğunu ister, varlıklıinsan
ise var olanla yetinir gibi görünür.
aç doyurmak
* yoksullarıbeslemek.
aç gezmektense tok ölmek yeğdir
* yoksulluk ölümden de beterdir.
aç göz
* Gözü aç, doymaz, tamahkâr, haris.
aç gözlü
* Mala veya yiyecek içecek şeylere doymak bilmeyen, gözü aç,
doymaz, tamahkâr, haris, camgöz.
aç gözlü
* karşıtı.
aç gözlülük
* Aç gözlü olma durumu veya aç gözlüye yakışacak davranış,
doymazlık, tamahkârlık, tamah.
aç gözlülük
* karşıtı.
aç gözlülük etmek
* bir şeye karşıaşırıistek duymak,
doyumsuzca davranmak, tamahkârlık etmek.
aç gözünü, açarlar gözünü
* "uğraşılarda uyanık bulunmak gerekir,
yoksa umulmadık bir anda büyük zararlarla yüz yüze gelirsin"
anlamında kullanılır.
aç kalmak
* karnınıdoyuramamak.
* yoksulluğa düşmek.
aç karnına*
mide boşken henüz birşey yiyip içmemişken.
aç kurt gibi (yemek, üşüşmek veya saldırmak)
* büyük bir istekle.
aç susuz kalmak
* yoksulluktan yaşayamayacak bir duruma gelmek, yoksul bir
duruma düşmek.
aç tavuk kendini arpa ambarında sanır
* insanlar, yokluğunu, yoksulluğunu çektikleri şeyler
için olmayacak hayaller, düşler kurar.
açacak
* Açmaya yarayan araç.
* Anahtar.
açalya
* Kokusuz, güzel renkli çiçekler açan bir bitki, açelya, azelya.
açan
* Açmak işini yapan.
* Oynak kemiklerin arasındaki açılarıgenişletmeye
yarayan kasların genel adı, büken karşıtı.
açar
* Anahtar.
* İştah açmak için yemekten önce içilen alkollü içki,
aperitif.
açelya
* Bkz. açalya.
açı
* Birbirini kesen iki yüzeyin veya iki doğrunun oluşturduğu
çıkıntı.
* Birbirini kesen iki yüzey veya aynınoktadan çıkan iki
yarım doğrunun oluşturduğu geometrik biçim,
zaviye.
* Görüş, bakım, yön.
açıölçüm
* Açıölçmede söz konusu olan yöntem ve teknik.
açıcı
* Açmak işini yapan.
açığa alınmak
* görevine son verilmek.
açığa alma
* bir görevliyi geçici bir süre işten alma.
açığa almak
* görevine son vermek.
açığa çıkarmak
* işinden çıkarmak.
açığa çıkmak
* belli olmak, anlaşılmak.
* işinden çıkarılmak.
açığa vurmak
* belli etmek, ortaya çıkarmak.
* gizli bir durumu ortaya çıkarmak.
açığıçıkmak
* saklamakla görevli bulunduğu paranın veya malın
eksik olduğu anlaşılmak.
açığınıkapatmak
* eksiğini tamamlamak.
açık
* Açılmış, kapalıolmayan, kapalıkarşıtı.
* Engelsiz.
* Örtüsüz, çıplak.
* Boş.
* Görevlisi olmayan, boş(iş, görev), münhal.
* Aralığıçok.
* İşler durumda olan.
* Kolay anlaşılır, vazıh.
* Gizliliği olmayan, olduğu gibi görünen.
* Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen,
etkisinde kalabilen.
* (renk için) Koyu olmayan.
* (kitap, resim, film için) Sevişme sahnelerini bütün çıplaklığıyla
anlatan.
* Kapalıolmayan (hava, işyeri).
* Belli bir yerin biraz uzağı.
* Denizin kıyıdan uzakça olan yeri.
* Doğru olarak, açıkça.
* Bir ihtiyacın karşılanamamasıdurumu.
açık açık
* Saklamaksızın, gizli yer bırakmaksızın,
içtenlikle.
açık ağıl
* Koyunların ve keçilerin barındırıldıklarıüstü
açık, etrafıtaşduvar veya ölü çitlerle çevrili basit barınak.
açık ağızlı*
Aptal, sersem, ahmak.
açık alınla
* başarıve övünç ile.
açık artırma
* Bir malın satışında alıcılar arasında
fiyat artırma yarışına dayanan satış.
açık bilet
* Yolculuklarda dönüştarihi kararlaştırılmamış,
belirli bir dönem için geçerli, gidişdönüşbileti.
açık bono
* Para hanesi boşbırakılarak imza edilen bono.
açık bono vermek
* sınırsız yetki tanımak.
açık bölge
* Gümrük sınırlamalarının olmadığıbölge,
serbest bölge, serbest mıntıka.
açık celse
* Açık duruşma.
açık ciro
* Senet veya çek arkasına kime ödeneceği belirtilmeden
imzalanma yoluyla yapılan ciro.
açık çek
* Üzerine para miktarıyazılmamış, çek.
açık deniz
* Denizin, kara sularının dışında kalan
bölümü.
* Yakın karalarla çevrili olmayan deniz, engin.
açık devre
* İçinden sürekli akım geçmeyecek bir yalıtkanla
kesilmişelektrik devresi.
açık dolaşım sistemi
* Genellikle bütün eklem bacaklılarda ve birçok yumuşakçada
bulunan atardamar ve kan boşluğundan
oluşmuşaçık bir dolaşım sistemi.
açık duruşma
* Mahkemede herkesin duruşmayıdinleyebileceği
oturum.
açık düşme
* Yağlıgüreşte pehlivanın kıç üstü düşerek
yenilmişsayılması.
açık eksiltme
* Yaptırılacak bir işin veya satın alınacak
bir malın ucuza sağlanmasıiçin işi yapacak veya malısatacak
kişiler
arasında fiyat düşürme yarışına dayanan işlem.
açık elli
* Cömert.
açık ellilik
* Cömertlik.
açık fikirli
* Olaylarıve özellikle yenilikleri iyi anlayıp gereği
gibi karşılayabilen, düşündüğünü olduğu gibi
söyleyebilen
(kimse).
açık fikirlilik
* Açık fikirli olma durumu.
açık hava
* Bulutsuz hava.
* Bahçe, park gibi yapıdışıolan yer.
açık hava sineması
* Yazın veya iklimi elverişli yerlerde sürekli olarak
çalışan, üstü açık, yanlarıkapalısinema.
açık hava tiyatrosu
* Yazın veya iklimi elverişli yerlerde sürekli olarak
çalışan, üstü açık, yanlarıkapalıtiyatro.
açık hece
* Ünlü ile biten hece.
açık hesap
* Peşin para veya bono vermeden yapılan alışveriş.
açık imza
* Üzeri boşbırakılan bir kâğıdın altına,
dolduracak olana güvenilerek atılan imza.
açık işletme
* Maden yatağınıörten verimsiz topraklar kaldırıldıktan
sonra açık havada yapılan işletme.
açık kahverengi
* Kahverenginin bir veya birkaç ton açığı.
açık kalp ameliyatı
* Kalbin içi açılmadan önce dolaşım sun'î kalp denilen
bir aygıta devredildikten sonra yapılan kalp ameliyatı.
açık kalpli
* Bkz. açık yürekli.
açık kalplilik
* Bkz. açık yüreklilik.
açık kapamak
* (bütçe) gider fazlasınıpara sağlayarak gidermek.
açık kapıbırakmak
* gereğinde, bir konuya yeniden dönebilme imkânıbırakmak,
kesip atmamak.
açık kapıpolitikası
* Yabancımallarıbir ülkeye serbestçe sokma politikası.
açık kapısiyaseti
* Açık kapıpolitikası.
açık konuşmak
* gerçeği çekinmeden söylemek.
açık kredi
* Bankaların güvendikleri müşterilere rehin, ipotek veya
kefil istemeksizin verdikleri borç para.
açık liman
* Bütün gemilerin formalite yönünden kolayca girip çıktıklarıliman.
* Hava şartlarından kolayca etkilenen liman.
açık maaşı
* Görevinden alınan birine yasaca tanınan, belirli bir
süre içinde ödenen aylık.
açık mavi
* Mavinin bir ton açığı.
açık mektup
* Zarfıyapıştırılmamışmektup.
* Yazıldığıkimseye gönderilmeyip basın
yoluyla açıklanan mektup.
açık olmak
* (o yerde) kendisi her zaman iyi karşılanmak.
açık ordugâh
* Kırda kurulan ordugâh.
açık oturum
* Güncel, siyasî, sosyal ve bilimsel konuların veya sorunların
herkesin izleyebileceği bir biçimde açık olarak
tartışıldığıtoplantı.
açık oy
* Verenin adınıgösteren ve konuşulan sorun
üzerindeki düşüncesini belli edecek yolda verilen oy.
açık öğretim
* Ders konularıradyo ve televizyon gibi araçlarla yayımlanan
veya posta ile ilgililere ulaştırılan öğretim
yöntemi.
açık önerme
* İçerisinde değişken bulunan ve bu değişkenin
alacağıdeğerle doğruluğu veya yanlışlığıkesinleşen
önerme.
açık pazar
* Gümrük kaydıolmayan, her devletin malınıserbestçe
satabileceği şehir veya ülke.
açık pembe
* Pembenin bir ton açığı.
açık poliçe
* Eksik bilgileri sonradan tamamlanmak üzere düzenlenen poliçe.
açık rejim
* Parlâmenter rejim.
açık saçık
* Göreneğe aykırıderecede çıplak veya örtüsüz.
açık saçık konuşmak
* cinsî konularla ilgili sözler söylemek.
açık sarı
* Sarının bir ton açığı.
açık sayım
* Bir seçim sonunda verilen oyların açık olarak sayılması,
aleni tadat.
açık seçik
* Çok açık, çok belirgin.
açık senet
* Bkz. açık bono.
açık söylemek
* anlaşılmamışyönünü bırakmadan anlatmak
veya çekinmeden söylemek.
açık sözlü
* Her şeyi olduğu gibi söyleyen, sözünü esirgemeyen.
açık sözlülük
* Açık sözlü olma durumu.
açık şehir
* Düşman saldırısına karşısavunma
önlemleri alınmamış, içinde herhangi bir askerî hedef bulunmayan
ve bu
durumu önceden ilân edilmişolan şehir.
açık taşıt
* Üstü örtülmemiştaşıt (araba, otomobil vb.).
açık teşekkür
* Herhangi birine basın yoluyla edilen teşekkür.
açık tohumlular
* Tohumlarıkozalak pullarıüzerinde açık olarak
bulunan çiçekli bitkilerin ayrıldığıiki büyük daldan biri.
açık tribün
* Açık havadaki spor müsabakalarında seyircilerin oturduğu
ve üstü kapalıolmayan bölüm.
açık tutmak
* bir işyerinin çalışır durumunu sürdürmek.
açık vermek
* gelir, gideri karşılamamak.
* gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu
elde olmayarak ortaya koymak, açıklamak.
açık yara
* Kapanmamış, sürekli işleyen yara.
açık yeşil
* Yeşilin bir ton açığı_____.
açık yürekle
* özü sözü bir olarak, hiçbir şey saklamaksızın.
açık yürekli
* Düşündüğünü olduğu gibi söyleyen, içi temiz,
gizli yönü olmayan (kimse), samimî, açık kalpli.
açık yüreklilik
* Açık yürekli olma durumu, samimiyet, açık kalplilik.
açık zaman
* Tutkalın yüzeye sürüldüğü an ile pres edilip, sıkılmasıgereken
an arasında geçen süre.
açıkağız
* Turpgillerden bir bitki (Hesperis acris).
açıkça
* Gizli bir yönü kalmaksızın, kolay anlaşılır
bir biçimde.
açıkçası
* Doğrusu, açık olanı, anlaşılır
biçimi, gizli kapaklıolmayan yanı.
* Açık olarak.
açıkçı
* Borsada fiyat dalgalanmalarından yararlanarak açıktan
para kazanan (kimse).
açıkgöz
* Uyanık davranarak çıkarınısağlayan,
imkânlardan kurnazca yararlanmasınıbilen.
açıkgözlük
* Açıkgözlülük.
açıkgözlülük
* Açıkgöz olanın durumu, açıkgöze yakışacak
davranış.
açıklama
* Açıklamak işi, izah.
açıklama cümlesi
* Bir önceki cümleyle bağlantıkuran yani, demek ki, öyle
ki gibi bağlayıcılarla başlayan, söz konusu duygu
veya düşünceyi bütünleyen cümle.
açıklama yapmak
* herhangi bir konuyu aydınlığa kavuşturmak
amacıyla konuşmak veya yazmak.
açıklamak
* Bir konuyla ilgili olarak gerekli bilgileri vermek, izah etmek.
* Bir sorunla ilgili olarak aydınlatıcıbilgi
vermek, tavzih etmek.
* Bir sözün, bir yazının ne anlatmak istediğini
belirtmek, yorumlamak.
* Açıkça söylemek, ifşa etmek.
* Belirtmek, göstermek, açığa vurmak, izhar etmek.
açıklamalı*
Birtakım açıklamalarla anlaşılması, öğrenilmesi
kolaylaştırılmış, izahlı.
açıklanan
* Açıklamalar sonunda ortaya çıkmasıbeklenen
kavram.
açıklanma
* Açıklanmak işi.
açıklanmak
* Açıklamak işi yapılmak, izah edilmek, ifşa
edilmek.
açıklar livası
* İşi gücü olmayan, boşta kalan kimse.
açıklar livası
* işi gücü olmayan, boşta kalan kimse.
açıklar livasıolmak
* işbulamayarak işsiz ve kazançsız kalmak.
açıklaşma
* Açıklaşmak durumu almak.
açıklaşmak
* Açık duruma gelmek.
* Rengi açılmak.
açıklaştırma
* Açıklaştırmak işi.
açıklaştırmak
* Açık duruma getirmek.
* Rengini açtırmak.
açıklatma
* Açıklatmak işi.
açıklatmak
* Açıklamasınısağlamak.
açıklayan
* Açıklamalar sonucunda elde edilen kavram.
açıklayıcı*
Bir sorunu gerekli açıklığa kavuşturan.
* Kendinden önce gelen kelimeyi belirten, açıklayan (kelime
veya kelimeler): "Atatürk yeni Türkiye'nin
kurucusu, daima saygıile anılacaktır"
cümlesindeki 'yeni Türkiye'nin kurucusu' sözü Atatürk adının açıklayıcısıdır.
açıklayış
* Açıklamak işi veya biçimi.
açıklığa kavuşturmak
* (bir konu veya sorunu) aydınlatmak, kapalılıktan
kurtarmak, anlaşılır duruma getirmek.
açıklık
* Açık olma durumu.
* Uzaklık, mesafe.
* Örtüsüz, çıplak yer.
* Boşve genişyer.
* Bir yerin uzaklara kadar bakılabilecek ve bakanın
içinde ferahlık doğuracak durumda olması.
* Gerçeği olduğu gibi yansıtma durumu.
* Bir söz veya yazıda maksadın açık olmasıözelliği,
vuzuh.
* Dürbün, fotoğraf makinesi gibi optik araçlarda ağız
çapı, ışığın girebildiği delik.
açıklık getirmek (veya kazandırmak)
* (bir konu veya sorunu) anlaşılır duruma getirmek.
açıklıkölçer
* Bir mikroskobun açıklığınıölçmeye
yarayan alet.
açıkta bırakmak
* işve görev vermemek, yersiz yurtsuz bırakmak veya
birkaç kişiye birlikte sağlanan bir iyilikten birini
yararlandırmamak.
açıkta kalmak (veya olmak)
* işve görev bulamamak, yersiz yurtsuz kalmak veya birkaç kişinin
birlikte eriştiği bir iyilikten
yararlanamamak.
açıktan
* Bir yerin uzağından.
* Sıra ve aşama gözetilmeden, dışarıdan
atayarak.
* Emek ve para harcamadan.
açıktan (para) kazanmak
* emek ve sermaye olmadan para kazanmak.
açıktan açığa
* Belirgin olarak, göz göre göre.
açıktan kazanmak
* emek ve sermaye koymadan kazanç sağlamak.
açıktan para almak
* bir işveya mal için, kararlaştırılmışücret
veya değer dışında para almak.
açıktan tayin
* Derece ve belli bir sıra gözetilmeksizin yapılan
atama.
açılama
* İleride, içlerinde en uygununun seçilebilmesi için, güç bir
sahnenin çeşitli açılardan çekiminin yapılması.
açılım
* Açılma.
* Bir yıldızla gök ekvatoru arasındaki uzaklık;
kuzeye doğru olanıartı, güneye doğru olanıda eksi işaretiyle
ölçülür.
açılıp saçılmak
* (kadın için) çok açık saçık giyinmeye başlamak.
* (kadın için) eskisine göre ölçüsüz davranışlarda
bulunmaya başlamak.
açılış
* Açılmak işi veya biçimi.
* Yeni bir yapının, yerin veya yeni bir kuruluşun
çalışmaya başlaması, küşat.
açılışkonuşması
* Herhangi bir toplantının açılmasısırasında
yapılan ilk konuşma.
açılıştöreni
* Bir açılışıkutlamak için yapılan
toplantı, resmiküşat.
açılma
* Açılmak işi.
* Bir film çekiminde karanlıkta başlayıp gittikçe
aydınlanarak görüntülerin belirmesine dayanan noktalama.
* Bir grupta, sıraların jimnastik alıştırmalarıiçin
dağınık düzene girmesi.
* Çatlama.
açılmak
* Açmak işi yapılmak veya açmak işine konu olmak.
* (renk için) Koyuluğunu yitirmek.
* Kendine gelmek, biraz iyileşmek, ferahlamak.
* (gemi) Gitmek, uzaklaşmak.
* Sıkılması, çekinmesi, tutukluğu kalmamak.
* (kuruluşlar için) İlk kez veya yeniden işe başlamak.
* İşini gereğinden veya götürebileceğinden
geniştutmak.
* Genişlemek, bollaşmak.
* Delinmek, yırtılmak.
* (sis, karanlık, duman için) Dağılmak, yoğunluğunu
yitirmek.
* Gereken güce ulaşmak.
* Sırrını, üzüntüsünü, sorunlarınıbirine
söylemek.
* (pencere, kapı, yol için) Geçit vermek.
* Ayrıntıya girmek.
* (yüzerken) Kıyıdan uzaklaşmak.
açım
* Açma, açılış, küşat.
açımlama
* Açımlamak işi, teşrih, şerh.
açımlamak
* Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına
kadar gözden geçirerek anlatmak, şerh etmek, teşrih
etmek.
açımlanma
* Açımlanmak işi.
açımlanmak
* Açımlamak işine konu olmak.
açındırma
* Açındırmak işi.
açındırmak
* Açınmasınısağlamak.
* Bir cismin yüzeyini açarak bir düzlem üzerine yaymak.
açınım
* Açınmak işi, inkişaf.
* Bir cismin yüzeylerinin açılıp bir düzlem üzerine yayılması.
açınma
* Açınmak işi.
açınmak
* Gelişmek.
* (tohum, hastalık için) İçindeki yetenekler uyanarak
amacına varmak, gelişmek, inkişaf etmek.
açınsama
* Açınsamak işi, istikşaf.
açınsamak
* Bir yerin özelliklerini ortaya çıkarmak için araştırma
ve inceleme yapmak, istikşaf etmek.
açıortay
* Bir açısal bölgeyi, ölçüleri birbirine eşit olan iki
açısal bölgeye ayıran doğru.
açıortay düzlemi
* İki düzlemli bir açıyıiki komşu ve eşit
açıya bölen düzlem.
açıölçer
* Bkz. iletki.
açısal
* Açıile ilgili.
açısal bölge
* Açıile iç bölgesinin birleşiminden oluşan düzlem
parçası.
açısal çap
* Ay ve Güneşgibi gök cisimlerinin iki doğrusu arasındaki
açı.
açısal hız
* Hareket eden bir cismi duran bir noktaya birleştiren doğru
parçasının birim zamanda taradığıaçı.
açısal ivme
* Açısal hızın birim zamanda değişen
niceliği.
açısal sapma
* Belli bir açıdüzeyinde gerçekleşen sapma.
açısal uzaklık
* Gök cisimlerinin (yıldız veya gezegen) birbirlerinin
karşılaşma düzlemine göre uzaklığı.
açısal yol
* Hareket eden cismin birim zamanda gözlemciye göre aldığıyol.
açış
* Açmak işi veya biçimi.
* Bir kuruluşu çalışmaya başlatma.
açışkonuşması
* Herhangi bir toplantıyıbaşlatmak için yapılan
ilk konuşma.
açıt
* Bir duvarda açık bırakılmışbulunan kapı,
pencere, kemerleme benzeri açıklık.
açkı
* Bir cismin yüzeyi üzerinde sert bir madde veya bir araç sürterek
onu düzleştirip parlatma, perdah.
* Demircilikte delik büyütmekte kullanılan araç.
* Anahtar ve her türlü açma aracı.
açkıcı
* Açkıyapan (kimse), perdahçı.
* Anahtarcı.
açkılama
* Açkılamak işi.
açkılamak
* Açkıile parlatmak.
açkılanma
* Açkılanmak işi.
açkılanmak
* Açkıyapılmak, perdahlanmak.
açkılatma
* Açkılatmak işi.
açkılatmak
* Açkıişi yaptırmak, perdahlatmak.
açkılı
* Açkıyapılmış, perdahlanmış,
perdahlı.
açkısız
* Açkıyapılmamış, perdahlanmamış,
perdahsız.
açlığıöldürmek
* açlık hissini geçiştirmek, yatıştırmak.
açlık
* Aç olma durumu.
* Kıtlık.
* Yoksulluk.
* Aşırıistek içinde bulunmak.
açlık çekmek
* yoksulluk içinde bulunmak.
açlık grevi
* Kendisine veya başkalarına yapılan bir haksızlığıprotesto
için bir kimsenin aç durarak gösterdiği tepki.
açlıktan gözü (veya gözleri) kararmak (veya dönmek)
* çok acıkmak.
açlıktan imanıgevremek
* çok acıkmak.
açlıktan nefesi kokmak
* yoksulluk içinde bulunmak.
açlıktan ölmek
* dayanılmaz derecede acıkmak, çok acıkmak.
açlıktan ölmeyecek kadar
* (yiyecek, içecek için) pek az (yemek, içmek).
* gereğinden az.
açma
* Açmak işi.
* Orman içinde ağaç kesme veya yakma yoluyla tarıma
elverişli bir duruma getirilen arazi.
* Bir çeşit susamsız, kalınca yağlısimit.
açmacı
* Açma yapan veya satan kimse.
açmak
* Bir şeyi kapalıdurumdan kurtarmak.
* Bir şeyin kapağınıveya örtüsünü kaldırmak.
* Engeli kaldırmak.
* Sarılmış, katlanmış, örtülmüşveya
iliklenmişolan şeyleri bu durumdan kurtarmak.
* Oyarak veya kazarak çukur, delik oluşturmak.
* Tıkalıbir şeyi, bu durumdan kurtarmak.
* Çevresini genişletmek.
* Birbirinden uzaklaştırmak.
* Yarmak.
* Düğümü veya dolaşmışbir şeyi çözmek.
* Bir kuruluşu, bir işyerini, bir yeri işler veya
ilk defa kullanılır duruma getirmek.
* Bir aygıtı, bir düzeni vb.lerini çalışır
duruma getirmek.
* Alışverişi başlatmak.
* Rengin koyuluğunu azaltmak.
* Yakışmak, güzel göstermek.
* Ferahlık vermek.
* Bir konu ile ilgili konuşmak.
* Savaşla almak, fethetmek.
* Avunmak veya danışmak için söylemek.
* Yapmak, düzenlemek.
* Ayırmak, tahsis etmek.
* Sıkılganlığını, utangaçlığınıgidermek.
* Görünür duruma getirmek.
* (hava için) Bulutların dağılmasıyla gök yüzü
aydınlanmak.
* Geçit vermek.
* İçini dökmek.
açmalık
* Kiri çıkarmak veya eşyayıiyice temizlemek için
kullanılan her türlü madde.
açmaz
* Satranç oyununda şahıkoruyan taşlardan birinin
yerinden oynatılmamasıdurumu.
* İçinden zor çıkılır durum.
* (tulûatta) Karşısındakine bir nükte veya
tekerleme söyleme kolaylığınıveren söz.
açmaz halatı
* Gemilerin limana bağlanmasıve sahilden esecek rüzgârla
rıhtımdan uzaklaşmamasıiçin kıyıya dikine
bağlanan halat.
açmaza düşmek
* içinden çıkılmasıgüç durumda kalmak.
açmaza getirmek (veya düşürmek)
* düzen, hile yapmak, bir kimseyi oyuna getirmek, zor duruma
sokmak.
açmazlık
* Açmaz olma durumu.
* Ağzıpek sıkıolma durumu, ketumiyet.
açtıağzını, yumdu gözünü
* öfkelenerek veya kızarak ağır sözler söyledi.
açtırma
* Açtırmak işi.
açtırma kutuyu, söyletme kötüyü
* kötü konuşabilecek birine, bildiklerini açıklama fırsatıverilmemesi
gerektiğini öğütler.
açtırmak
* Açmak işini yaptırmak.
ad
* Bir kimseyi, bir şeyi anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya,
bildirmeye yarayan söz, isim: Çocuk, kedi, ağaç,
düşünce, iyilik, Ahmet, Ertuğrul birer addır.
* Herkesçe tanınmışveya işitilmişolma
durumu, ün, nam, şöhret.
* Anılacak değer, önem.
* İsim.
ad
* Sayma, sayılma.
ad almak
* kendisine ad verilmek.
* ün kazanma.
ad bilimi
* Özel adlar üzerinde duran ve özel adlarıköken bilgisi,
tarihî gelişme, dil ve kültür sorunlarıaçısından
inceleyen bilim dalı.
ad cümlesi
* Bkz. isim cümlesi.
ad çekilmek
* ad çekmek işi yapılmak.
ad çekilmek
* ad çekmek işi yapılmak.
ad çekimi
* Bkz. isim çekimi.
ad çekme
* Ad çekmek işi, kur'a.
ad çekmek
* raslantıya ve talihe bağlıbir ayırma yapmak
için, her birinde birer ad yazılmışkâğıtlardan birini
çekmek,
kur'a çekmek.
ad çekmeye girmek
* kur'aya tâbi olmak.
* oyunun başlangıcında, oyuncular arasında
alan seçimi, başlama atışıveya karşılama hakkıiçin
öncelik
sağlayan iş.
ad çektirmek
* ad çekmek işini yaptırmak.
ad değişimi
* Bkz. mecazimürsel.
ad durumu
* Bkz. isim hâli.
ad gövdesi
* Bkz. isim gövdesi.
ad koymak
* çağırmak veya anmak için bir canlıya, bir yere,
bir şeye ad vermek, adlandırmak, isim koymak, tesmiye
etmek.
ad kökü
* Bkz. isim kökü.
ad takmak
* adlandırmak, ad koymak.
ad tamlaması
* Bkz. isim tamlaması.
ad vermek*
ad koymak, adlandırmak, tesmiye etmek.
* bir işi kimin yaptığınısöylemek.
ad yapmak
* isim yapmak.
ada
* Her yanısu ile çevrilmişkara parçası.
* Trafiğe açık bir yol üzerinde sola dönüşleri sağlayan,
sağtarafta veya yol ortasında yer alan kaldırım taşıyla
ayrılmışalan.
* Çevresi yollarla belirlenmişolan arsa ve böyle bir arsayıkaplayan
yapılar topluluğu.
ada balığı*
Bkz. amber balığı.
ada çayı
* Ballıbabagillerden, yurdumuzda çok yetişen tüylü ve
beyazımtırak yapraklarıolan ıtırlıbir bitki
(Salvia
oflicinalis).
* Bu bitkiden yapılan sıcak içecek.
ada gibi gemi
* pek büyük (gemi).
ada soğanı
* Zambakgillerden, soğanından ilâç olarak yararlanılan
birtakım maddeler elde edilen çok yıllık bir bitki
(Urginea maritima).
ada tavşanı
* Evcil cinsleri de olan tavşana yakın bir kemirici
memeli (Oryetolagus cuniculus).
adabımuaşeret
* Terbiyeli, ince davranmak için tutulmasıgereken yollar,
davranıştöresi, davranışbilgisi, topluluk töresi,
görgü.
adacık
* Küçük ada.
adacılık
* Kavramların gerçek varlıklar olduğunu kabul eden,
kavram gerekliğine karşıt olarak, tümel kavramların
yalnızca nesnelerin adlarıolduğunu ileri süren görüş,
nominalizm.
adagio
* Yavaş, ağır olarak.
* Bu biçimde çalınan beste.
adak
* Adamak işi veya adanılan şey, nezir.
adak adamak
* bir dileğin gerçekleşmesi amacıyla kurban kesip
yoksullara dağıtmak veya kutsal bir güce yönelik bir niyette
bulunmak.
adaklama
* Adaklamak durumu.
adaklamak
* Küçük çocuk yürümeye başlamak.
adaklanma
* Adaklanmak işi veya durumu.
adaklanmak
* Nişanlıduruma gelmek, nişanlanmak.
adaklı
* Adağıolan, adak adamışolan.
* Nişanlı, yavuklu, sözlü.
adaklık
* Adak olarak ayrılmış(hayvan).
* Adak adanan yer.
adaksız
* Adağıolmayan, adak adamamışolan.
* Nişanlıolmayan.
adale
* Kas.
adaleli
* Kaslı, kaslarısıkı, gelişmiş.
adalesiz
* Kassız.
adalet
* Hak ve hukuka uygunluk, hakkıgözetme, doğruluk, türe.
* Bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları.
* Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkıolanıverme.
adalet dağıtmak
* kanunların saydığıhaklarısahiplerine
vermek, tanınmak.
adalet divanı
* Devletler arasındaki birtakım hukuk anlaşmazlıklarına
bakan ve merkezi La Haye'de bulunan uluslar arası
mahkeme.
adalet kapısı
* Hak ve hukukun aranmasıiçin başvurulan merci, mahkeme.
adalet mahkemesi
* Bkz. adliye mahkemesi.
adalet örgütü
* Adliye teşkilâtı.
adalet sarayı
* Mahkemelerin bulunduğu büyük yapı.
adalete teslim etmek
* sanığı, adalet işleriyle uğraşan
kuruluşa götürmek.
adalete teslim olmak
* sanık, adalet işleriyle uğraşan kuruluşa
gidip hakkında gerekli işlemin yapılmasınıistemek.
adaletine sığınmak
* (birinden) anlayış, hoşgörü, yakınlık
beklemek.
adaletli
* Adalete uygun düşen veya adaletli olan, adil.
adaletlilik
* Adaletli olma durumu.
adaletsiz
* Adalete aykırıdüşen veya adaleti olmayan.
adaletsizlik
* Adalete aykırıdavranış.
adalı
* Ada halkından olan (kimse).
adalî
* Kas niteliğinde olan; kasla ilgili olan, kasıl.
* Kaslarıiyi gelişmiş, adaleli, kaslı.
adam
* İnsan.
* Erkek kişi.
* İyi yetişmiş, değerli kimse.
* Birinin yanında ve işinde bulunan kimse.
* Birinin yararlandığı, kullandığıkimse.
* Birinin sözünü dinleyen, nazınıçeken kimse, kayırıcı.
* İyi huylu, güvenilir kimse.
* (belirsizlik zamiri yerine), Herkes, kim olursa olsun.
* Görevli kimse.
* (isim tamlamalarında) Bir alanda derin bilgisi olan veya
bir alanıbenimseyen.
* Eş, koca.
adam adama (savunma)
* futbolda, basketbolda karşıtakım oyuncusunu
kollama, rahat hareket etmesini, sayıyapmasınıengelleme.
adam akıllı
* Bkz. adamakıllı.
adam almamak
* son derece kalabalık olmak.
adam azmanı
* Çok iri yapılıkimse.
adam başına
* her kişiye, her birine.
adam beğenmemek
* herkesi değersiz görmek.
adam boyu
* Yaklaşık olarak normal bir adam boyunda.
* İnsan boyunca.
adam değilim
* herhangi bir durumun gerçekleşmemesi hâlinde, kendisinin
insan sayılamayacağıanlamında kullanılan ant,
göz dağısözü.
adam etmek
* eğitmek, yetiştirmek, topluma yararlıduruma
getirmek.
* bir yeri düzene sokmak veya bir şeyi işe yarar duruma
getirmek.
adam evlâdı
* İyi bir ailenin iyi yetişmişçocuğu.
adam gibi
* terbiyeli, akıllıuslu.
* adamlığa, insanlığa yaraşır yolda.
* iyice.
adam hesabına koymak
* birine değer vermek, saygıgöstermek.
adam içine çıkmak
* topluluğa karışmak, değerli insanların
bulunduğu yerlere gitmek, eşe dosta gitmek.
adam içine karışmak
* değerli bir topluluğa girmek, kendisine değer
verilir olmak.
adam kıtlığında (veya yokluğunda)
* işe yarar kimselerin bulunmadığıdurumda.
adam kullanmak
* iyi çalıştırmasınıbilmek.
adam olmak
* gelişmek, büyümek, şişmanlamak.
* iyi yetişmek, iyi bir duruma gelmek.
adam sarrafı
* İnsanların karakterini çabuk anlayacak duruma gelmişkimse,
insan sarrafı.
adam sen de! (veya yalnız adam)
* bir işin önemsenmediğini anlatmak için söylenir.
adam sırasına geçmek (veya girmek)
* daha önce toplumda önemli bir yeri veya özel bir değeri
yokken artık kendisine önem ve değer verilmek.
adam yerine koymak
* adamdan saymak, varlığınıkabul etmek.
adama
* Adamak işi.
adama dönmek (veya benzemek)
* düzelmek.
adamak
* Bir dileğin gerçekleşmesi amacıyla kurban kesip
yoksullara dağıtmak veya kutsal bir güce yönelik bir niyette
bulunmak, nezretmek.
* Kutsal saydığıbir şey uğruna kendini
feda etmek, ant niteliğinde söz vermek.
* Ayırmak.
adamakıllı
* Gereğinden çok, iyice.
adamakla mal tükenmez
* büyük vaatlerde bulunanlar için alay yollu söylenir.
adamca
* İnsana yaraşır biçimde.
* İnsan sayısıolarak.
adamcağız*
Kendisine karşısevgi veya acıma duyulan adam.
adamcasına
* Adamca.
adamcık
* Yerilen, küçümsenen; acınan (kimse).
adamcıl
* İnsandan ürkmeyen, insana alışmışolan,
insana sokulan, sıcakkanlı, munis.
adamcıllık
* Adamcıl olma durumu.
adamdan saymak
* bir kimseye değeri olmadığıhâlde değer
vermek, saygıduymak.
adamı
* (bir işi) ustalıkla yapan.
adamın adıçıkacağına canıçıksın
* Bkz. insanın adıçıkacağına canıçıksın.
adamın alacasıiçinde, hayvanın alacasıdışında
* Bkz. insanın alacasıiçinde, hayvanın alacasıdışında.
adamın iyisi alışverişte (veya işbaşında)
belli olur
* bir kişiyi iyi bir insan olarak değerlendirebilmek
için alışverişte veya işbaşında ahlâk dışıdavranışlarda
bulunmamasıgerekir.
adamına çatmak
* Bkz. tam adamına çatmak.
adamına düşmek
* (yapılacak bir iş) güzel bir rastlantısonunda
anlayanına, uzmanına verilmişolmak.
adamına göre
* kişiler arasında ayrıcalık gözeterek.
* herkesin yeteneğine uygun olarak.
adamınıbulmak
* Bkz. tam adamınıbulmak (veya adamına düşmek).
adamkökü
* Bkz. adamotu.
adamlık
* İnsana yakışacak durum, tutum ve davranış.
* Yabanlık.
adamlık sende kalsın
* iyilik bilmese de sen yine iyilik et.
* bu işi nasıl olsa sana yaptıracaklar, bari
kendiliğinden yap da onurunu koru.
adamotu
* Patlıcangillerden, genişyapraklı, kötü kokulu bir
bitki, kankurutan, adamkökü (Mandragora autumnalis).
adamsız
* Yardımcısız, hizmetçisiz.
* Erkeksiz, kocasız.
adamsızlık*
Adamsız olma durumu.
a'dan z'ye kadar
* baştan aşağı, bütünüyle.
Adana kebabı
* Kıymasına bolca acıbiber katılarak hazırlanan
şişköfte.
adanma
* Adanmak işi.
adanmak
* Adamak işine konu olmak.
adap
* Töre.
* Yol yordam, yol yöntem.
adap erkân
* Yol yöntem.
adaptasyon
* Uyarlama.
* Bir eseri çevrildiği dilin, konuşulduğu toplumun
yaşayışına, inançlarına uyarlama.
* Uyma.
adapte
* Uyarlanmış.
adapte etmek
* uyarlamak.
adapte olmak
* uymak.
adaptör
* Bir âletin çaplarıbirbirinden farklıolan parçalarından
birini ötekine geçirebilmek için yararlanılan bağlayıcı.
adaş
* Adlarıaynıolanlardan her biri.
adaşlık
* Adaşolma, aynıadıtaşıma durumu.
adatepe
* Genellikle tropikal bölgelerde görülen ve çevresindeki alçak
alanlar üzerinde dik yamaçlarla bir ada gibi
yükselen, aşınımdan dolayıortaya çıkmıştepe.
adatma
* Adatmak işini yaptırmak.
adatmak
* Adamak işini yaptırmak.
adavet
* Düşmanlık, yağılık.
aday
* Bir görev, bir işiçin kendini ileri süren veya başkalarıtarafından
ileri sürülen kimse.
* Bir işiçin yetiştirilmekte olan kimse, namzet.
aday adayı
* Herhangi bir işi yapmak, bir görevi yüklenmek için adaylık
aşamasınıkazanmak amacıyla başvuran kimse.
* Milletvekili ve senatör seçimlerinde, partinin adayıolmak
için, partisinde yapılan ön seçimlere adaylığını
koyan kimse.
aday göstermek
* bir işveya bir görev için birini aday olarak belirlemek:
Anayasa.
aday olmak
* herhangi bir işe alınmak veya seçilmek için istekli
olmak.
adayavrusu
* İki veya üç çifte kürekli küçük balıkçıteknesi.
adaylığınıkoymak
* bir işveya göreve seçilmek için kendini ileri sürmek.
adaylık
* Herhangi bir iş, bir görev için kendini ileri sürme veya başkalarıtarafından
ileri sürülme, namzetlik.
* Bir görevde yetiştirilme.
adcı
* Adcılık öğretisiyle ilgili olan.
* Bu öğretiye bağlıkimse.
adcılık
* Kavramların gerçek varlıklar olduğunu kabul eden,
kavram gerçekliğine karşıt olarak, tümel kavramların
yalnızca nesnelerin adlarıolduğunu ileri süren görüş,
isimcilik, nominalizm.
addan türeme fiil
* Bkz. isimden türeme fiil.
addedilme
* Addedilmek işi.
addedilmek
* Sayılmak.
addetme
* Addetmek işi.
addetmek
* Saymak.
addolunma
* Addolunmak işi veya durumu.
addolunmak
* Sayılmak.
adedî
* Adetçe, sayıca.
adem
* Yokluk, hiçlik, ölüm.
* Osmanlıca sözlerle birleşerek "-siz, -lik"
anlamında kullanılır.
Âdem
* Dinî inançlara göre ilk yaratılan insan ve ilk peygamber.
* İnsan, insanoğlu, adam.
* İnsanda bulunmasıgereken olumlu özelliklere sahip
olan.
Âdem baba
* İnsanlığın babası, Hz. Âdem.
* Hapishanede çevresindeki mahkûmlarıharaca bağlayan
kimse.
* Afyonkeş.
Âdem elması
* Gırtlak çıkıntısı.
Âdem evlâdı
* Bkz. âdemoğlu.
Âdemci
* Âdemcilik yanlısıolan kimse.
Âdemcilik
* XX. yüzyılın başında simgeciliğe karşıbir
tepki olarak Rusya'da ortaya çıkan bir edebiyat akımı.
ademimerkeziyet
* Yerinden yönetim.
ademimerkeziyetçi
* Yerinden yönetimci.
ademimerkeziyetçilik
* Yerinden yönetimcilik.
ademiyet
* Yokluk.
âdemiyet
* İnsanlık.
* Doğru dürüst insana yakışır durum, adamlık.
âdemoğlu
* İnsan denilen yaratıkların hepsi.
âdemotu
* Bkz. adamotu.
adenit
* Lenf düğümleri iltihabı.
adese
* Mercek.
* Kovucuk.
* Görüşderecesi, inceliği.
adet
* Sayı.
* Herhangi bir sayıda olan (şey), tane.
âdet
* Bir kimsenin yapmaya alışmışolduğu şey,
alışkı.
* Topluluk içinde eskiden beri uyulan kural, töre.
* Ay başı.
âdet edinmek
* bir şeyi alışkanlık ve huy durumuna
getirmek.
âdet görmek
* (kadın) ay başıolmak.
âdet olmak
* öteden beri yapılır olmak.
* bir şey gelenek durumuna gelmişolmak.
âdet yerini bulsun diye
* gerekli görüldüğü için değil, yalnız alışılmışolduğu
için.
âdeta
* Bayağı, basbayağı, hemen hemen, sanki.
* Bayağıyürüyüşle.
adetçe
* Sayıbakımından, sayıca.
adetimürettep
* Bkz. tam sayı.
adezyon kuvveti
* Yan yana duran veya sürtünen iki cismin molekülleri arasındaki
çekişkuvveti.
adı(veya ismi) gibi bilmek
* çok iyi bilmek.
adıbatası(veya adıbatasıca)
* "yok olası" anlamında bir ilenme.
adıbatmak
* (sevilmeyen bir şey veya kimse için) unutulmak, adıanılmaz
olmak, artık sözü edilmemek.
adıbelirsiz
* ünü olmayan, tanınmayan, kim ve ne olduğu bilinmeyen.
adıbile okunmamak
* birine hiç önem verilmemek.
adıçıkmak
* kötü bir ün kazanmak.
* hakkıolmayan bir ün kazanma.
adıçıkmışdokuza, inmez sekize
* birinin bir kere adıçıktıktan sonra onun hakkındaki
yaygın inanç artık kolay kolay düzelemez.
adıdeliye çıkmak
* deli olmadığıhâlde deli olarak tanınmak.
adıduyulmak
* tanınmak, ünlenmek.
adıgeçmek
* anılmak, söz konusu olmak, ismi geçmek.
* adıyazılmak.
adıkaldırılmak
* anılmaz olmak, silinip gitmek.
adıkalmak
* bir kimse veya bir şey ortadan çekildikten, öldükten sonra
dillerde yalnız adıdolaşmak.
adıkarışmak
* (kötü) bir işle birinin ilgisi bulunduğu söylenilmek.
adıkötüye çıkmak
* ünü kötü olarak yayılmak.
adıolmak
* gereksiz, yersiz ünü olmak.
adısanı
* bir kimsenin kimliği.
adıüstünde
* adından belli olduğu gibi.
adıvar
* yaşamayan, yalnızca hayalde var olan.
adıverilmek
* ad takılmak.
adıl
* Zamir.
adım
* Yürümek için yapılan ayak atışlarının
her biri.
* Bir adımda alınan yol (bu uzunluk 75 cm sayılır).
* Girişim, hamle.
* Bir gösterge ucunun eşolarak ayrılmışyaylardan
biri boyunca aldığıyol.
* Ayakta temel duruştan, bir ayağın türlü yönlerde
iki ayak boyu kadar ara ile yer değiştirmesi.
* Teknolojide iki dişli arasındaki aralık.
adım adım*
Ağır ağır, yavaşyavaş.
adım adım gezmek
* her yerini dolaşıp görmek.
adım adım izlemek
* arkasından izlemek.
* gizlice takip etmek.
adım atmak
* yürümek için ayağınıöne doğru uzatıp
basmak.
* bir işe ilk kez girişmek.
adım atmamak
* gitmemek, uğramamak, aramamak.
adım başı*
Birbirine yakın yerlerde, sık sık.
adımınıattırmamak
* bir yere girmesine engel olmak.
adımınıgeri almak
* başladığıbir işten geri dönmek.
adımlama
* Adımlamak işi.
adımlamak
* Adımla ölçmek.
* Bir yerde ileriye geriye doğru giderek dolaşmak.
adımlarınıaçmak
* yürürken hızlanmak.
adımlarınıseyrekleştirmek
* hızlıyürürken adımlarınıyavaşlatmak.
adımlarınısıklaştırmak
* daha küçük ve çabuk adımlar atarak hızlıyurümek,
ivmek, acele etmek.
adımlık
* Adım uzunluğunda olan.
* Bir yerin çok uzak olmadığınıbelirtmek için
kullanılır.
adımsayar
* Yürüme sırasında gerçek sonuçlara varabilmek için
geçilen yerin uzunluğunu anlayabilmek amacıyla ayağa
takılan alet, pedometre.
adına
* o şeyin veya o kimsenin yerinde olarak, namına, onun
hesabına.
adınıağzına almamak
* dargınlık, kırgınlık, kızgınlık
gibi bir sebeple bir kimseden hiç söz etmemek.
adınıalmak
* ad takılmak, ad verilmek.
adınıanmak (veya anmamak)
* birinden söz etmek (veya etmemek).
adınıbağışlamak
* bir başkasından adınısöylemesini istemek.
adınıbozmak
* andına uymamak, andına aykırıdavranmak.
adınıkirletmek (veya lekelemek)
* adının kötüye çıkmasına yol açmak.
adınıkoymak
* karşılığınıveya fiyatınıkararlaştırmak.
adınıtaşımak
* birinin adıyla anılmak, sahip olduğu adın
sorumluluğunu yüklenmişolmak.
adınıvermek
* birinin adınıbildirmek.
* biri tarafından salık verildiğini söylemek.
adıyla sanıyla
* bilinen ün ve niteliğiyle.
adî
* Sıradan, hiçbir özelliği olmayan.
* Aşağılık, bayağı, alçak.
adî adım
* Adımda uygunluk, beraberlik gerektirmeyen ve grup olarak
yapılan bir tür yürüyüş.
adî defter
* Bir işletmenin veya ticarethanenin yaptığıişlemlerinin
muhasebe kayıtlarının geçirildiği ticarî defter.
adî kesir
* Bayağıkesir.
adî suçlu
* Basit suçlarıişleyen kimse.
adil
* Adaletle işgören, adaletten, haktan ayrılmayan, hakkıyerine
getiren, adaletli.
* Hakka uygun, haklı.
adilâne
* Adalete uygun olarak, hakça.
adîleşme
* Adîleşmek durumu.
adîleşmek
* Adî bir duruma girmek, bayağılaşmak.
adîleştirme
* Adîleştirmek işi.
adîleştirmek
* Adîleşmesine yol açmak.
adîlik
* Bayağılık, düşüklük, aşağılık.
adisyon
* (lokanta, otel gibi yerlerde) Hesap.
adlandırılma
* Adlandırılmak işi.
adlandırılmak
* Ad vermek işi yapılmak.
adlandırma
* Adlandırmak işi.
adlandırmak
* Bir kimseyi veya bir şeyi kullanarak belli etmek, ad
vermek, ad koymak, tesmiye etmek.
* Ad koyma, ad vermeyi sağlamak, tesmiye etmek.
adlanma
* Adlanmak işi.
adlanmak
* Kendisine ad verilmek.
* Kötü ün kazanmak.
adlaşma
* Adlaşmak durumu.
adlaşmak
* Ad durumuna gelmek.
adlaştırma
* Adlaştırmak işi.
adlaştırmak
* Ad durumuna getirmek.
adlı
* Adıolan.
* Ünlü.
adlıadıyla
* herkesin bilip tanıdığıbiçimde.
adlısanlı*
Ünlü.
adlî
* Adaletle ilgili.
adlî makam
* Adalet işlerinin görüldüğü ve sonuca bağlandığıkamuya
ait yönetim yeri.
adlî merci
* Adaletle ilgili sorunların çözümü için başvurulan
resmî daireler.
adlî polis
* Adliye içerisinde güvenliği sağlayıp adlî işlere
yardımcıolan kolluk gücü.
adlî sicil
* Bir kimsenin mahkûmiyetinin olup olmadığının
anlaşılmasıiçin konulmuşolan kayıt yöntemi.
adlî tabip
* Adlî tıpta görevli doktor.
adlî tatil
* Her yıl 20 Temmuz ile 5 Eylül tarihleri arasında,
kanunda yazılıdurumların dışında, hiçbir adlî işlemin
yapılmadığısüre.
adlî tıp
* Tıbbın adalete yardım eden kolu; adaletin bu işle
uğraşan kuruluşu.
adlî yıl
* Mahkemelerin bir yıl içindeki çalışma süresi.
adlî zabıta
* Bir suç sonrasısanığıve suç delillerini adlî
yetkililere sunan kolluk kuvveti.
adliye
* Hukuk ve adalet işlerini gören devlet kuruluşları.
* Hukuk ve âdalet işlerinin görüldüğü resmî yapı.
adliye encümeni
* Adalet komisyonu.
adliye mahkemesi
* Anayasa mahkemesi, genel mahkemeler, askerî ve idarî mahkemeler
dışında kalan ve denetim mahkemesi
olan Yargıtay ile hüküm mahkemeleri.
adliye nezareti
* Osmanlıİmparatorluğunda adliye teşkilâtının
bağlıolduğu en üst makam.
adliye teşkilâtı
* Yargıorganlarıve bu organların birbirleriyle olan
ilişkilerini, derecelerini, görev ve yetkilerini düzenleyen
ve yürüten mekanizmanın bütünü.
adliye vekâleti
* Adalet bakanlığı.
adliyeci
* Adliye kuruluşunda meslek görevlisi.
adrenalin
* Böbrek üstü bezlerinin etkili bir maddesi; hekimlikte damarlarıdaraltma,
bronşlarıaçma, kanamalarıkesme
gibi amaçlarla kullanılır.
adres
* Bir kimsenin arandığında bulunabileceği yer,
oturduğu yer.
* Gönderilen şeyin üzerine, alıcının adınıve
bulunduğu yeri bildirmek için yazılan yazı.
adres bırakmak (göstermek veya vermek)
* arandığında bulunabileceği, oturduğu
yeri bildirmek.
adres defteri
* Kişilerin kendilerine lâzım olan adresleri topladıklarıdefter.
adres kartı
* Adres defteri.
adres kitabı
* Genellikle belli bir işveya meslekte olanların işve
ev adreslerini toplu olarak gösteren kitap.
adres makinesi
* Posta gönderilerinin üzerine kâğıt, plâstik veya
madenden, adres basan alet.
adres rehberi
* Adres defteri.
adsız
* Adıolmayan, isimsiz.
* Türklerde, ailesinden ayrıldığıiçin artık
onun adınıtaşımak, onun adıile anılmak hakkınıyitirmişolan
ve
ancak bir yararlık gösterince ad kazanabilen delikanlı.
adsız parmak
* Orta parmak ve serçe parmak arasındaki parmak, yüzük parmağı.
aerobik
* Hızlımüzik temposu eşliğinde yapılan,
vücudun çevikliğine ve hareketliliğine dayanan bir tür jimnastik.
aerobik solunum
* Hücrede yalnız moleküler oksijenin kullanıldığıbir
solunum şekli.
aerodinamik
* Hareket hâlinde olan bir cisim üzerinde havanın yarattığıetkiyi
inceleyen bilim.
* Aerodinamik bilim alanıyla ilgili.
* Fizik biliminin gazların hareketini inceleyen dalı.
af
* Bir suçu, bir kusuru veya bir hatayıbağışlama.
* Mazur görme veya görülme.
* (görevden) çıkarılma.
af buyurun!
* "affedersiniz" veya "affınızırica
ederim" anlamında bir söz.
af çıkarılmak
* bir suçun bağışlanmasıiçin Türkiye Büyük
Millet Meclisinden kanun çıkarmak.
af dilemek
* bağışlanmasınıistemek.
af kapsamına alınmak
* af kanununa girmek.
afacan
* Zeki ve yaramaz (çocuk).
afacanlaşma
* Afacanlaşmak işi.
afacanlaşmak
* Yaramazlaşmak, yaramaz, ele avuca sığmaz duruma
gelmek.
afacanlık
* Afacan olma durumu, yaramazlık.
afak
* Ufuklar, dört bir taraf.
afakan
* Bkz. hafakan.
afakî
* Belli bir konu üzerine olmayan (konuşma), dereden tepeden.
* Nesnel, objektif.
afakîlik
* Bkz. objektiflik.
afal afal
* Şaşkın bir biçimde.
afallama
* Afallamak işi.
afallamak
* Şaşkınlıktan sersemleşmek.
afallaşma
* Afallaşmak işi.
afallaşmak*
Şaşkınlık içinde kalmak, şaşırıp
bir şey yapamaz olmak.
afallaştırma
* Afallaştırmak işi.
afallaştırmak
* Şaşkınlık içinde bırakmak, birini şaşırıp
bir şey yapamaz duruma sokmak.
afallatma
* Afallatmak işi.
afallatmak
* Şaşkınlığa düşürerek sersemleştirmek.
afat
* Afetler, belâlar, kıranlar.
afazi
* Bkz. söz yitimi.
aferin
* Okşama, alkışlama, beğenme gibi duygularıbelirtmek
için söylenir, bravo.
* Eskiden öğrencilere verilen beğenme ve takdir kâğıdı.
aferin almak
* değerli görülüp beğenilmek.
aferist
* Vurguncu, dalavereci, çıkarınıbilen, çıkarcı.
afet
* Doğanın sebep olduğu yıkım.
* Kıran.
* Çok kötü.
* Güzelliği ile insanışaşkına çeviren,
aklınıbaşından alan kadın.
* Hastalıkların dokularda yaptığıbozukluk.
afetzede
* Afete uğramış, afet görmüş.
affa uğramak
* bağışlanmak, affedilmek.
affedersin veya affedersiniz
* özür dilemek için söylenir.
* karşıçıkmak için söylenir.
affedilme
* Bağışlanma.
affedilmek
* Bağışlanmak.
affetme
* Bağışlama.
affetmek
* Bağışlamak.
* Hoşgörü ile karşılamak, mazur görmek.
* Görev veya işten çıkarmak.
affetmemek
* bağışlamamak, hoşgörmemek.
affetmişsin
* "hiç de öyle değil", yanılıyorsun"
anlamında kullanılır.
affettirme
* Affettirmek işi.
affettirmek
* Bağışlanmasınısağlamak.
affettuoso
* Bir parçanın yumuşak ve duygulu bir biçimde çalınacağınıanlatır.
affeyleme
* Affeylemek işi.
affeylemek
* Affetmek.
affınıdilemek (veya istemek)
* bir işveya görevi yerine getiremeyeceğini nezaketle
bildirmek.
affınıza sığınarak
* "bağışlayacağınıza
güvenerek" anlamında bir nezaket sözü.
affolunma
* Affolunmak işi.
affolunmak
* Bağışlanmak, affedilmek.
Afgan
* Afganistan halkından veya bu halkın soyundan olan
kimse.
* Afganistan'a ve Afganistan halkına özgü olan.
Afganlı
* Afgan.
afi
* Gösteriş, çalım, caka.
afi kesmek (satmak veya yapmak)
* birine karşıgösterişyapmak, kabadayılık
etmek.
afif
* İffetli.
afife
* Namuslu, iffetli, saygıdeğer (kadın).
afili
* Gösterişli, çalımlı.
afis
* Gümüşbalığının küçüğü.
afiş
* Bir şeyi duyurmak, tanıtmak için hazırlanan, çoğu
resimli duvar ilânı.
afişasmak
* duvarlara ilân yapıştırmak.
afişyutmak
* yalana dolana kanmak.
afişçi
* Afişyapan sanatçı.
afişçilik
* Afişyapma sanatı.
afişe
* Açığa çıkmış, duyulmuş.
afişe etmek
* açığa vurmak, belirtmek, duyurmak, dile düşürmek,
reklâm etmek.
afişe olmak
* (bir kimse) bilinmeyen bir yönüyle tanınmak.
afişleme
* Afişasma işi, afişlemek işi.
afişlemek
* Afişasıp duyurmak.
* Nitelemek, göstermek.
afişte kalmak
* (oyun için) ilgi görerek günlerce oynanmak.
afiyet
* Hasta olmama durumu, sağlık, esenlik.
afiyet bulmak
* iyileşmek, sağlığınıkazanmak.
afiyet olsun
* bir şey yiyip içenlere "yarasın" anlamında
söylenen iyi dilek sözü.
afiyet şeker olsun
* "yarasın, ağız tadıyla yensin'"
anlamında söylenir.
afiyet üzere olmak
* sağlıklı, rahat yaşamak.
afiyetle
* ağız tadıyla, keyifle.
afoni
* Bkz. Ses yitimi.
aforizm
* Özlü söz, özdeyiş.
aforoz
* Hristiyanlıkta kilise tarafından verilen
"cemaatten kovma" cezası.
aforoz etmek
* kilise birliğinden çıkarmak.
* darılıp biriyle konuşmamak, yakınıolmaktan
çıkarmak, ilgiyi kesip uzaklaştırmak, adınıduymak bile
istememek.
aforozlama
* Aforozlamak işi.
aforozlamak
* Aforoz etmek, kovmak.
aforozlu
* Aforoz edilmiş, kovulmuş, uzaklaştırılmış.
afra tafra
* Çalım.
* Çalımlı.
afralıtafralı
* Çalımlı.
Afrika çekirgesi
* Değişik boyda ve renkte genellikle kuzey Afrika'da
ekilmemişarazilerde rastlanan zararsız bir çekirge
(Locusta migratona).
Afrika domuzu
* Çift parmaklılardan, kalın derili, Afrika'da yaşayan
ve yaban domuzuna benzer bir hayvan (Phacochoerus
aethiopicus).
Afrika menekşesi
* İki çeneklilerden, tüylü yapraklı, mor, pembe, beyaz
renkli çiçekleri olan, evlerde saksıda yetiştirilen çok
yıllık bir süs bitkisi (Saintpaulia ionantha).
Afrikalı
* Afrika kökenli olan kimse.
* Afrikalıoyuncu.
Afrikalılık
* Afrikalıolma.
afsun
* Büyü, füsun.
afsuncu
* Büyücü, üfürükçü.
afsunculuk
* Afsuncunun yaptığıiş.
afsunlama
* Afsunlamak işi.
afsunlamak
* Büyülemek.
afsunlanma
* Afsunlanmak işi.
afsunlanmak
* Büyülenmek.
afsunlu
* Büyülü, sihirli, füsunkâr.
Afşar
* Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri.
aft
* Pamukçuk.
aftos
* Oynaş, metres.
afur tafur
* Çalım.
afur tafura gelmemek
* çalım satmadan hoşlanmamak; böyle bir davranışa
karşıtepki göstermek.
afyon
* Olgunlaşmamışhaşhaşkapsüllerine yapılan
çizintilerden sızan, sonradan katılaşan süt; içinde morfin ve
kodein gibi çok uyuşturucu maddeler bulunan, güçlü bir zehir
olmakla birlikte, hekimlikte kullanılan değerli bir ilâç.
afyon çekmek
* keyif için afyon yutmak.
afyon ruhu
* Yatıştırıcıolarak kullanılan afyon
tentürü.
afyonkeş* Keyif için afyon yutan veya çeken (kimse), afyon
tiryakisi.
afyonkeşlik
* Afyon çekmeye düşkünlük.
afyonlama
* Afyonlamak işi.
afyonlamak
* Afyon vererek uyuşturmak, uyutmak.
* Telkin yoluyla doğru düşünmeyi önleyerek zararlıbir
yola sürüklemek.
afyonlanma
* Afyonlanmak işi.
afyonlanmak
* Afyonlamak işi yapılmak.
afyonlu
* İçinde afyon bulunan.
* Afyon yutmuş.
* Dalgın, uyuşmuş, uyuşuk (kimse).
afyonu başına vurmak
* aşırıdavranışlarda bulunacak kadar
öfkelenmek, ne yaptığınıbilememek.
afyonunu patlatmak
* kendi keyfine dalmışolan birini öfkelendirmek.
Ag
* Gümüş'ün kısaltması.
aga
* Ağa.
agâh
* Bilir, bilgili, haberli, uyanık.
agâh olmak
* bilgi edinmişolmak.
agami
* Güney Amerika'da yaşayan, mavi ve yeşil metalik yansımalıbir
kuş.
aganta
* Yısa veya lâçka edilmekte olan bir halatın ve zincirin
kısa bir süre elde tutulup bırakılmamasıiçin verilen
emir.
agaragar
* Deniz yosunlarından çıkarılan, beslenme
endüstrisinde, hekimlikte ve bakteriyolojide kullanılan bir tür
jelâtin, jeloz.
agel
* Arap erkeklerinin kefiyelerinin üzerine bağladıkları,
yünden örülmüşkalın çember bağ.
agitato
* Bir parçanın canlıve coşkulu çalınacağınıanlatır.
aglütinasyon
* Kümeleşim.
aglütinin
* Serumda meydana gelen antikor.
agnosi
* Tanısızlık.
agnostik
* Bilinemezci.
* Bilinemezcilikle ilgili.
agnostisizm
* Bilinemezcilik.
agnozi
* Duyularda herhangi bir bozukluk olmamasına rağmen sınav
sisteminin belirli bir yerindeki doku
bozukluğundan ileri gelen algıkaybıveya yokluğu.
Agop'un kazıgibi bakmak
* aptal aptal bakmak.
agora
* Yunan klâsik devrinde, sitenin yönetim, politika ve ticaret işlerini
konuşmak için halkın toplandığıalan,
halk meydanı.
agorafobi
* Bkz. alan korkusu.
agraf
* Kanca, kopça.
agrafi
* Bkz. yazma yitimi.
agrandisman
* Büyültme.
agrandisör
* (fotoğrafçılıkta) Büyülteç.
agreje
* (yabancıülkelerde) Doçent olmak için sınav vermişkimse,
doçent.
agreman
* Bir elçinin bir ülkeye atanmasından önce o ülkeden istenen
uygun görme yazısı.
agu
* Süt çocuklarının neşelendikleri zaman çıkardıklarıses.
agu bebek
* Büyüdüğü hâlde bebekliğe özenen çocuklara alay yollu
söylenir.
agucuk
* Süt çocuğu.
* Süt çocuğunu sevmek için söylenir.
agulama
* Agulamak işi.
* Yeni doğmuşbebeklerin çıkardığıses.
agulamak
* (bebek) Agu agu diye ses çıkarmak.
aguş
* Kucak.
ağ
* İplik, sicim, tel gibi ince şeylerden kafes biçiminde
yapılmışörgü.
* Örümcek gibi birtakım hayvanların salgılarıyla
oluşturduklarıörgü.
* Ülke yüzeyine yaygınlaştırılmışörgü,
şebeke.
* Tuzak.
* Oyun alanınıortadan ikiye bölen iple yapılmışörgü.
* Çaprazlama örgü ile yapılan ve kale direkleri arkasına
gerilen örgü, file.
ağ
* Donun veya pantolonun apışarasına gelen yeri, apışlık.
ağatmak (veya bırakmak)
* balık avlamak için denize ağsalmak.
ağbenek
* Açıklıkoyulu kahverengi ağgörünüşünde olan,
arpa yapraklarına yerleşerek oldukça önemli zararlara yol
açan asklımantar.
* Bu mantarın ortaya çıkardığıekin hastalığı.
ağçekmek
* yakalanan balıklarıtoplamak için ağısudan çıkarmak.
ağiğnesi
* Ağın örülmesinde kullanılan iğbiçiminde
tahtadan veya plâstikten yapılmışalet.
ağipliği
* Keten, kenevir, naylon gibi maddelerden ağyapımında
kullanılan iplik.
ağkayığı* Balık ağlarınıtaşıyan
kayık.
ağkepçe
* Balıkçılıkta kullanılan, ağdan örülerek
yapılan uzun saplısepet.
ağkurdu
* En çok elma ve erik gibi yemişağaçlarına zarar
veren bir kurt.
ağkurşunu
* Balık ağlarınısuda tutmaya yarayan zeytin
çekirdeği biçiminde delikli kurşun madde.
ağmantarlar
* İnsan ve hayvanlarda hastalığa yol açan ve birçok
türü içine alan ilkel bitkiler topluluğu.
ağtabaka
* Göz yuvarlarının iç yüzeyinde görme sinirinin yayılmasıile
beliren, ışığa duyarlı, ağımsıbölüm,
retina.
ağtonos
* Gotik mimaride kullanılmış, ağbiçiminde
parçalıtonos.
ağtorba
* 25 cm genişliğinde ve 50 cm uzunluğunda ağdan
yapılmışkırmızıyosunların suya dalınarak
avlamada
kullanılan, bir ip ve kayıktaki makara yardımıile
suyun yüzeyine çıkıp inebilen bir torba.
ağyatak
* Hamak.
ağa
* Kırlık kesimde geniştopraklarıolan, sözü
geçen, varlıklıkimse.
* Halk arasında sayılan ve sözü geçen erkeklere verilen
san.
* Büyük kardeş, ağabey.
* Okur yazar olmayan yaşlıca kişilerin adlarıyla
birlikte kullanılan san.
* Osmanlıİmparatorluğunda bazıkuruluşların
başında bulunanlara verilen resmî san.
ağa borç eder, uşak harç
* ağa para sıkıntısıiçinde olup borç etse
de, uşak, hâlden anlamaz ve bol harcamayısürdürür.
ağa kapısı*
Yeniçeri ağasının dairesi.
ağa yamağı
* Yeniçeri ağasına bağlıemir çavuşu.
ağababa
* Dede, ata.
* Sanı"ağa" olan babaya çocuğunun seslenişi.
* Bir yerde, bir topluluk içinde etkili olan, sözü geçen, ileri
gelen (kimse).
ağabey
* Bir kimsenin kendinden yaşça büyük olan erkek kardeşi.
* Kardeşolmayanlar arasında da genellikle yaşça
büyük olanlara bir saygıseslenişi olarak kullanılır.
ağabeylik
* Ağabey olma durumu.
ağabeylik etmek (veya yapmak)
* Birini ağabey gibi korumak, gözetmek.
ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağıolur
* çocuklar ana ve babalarından öğrendiklerini yapmaya
özenirler.
ağaca çıksa pabucu yerde kalmaz
* davranışlarına engel olacak hiçbir takıntısıyok.
ağaca dayanma kurur, adama (insana) dayanma ölür
* insan yapacağıişte başkalarına değil,
kendine güvenmelidir.
ağacıkurt, insanıdert yer
* kurt ağacınasıl içten içe kemirirse dert de insanıiçten
içe yer bitirir.
ağaç
* Gövdesi odun veya kereste olmaya elverişli bulunan ve uzun
yıllar yaşayabilen bitki.
* Bu gibi bitkilerin gövdesinden ve dallarından yapılan.
* Direk.
ağaç arısı*
Düzgün kanatlı, kuyruğunda yumurtlama hortumu olan, 3-4
cm boyunda ağaç zararlısı.
ağaç balı* Erik, kayısıgibi ağaçlardan sızan
zamk.
ağaç biti
* Yarım kanatlılardan, bitkiler üzerinde yaşayan, sıçrayıcıbir
böcek türü (Psylla).
ağaç çileği*
Ahududu.
ağaç ebegümeci
* Ebegümecigillerden, boyu yüksek bir ot (Fr. lavatere).
ağaç kaplama
* Konut duvarlarınıyalıtma ve güzelleştirme
amacıyla ağaç veya ağaç ürünlerinden yararlanılarak yapılan
kaplama.
ağaç kavunu
* Turunçgillerden, Akdeniz ülkelerinde yetişen, taç yapraklarımavimsi
pembe, küçük bir ağaç (Citrus
medica).
* Bu ağacın iri bir limon görünüşündeki buruşuk
kabuklu yemişi.
ağaç kurbağası
* Kurbağagillerden, boyu 3-5 cm olan, sırtıyaprak
yeşili, ağaçlara tırmanan bir kurbağa türü (Hyla arborea).
ağaç kurdu
* Ağaçlarıkemirerek beslenen birtakım sinek
kurtçuklarına verilen ad.
ağaç küpesi
* Hatmi.
ağaç mantarı
* Ağaçta biten bazitli mantarlara verilen ad.
ağaç minesi
* Mine çiçeğigillerden, bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilen,
kırmızı, mor çiçekli bir ağaççık (Lantana).
ağaç mobilya
* Oturma, yemek yeme, çalışma, yatma vb. işlerin
yapılmasında kolaylık ve rahatlık sağlayan, parçalarının
büyük çoğunluğu masif, lifli, yangalıve tabakalıağaç
malzemeden yapılan, taşınabilir veya sabit olarak kullanılan
eşya.
ağaç nemi
* Ağaçta bulunan su miktarının, aynıağacın
mutlak kuru ağırlığına oranı.
ağaç olmak
* bir yerde ve ayakta çok beklemek.
ağaç oyma
* Oyma baskısanatlarından düz bir baskıtekniği.
ağaç sakızı
* Reçine.
ağaç sansarı
* Sansargillerden, sırtıkoyu esmer, karnıdaha açık,
iyi tırmanan, postu değerli bir memeli türü (Martes
martes).
ağaç yaşiken eğilir
* çocuklar küçük yaşta kolay eğitilir, büyük insan kolay
kolay eğitilemez.
ağaççık
* Taflan gibi, dallarıdibinden başlayarak çatallanan
küçük ağaç.
ağaççılık
* Ağaç yetiştirme işi.
ağaçdelen
* Yuva yapmak için ağaçlarıoyan böcek.
ağaçkakan
* Serçegillerden, ağaç kurtlarıile geçinen bir kuş(Picus).
ağaçkesen
* Zar kanatlılardan, kurtçuklarıen çok gül fidanlarıüzerinde
yaşayarak yapraklara zarar veren, kara renkli bir
böcek (Hylotoma).
ağaçlama
* Ağaçlamak işi.
ağaçlamak
* Ağaçlandırmak.
ağaçlandırılma
* Ağaçlandırılmak işi.
ağaçlandırılmak
* Ağaçlıduruma getirilmek.
ağaçlandırma
* Ağaçlandırmak işi.
ağaçlandırmak
* Bir yeri ağaçlıduruma getirmek.
ağaçlanma
* Ağaçlanmak işi.
ağaçlanmak
* Ağaçlıduruma gelmek.
ağaçlaşma
* Ağaçlaşmak durumu.
* Bitki şekilleri gösteren ve akiklerde olduğu gibi
maden filizlerinin gerek yüzeyinde gerek içlerinde rastlanan
tabiî desen.
ağaçlaşmak
* Ağaç durumuna gelmek.
ağaçlı
* Ağacıolan.
ağaçlık
* Ağaç öbeği.
* Ağacıbol olan (yer).
ağaçlıklı
* Ağaçlarıbol olan (yer).
ağaçsı
* Ağaca benzeyen, ağacıandıran.
ağaçsız
* Ağacıolmayan.
ağalanma
* Ağalanmak işi.
ağalanmak
* Ağa tavrıtakınarak çalım yapmak.
ağalık
* Ağa olma durumu.
* Kibar ve cömertçe davranış.
-ağan / -eğen
* Fiilden sıfat ve isim yapma eki: yat-ağan, gez-eğen,
ol-ağan, dur-ağan, piş-eğen vb.
ağanın alnıterlemezse ırgadın burnu
kanamaz
* işveren işçisi ile birlikte çalışmazsa işçi
işe var gücüyle sarılmaz.
ağanın eli tutulmaz
* cömertliği, elinin açıklığı, tartışılmaz.
ağarık
* Aklaşmış, rengi solmuş.
ağarma
* Ağarmak işi.
* Tan atma, şafak sökme.
ağarmak
* Ak olmak, ak duruma gelmek, beyazlanmak, solmak.
* Aydınlanmak.
ağartı
* Uzaktan ancak seçilebilen, belli belirsiz bir aklık.
* Süt, yoğurt, peynir, ayran gibi yiyecek ve içecekler.
ağartılma
* Ağartılmak işi.
ağartılmak
* Temizlenmek, beyazlatılmak.
ağartma
* Ağartmak işi.
* Kuyumculukta gümüşü temizleme işi.
ağartmak
* Ak duruma getirmek, beyazlatmak.
ağbeneklilik
* Arpa bitkisinde görülen mantar hastalığı(Pyrenophora).
ağcı
* Ağile balık tutarak geçinen kimse.
ağcık
* Palmiyelerde çiçeklerin dibinin çevresindeki telli kın.
ağcılık
* Ağile balık tutma.
ağda
* Kaynatılarak çok koyu ve yapışkan bir macun
durumuna getirilen pekmez veya limonlu şeker eriyiği.
ağda yapmak
* vücuttaki fazla tüyleri ağda ile almak, temizlemek.
ağdacı
* Şeker, tatlıve helva yapımında ağda hazırlayan
işçi.
* Ağda ile vücuttaki fazla tüyleri veya kıllarıtemizlemeyi
meslek edinmişkimse.
ağdalanma
* Ağdalanmak işi.
ağdalanmak
* Ağda durumuna gelmek, ağdalaşmaya başlamak.
* Ağda bulaşmak.
ağdalaşma
* Ağdalaşmak durumu.
ağdalaşmak
* Ağda durumuna gelmek, ağdalanmak.
* (sohbet) Tam tadına varılır durum almak, koyulaşmak.
ağdalaştırma
* Ağdalaştırmak işi.
ağdalaştırmak
* Ağda durumuna getirmek.
ağdalı
* Ağdalanmış.
* (deyişiçin) Bilinmeyen kelimelerle, anlaşılmasıgüç,
dolambaçlıcümlelerden oluşan.
* Karmaşık.
ağdalık
* Pekmez yapmaktan başka işe yaramayan üzüm.
ağdırma
* Ağdırmak işi.
ağdırmak
* Ağmasına sebep olmak.
* Aşağıinmek, yük veya terazide denge bozularak bir
yanıağır gelmek.
ağı
* Organizmaya girince kimyasal etkisiyle fizyolojik görevleri
bozan ve miktarına göre canlıyıöldürebilen
madde, zehir.
ağıağacı
* Zakkum.
ağıçiçeği
* Zakkum.
ağıgibi
* acıveren, çok etkileyen.
* çok sert, keskin.
ağıotu
* Baldıran.
ağıl
* Koyun ve keçi sürülerinin gecelediği, çit veya duvarla
çevrili yer.
* Bazıyıldızların, özellikle ayın
çevresinde görülen genişve aydınlık teker, ayla, hale.
* Bazıgörüntülerdeki çok ışıklıcisimleri
çevreleyen ışıklıteker.
ağılama
* Ağıverme, zehirleme.
ağılamak
* Ağıvermek, zehirlemek.
* (bir şeye), Ağıkatmak.
ağılandırma
* Ağılandırmak işi.
ağılandırmak
* Ağılıduruma getirmek.
ağılanma
* Ağılanmak işi.
ağılanmak
* Bilmeden veya farkında olmadan zehirli bir şey yemek
veya içmekle zehirlenmek.
ağılaşma
* Ağılaşmak durumu.
ağılaşmak
* Ağılıduruma gelmek.
ağılda oğlak doğsa ovada otu biter
* Tanrıher yarattığının rızkınıverir.
ağılı
* İçinde ağıbulunan, zehirli.
ağılıböcek
* Kın kanatlılardan, başka böcekleri yemesi bakımından
yararlıbir böcek. (Carabus).
ağıllanma
* Ağıllanmak durumu.
ağıllanmak
* Toplanıp bir arada durmak.
* Çevresinde ağıl denen hale oluşmak, halelenmek.
ağım
* Ayağın üstündeki tümsek yer.
ağımlı
* Üstü aşırıtümsek olan (ayak).
ağına düşürmek
* tuzağına düşürmek.
ağınma
* Ağınmak işi.
ağınmak
* (hayvan) Yere yatıp yuvarlanmak.
ağır
* Tartıda çok çeken, hafif karşıtı.
* Davranışlarıyavaşolan.
* Değeri çok olan, gösterişli.
* Çapı, boyutlarıbüyük.
* Çetin, güç.
* Tehlikeli, korkulu, vahim.
* Sıkıntıveren, bunaltıcı.
* Dokunaklı, insanın gücüne giden, kırıcı.
* Yavaş.
* Ağırbaşlı, ciddî.
* (koku için) Keskin, boğucu.
* (yiyecek için) Sindirimi güç.
* Yoğun.
* (uyku için) Uyanılmasıgüç, derin.
* Kısık, alçak.
* Güç işiten, sağır.
* Ağır siklet.
ağır ağır
* Acele etmeden.
* Fazlasıyla.
ağır aksak yürümek (veya gitmek)
* pek yavaşolarak.
ağır almak
* bir işte yavaşdavranmak.
ağır araç
* Ağır vasıta.
ağır ayak
* Doğurmasıyakın (gebe kadın).
ağır basmak
* ağırlığıfazla gelmek.
* bir işte gücü ve etkisi üstün gelmek.
ağır basmak
* gücü, etkisi veya özelliği daha üstün ve belirgin olmak.
* bir işte gücü ve etkisi üstün gelmek.
ağır basmak
* bir kimse kâbusa uğramak.
ağır canlı*
Çok yavaşişyapan, çevik olmayan.
* Varlığısıkıntıveren sevimsiz.
* Tembel.
* Gebe (kadın).
ağır canlılık
* Hareketlerin yavaşolması, hımbıllık,
tembelce davranışbiçimi.
ağır ceza
* Ağır hapis ve beşyıldan yukarıolan
hapis cezaları.
ağır çekmek
* tartıda ağır gelmek.
ağır durmak
* ciddî, ağırbaşlı, oturaklı, soğukkanlıhareket
etmek.
ağır elli
* Bkz. eli ağır.
ağır ellilik
* Eli ağır olma durumu.
ağır ezgi
* Çok ağır, yavaşyavaş, ahenkli.
ağır gelmek
* gücüne gitmek, onuruna dokunmak.
* yapılmasıgüç gelmek.
ağır hapis cezası
* 2-24 yıl veya ömür boyu hapis cezası.
ağır hastalık
* Ölümle sona erebilecek gibi olan hastalık.
ağır hidrojen
* Döteryum.
ağır iş
* Büyük tehlikeler yaratan ve fazla güç isteyen her türlü iş.
ağır işitmek (veya duymak)
* kulaklarıiyi işitmemek, kulaklarıaz işitmek.
ağır kaçmak
* gücendirici olmak.
ağır kayba uğramak
* maddî ve manevî büyük zarar görmek.
ağır kayıp
* (savaş, deprem, sel gibi doğal afetlerde) Büyük kayıp.
* Maddî zarar.
ağır küre
* Yer yuvarlağının, yoğunluğu ve katılığıçok
olan bölümü, barisfer.
ağır ol!
* ciddî, ağırbaşlı, soğukkanlı, sabırlıol!.
* acele etme, yavaşol!.
ağır oturmak
* uslu durmak.
ağır para cezası
* Bazısuçlara göre takdir edilen para cezası.
ağır sanayi*
Üretim araçlarıyapan sanayi.
ağır satmak
* nazlanmak, gönülsüz davranmak.
ağır sıklet
* Bazıspor dallarında yarışmacıların
ağırlığıile sınırlandırılan
kategori, başağırlık.
ağır söylemek
* acı, dokunaklı, sözler söylemek.
ağır söz
* Kişinin onuruna dokunan, dayanılmasıgüç söz.
ağır su
* Bazınükleer reaktör tiplerinde nötron yavaşlatıcısıolarak
kullanılan, içinde hidrojen atomlarıyerine
döteryum izotoplarıbulunmasısonucu oluşan su (DO).
ağır top
* Güçlü, ünlü, tanınmışkimse.
ağır uyku
* Uyanılmasıgüç, derin uyku.
ağır vasıta
* Motoru, ağır yük veya birden fazla römork taşımak
amacıyla güçlendirilmişkamyon ve benzeri araç.
ağır vasıta ehliyeti
* Ağır vasıta sürücülerine verilen kullanma
belgesi.
ağır yağ
* Kalın yağ.
ağırbaşlı
* Davranışlarıölçülü, olgun (kimse), vakur, ciddî.
ağırbaşlılık*
Ağırbaşlıolma durumu, vakar, ciddiyet.
ağırca
* Oldukça ağır.
ağırdan
* Ağır olarak.
ağırdan almak
* bir işi gereken süre içinde bitirmemek.
* bir işi gönülsüz, isteksiz yapmak, geciktirmek.
ağırkanlı
* Hippokrates'in ortaya attığıağır canlılık,
soğukluk, kolayca duygulanmayışgibi nitelikleri kendinde toplayan
kişilik tipi.
* Bkz. ağır canlı.
ağırkanlılık
* Ağırkanlıolma durumu.
ağırlama
* Ağırlamak işi, ikram, izaz.
* Gelin veya güvey karşılanırken çalınan kıvrak
bir hava.
ağırlamak
* Konuğa saygıgöstererek onun her türlü rahatını,
ihtiyacınısağlamak, ikram etmek, izaz etmek.
ağırlanma
* Ağırlanmak işi.
ağırlanmak
* Ağırlamak işine konu olmak.
ağırlaşma
* Ağırlaşmak durumu.
ağırlaşmak*
(hava) Sıkıcıve bunaltıcıbir durum almak,
bozulmak.
* (hasta için) Tehlikeli duruma gelmek, fenalaşmak.
* Yavaşlamak.
* (gebe kadın için) Doğurmasıyaklaşmak.
* Ağırbaşlıolmak.
* (yiyecek) Bozulmaya yüz tutmak.
* Güçleşmek, zorlaşmak.
* (organ için) Görevini yapamaz duruma gelmek.
ağırlaştırma
* Ağırlaştırmak işi.
ağırlaştırmak
* Bir şeyin ağırlaşmasına yol açmak.
ağırlatma
* Ağırlatmak işi.
ağırlatmak
* Ağırlamak işini yaptırmak.
ağırlığınca altın değmek
* çok değerli olmak.
ağırlığını(ortaya) koymak
* kimliğini ve kişiliğini kabul ettirmek.
ağırlık
* Ağır olma durumu.
* Değerli olma durumu.
* Ağırbaşlılık.
* Tehlikeli olma durumu.
* Sıkıntılı, bunaltıcıdurum.
* Orduda bir birliğin cephane, yiyecek ve eşya yükleri.
* Çeyizini düzmek için güveyin geline verdiği para, kalın.
* Uyuşukluk ve gevşeklik durumu.
* Uykuda iken gelen ve insana boğulur gibi bir duygu veren
durum.
* Yer çekiminin, bir cismin molekülleri üzerindeki etkisinin oluşturduğu
bileşke.
* Takı.
* Yük, külfet.
* Sorumluluk.
* Etki, yetki, baskı, güçlük.
* Dikkati ve önemi bir şey üzerinde yoğunlaştırmak.
* Terazilerde tartma işi yapılırken bir kefeye
konulan nesne.
* Değerlendirmelerde herhangi bir konu veya evreye, olağanın
üzerinde ve belli oranda, fazladan bir değer
tanınması.
ağırlık basmak (veya çökmek)
* gevşeklik ve uyku gelmek.
* (uykuda) sıkıntılıduruma girmek.
* Ağır bir hava kaplamak, sessizlik oluşmak.
ağırlık merkezi
* Bir cismin bütün noktalarına ayrıayrıetki yapan
yer çekimi kuvvetlerinden oluşmuştek kuvvet
durumundaki bileşkenin uygulama noktası.
* Bir işin en önemli bölümü.
ağırlık olmak
* birine yük olmak, kendi masrafınıbaşkasına
çektirmek, sıkıntıvermek.
ağırlıklı
* Değerlendirmelerde, herhangi bir konu veya evreye olağanın
üzerinde ve belli bir oranda, fazladan tanınan
(değer).
ağırsama
* Ağırsamak hareketi.
ağırsamak
* Birine karşısoğuk davranarak sıkıntıverdiğini
anlatmak.
* Bir işi yavaşyapmak, önemsememek, ilgilenmemek.
* Bir işi ağır bulmak, yük saymak, yüksünmek.
ağırşak
* Yün, iplik eğirilen iği ağırlaştırmak
için alt ucuna geçirilen yarım küre biçiminde, ortasıdelik ağaç
veya
kemik parça.
* Teker biçiminde yassınesne, kurs.
ağırşaklanma
* Ağırşaklanmak işi veya durumu.
ağırşaklanmak
* Çıbanda veya (ergenlik sırasında) memede ağırşak
biçiminde bir tümsek oluşmak.
ağış
* Ağmak işi veya biçimi.
* (su buharının ve başka gazların) Yerden
havaya doğru çıkışı, yağışkarşıtı.
ağıt
* Ölen bir kimsenin gençliğini, güzelliğini,
iyiliklerini, değerlerini, arkada bıraktıklarının acılarınıveya
büyük
felâketlerin acılıetkilerini dile getiren söz veya
okunan ezgi, yazılan yazı, sağu, mersiye.
* Ağlama, gelin olan bir kızın arkasından meziyetlerini
sayıp dökerek ağlama.
ağıt yakmak (veya tutturmak)
* ağıt söylemek, ağıt düzmek.
ağıtçı
* Ölüye ağıt söylemek için para ile getirilen kimse, sağucu.
ağıtçılık
* Ağıtçının işi veya mesleği.
ağıtlama
* Ölmüşleri anmak için düzenlenen törende okunan övgü.
ağız
* Yüzde, avurtlarla iki çene arasında, ses çıkarmaya,
soluk alıp vermeye ve besinleri içine almaya yarayan
boşluk.
* Bu boşluğun dudaklarıçevrelediği bölümü.
* Kapların veya içi boşşeylerin açık yanı.
* Bir akarsuyun denize veya göle döküldüğü yer, munsap.
* Koy, körfez, liman, yol gibi yerlerin açık yanı.
* Birkaç yolun birbirine kavuştuğu yer, kavşak.
* Kesici aletlerin keskin yanı.
* Bir dilin sınırlarıiçinde, bölgelere ve sınıflara
göre değişen söyleyişözelliği.
* Birini yanıltmak, kandırmak amacıyla dolambaçlıbirtakım
sözler söyleme özelliği.
* Bir bölge ezgilerinde görülen özelliklerin tümü.
* Bazen "kez" anlamına gelir.
* Üslûp, ifade özelliği.
* (tehlikeli şeyler için) Pek yakın yer.
ağız
* Yeni doğurmuşmemelilerin ilk sütü.
ağız açmak
* söz söylemek, konuşmak.
* azarlamak, paylamak.
ağız açmamak
* tek bir söz olsun söylememek, susup kalmak.
ağız açtırmamak
* çok konuşarak başkalarının söz söylemesine,
konuşmasına engel olmak.
ağız ağıza
* ağzına kadar, tamamen.
ağız ağıza vermek (veya konuşmak)
* iki kişi birbirine pek yakın durarak başkalarıişitmeyecek
biçimde konuşmak.
ağız alışkanlığı
* Çok söylendiği için bir sözü sık sık kullanma
durumu.
ağız aramak (veya yoklamak)
* öğrenmek istenilen şeyi söyletecek yolda dil kullanmak.
ağız birliği
* Bir konuda anlaşarak aynıbiçimde konuşma, söz
birliği.
ağız birliği etmek
* bir konuda anlaşarak aynışekilde konuşmak,
söz birliği etmek.
ağız birliği etmek
* bir konuda anlaşarak aynıbiçimde konuşmak, söz
birliği etmek.
ağız burun birbirine karışmak
* dayak yeme sonunda yüzü, yara bere içinde kalmak.
* yüzde aşırıöfke, üzüntü, yorgunluk gibi durumların
izleri görünmek.
ağız dalaşı
* Ağız kavgası, karşılıklıatışma,
bağrışma, dil dalaşı.
ağız değişikliği
* Yemeğin çeşidinde değişiklik.
ağız değiştirmek
* önce söylediğini başka türlü anlatmak.
ağız dil vermemek
* hiç konuşmamak, susmak.
ağız dolusu
* Ağzı_____n alabileceği kadar.
* (küfür için) Birbiri ardınca, birçok.
ağız kâhyası
* Birinin söyleyeceği sözlere karışan kimse.
ağız kalabalığı
* Birbirini tutmayan gereksiz sözler.
ağız kalabalığına getirmek
* birini gereksiz sözler söylemek yolu ile şaşırtmak.
* söz söyleme becerisine sahip olma.
ağız kavafı
* Karşısındakini kandırmak için gerekli
gereksiz çok söz söyleyen.
ağız kavgası
* Karşılıklıağır sözler söyleyerek
yapılan çekişme, atışma, dil kavgası.
ağız kokusu
* Bir kimsenin çekilmez davranışları, istekleri,
sözleri.
ağız kullanmak
* duruma, ortama göre söz söylemek, sözünü amacına göre değiştirmek.
ağız nişanı
* Yalnız sözle yapılan nişanlanma.
ağız satmak
* yüksekten atarak kendini övmek.
ağız şakası
* Sözle yapılan şaka.
ağız tadı
* (ailede veya toplumda) Dirlik düzenlik, iyi geçinme veya rahatlık.
ağız tadıyla
* huzurla, rahatlık içinde, içine sine sine, lezzetini
duyarak.
ağız tamburasıçalmak
* sözle avutmaya, oyalamaya çalışmak.
ağız tatsızlığı
* Bir topluluk içindeki geçimsizlik, huzursuzluk.
ağız tıkamak
* konuşma imkânıvermemek.
ağız tüfeği
* Mermileri şiddetle üflenerek fırlatılan bir çeşit
tüfek taslağı.
ağız tütünü
* Keyif için ağızda çiğnenen bir tür tütün.
ağız ünlüsü
* Geniz yoluna kaymadan çıkan ünlü, ağızsıl
ünlü.
ağız yapmak
* birini kandırma, yanıltma amacıyla duygularını,
düşüncelerini olduğundan başka türlü gösterecek biçimde
konuşmak.
ağız yaymak
* açık ve dürüst konuşmaktan kaçınmak.
ağız yer, yüz utanır
* armağan alan, armağanıverenin isteğini
yerine getirmeye çalışır.
ağız yoklamak
* Bkz. ağız aramak.
ağızda dağılmak
* (genellikle hamur işi için) iyi pişmişve lezzetli
olmak.
ağızda sakız gibi çiğnemek
* bir söz veya düşünceyi sık sık tekrarlayıp
durmak.
ağızdan
* Yazılıolmayarak, sözle, sözlü, şifahî.
ağızdan ağıza
* Herkes birbirine söyleyerek.
ağızdan ağza dolaşmak (veya geçmek)
* herkes birbirine söylemek.
ağızdan burun yakın, kardeşten karın yakın
* "insanın kendi yararıher şeyden
önemlidir" anlamında kullanılır.
ağızdan dolma
* (top veya tüfek için) Namlusu ağzından doldurulan.
ağızdan kapmak
* başkalarından dinlemek yolu ile yarım yamalak
birtakım bilgiler edinmek.
ağızlama
* Ağızlamak işi.
ağızlamak
* Bir işi kolaylamak.
* Bir parçayıyuvasına geçirmek için önce yuvanın ağzınıayarlamak.
* Bir boğazın veya bir limanın ağzınıortalamak.
ağızlara sakız olmak
* herkesin diline düşmek.
ağızlaşma
* Ağızlaşmak işi veya durumu.
ağızlaşmak
* İki kan damarı, birbiri içine açılmak.
ağızlı
* Ağzıherhangi bir biçimde olan.
ağızlık
* Bir ucuna sigara takılan, öbür ucundan nefes çekilen çubuk
biçimindeki araç.
* Nefesli çalgılarda ağza gelen yer.
* Yemişküfelerinin üzerine yapraklıdallarla yapılan
kapak.
* Kuyu bileziği.
* Su tesisatında su alıp vermeye yarayan vanalıuç.
* Hayvanın ısırmasına, zararlıbir şey
yemesine engel olmak için ağzına takılan tel, deri gibi kafes.
* (dokumacılıkta) Çözgünün açılıp kapandığıve
içinde mekiğin geçtiği yer.
* Telefon ve benzeri cihazlarda ağza yaklaştırılan
bölüm.
* Bir şeyin başladığıyer.
* Huni.
ağızlıkçı
* Ağızlık yapan veya satan kimse.
ağızotu
* Toplarıateşlemek için falyaya konulan ve barutun
patlamasına sebep olan madde.
ağızsıl
* Ağızla ilgili.
ağızsıl ünlü
* Bkz. ağız ünlüsü.
ağızsız
* Ağzıolmayan.
* Yumuşak huylu, sessiz.
ağladıağlayacak
* ağlamak üzere olan.
ağlama
* Ağlamak işi.
ağlamak
* Üzüntü, acı, sevinç, pişmanlık aldanma vb.nin
etkisiyle göz yaşıdökmek.
* Ağaç budandığında kesilen yerlerden besi
suyu veya öz su akmak.
* Sızlanmak, yakınmak.
* Bir duruma karşıüzüntü duymak.
ağlamak para etmez
* üzülmenin yararıolmaz.
ağlamaklı*
Ağlar gibi olan, üzüntülü.
ağlamaklıolmak
* ağlayacak duruma gelmek.
ağlamalı
* Ağlar gibi olan, ağlayacak gibi.
* Acıma duygusu uyandıracak hâlde, sızlamalı.
ağlamayan çocuğa meme vermezler
* hakkınıaramasınıbilmeyen kimsenin işi
görülmez.
ağlamsı
* Ağlayacak gibi, ağlamalı.
ağlanma
* Ağlanmak işi.
ağlanmak
* Ağlamak işi yapılmak.
ağlantı
* Hafif hafif ağlama.
ağlar gözden, sahte sözden kendini sakın
* "kendini acındıranlardan kork" anlamında
kullanılır.
ağlaşma
* Ağlaşmak işi.
ağlaşmak
* Birlikte ağlamak.
* Sızlanmak.
ağlata ağlata
* Sürekli ağlatarak, devamlıeziyet ederek, üzerek.
ağlatı
* Trajedi.
ağlatıcı
* Ağlamaya yol açan.
ağlatış
* Ağlatmak işi veya biçimi.
ağlatma
* Ağlatmak işi.
ağlatmak
* Ağlamasına yol açmak.
ağlaya ağlaya
* Ağlayarak.
ağlayanın malıgülene hayretmez
* birinden haksız olarak alınan malın onu alana
yararıolmaz.
ağlayıcı
* Ölünün ardından ağlamak için para ile tutulan kimse, ağıtçı,
yasçı.
ağlayış
* Ağlamak işi veya biçimi.
ağlı
* Ağıbulunan.
ağma
* Ağmak işi.
* Akan yıldız, şahap.
ağmak
* Sarkmak, aşağıya inmek, eğilmek, meyletmek.
* Yükselmek, yukarıçıkmak.
ağnam
* Koyun ve keçi başına alınan vergi, sayım
vergisi.
ağnama
* Ağnamak işi.
ağnamak
* (hayvan) Yere yatıp yuvarlanmak.
ağnamcı
* Ağnam vergisi toplayan kimse.
ağraz
* Kötü niyet ve düşmanlıklar.
ağrı
* Vücudun herhangi bir yerinde duyulan sürekli ve şiddetli acı.
ağrıkesici
* Acıyı, sızıyıdindirici (ilâç).
ağrıkesimi
* Ağrıduyusunun kendiliğinden veya tedavi sonucu
yok olması, analjezi.
ağrısızı
* Rahatsızlık veren acı, sancı.
ağrıkesen
* Ağrıduyusunu ortadan kaldıran, dindiren (ilâç
vb.), analjezik.
ağrılarda göz ağrısı, her kişinin öz
ağrısı
* herkesi en çok ilgilendiren şey kendi derdidir.
ağrılı
* Ağrıyan, ağrısıolan.
ağrıma
* Ağrımak işi.
* Memeli hayvanlarda görülen ara konakçıkenelerin bulaştırdığıağrıma
asalaklarından ileri gelen hastalık.
ağrıma asalakları
* Omurgalılardan alyuvar asalağıolarak yaşayan
türlü biçimlerdeki sporlular topluluğu.
ağrımak
* (vücudun bir yeri) Ağrılıolmak.
ağrına gitmek
* onuruna dokunmak veya gücüne gitmek.
ağrısıtutmak
* (gebe kadın için) doğum sancılarıbaşlamak.
* (hasta bir organ) ağrımaya başlamak.
ağrısız
* Ağrısıolmayan.
* Ağrıvermeden.
* Dertsiz, tasasız.
ağrısız başına kaşbastıbağlamak
* kendine gereksiz yere işçıkarmak.
ağrıtma
* Ağrıtmak işi.
ağrıtmak
* Ağrımasına yol açmak.
ağsı
* Ağgörünüşünde olan, ağgibi örülmüşolan.
ağu
* Ağı.
ağulamak
* Ağulamak.
ağustos
* Yılın 31 gün süren sekizinci ayı.
ağustos böceği
* Eşkanatlılardan, erkeği yazın karnının
altındaki özel bir organdan kesik ve sürekli ses çıkaran bir böcek,
orak böceği (Cicada plebeja).
ağustos böcekleri
* Genç sürgünlerden öz su emerek tarım ve orman bitkilerine
zarar veren birçok türün bulunduğu eş
kanatlılar familyası.
ağyar
* Başkaları, yabancılar, eller.
ağza alınmaz (veya ağza alınmayacak)
* söylenmesi ayıp, çirkin (söz, küfür).
ağza almamak
* anmamak, sözünü etmemek.
ağza düşmek
* dedikodu konusu olmak.
ağza koyacak bir şey
* yiyecek bir şey.
ağza tat, boğaza feryat
* (yiyecek için) miktarıçok az olan.
ağzıaçık
* Şaşkın, alık, bön.
* Hayranlıkla, büyülenmişolarak.
ağzıaçık (veya ağzıbir karış_____açık) kalmak
* çok şaşırmak, şaşakalmak.
ağzıaçık ayran delisi (veya budalası)
* yeni gördüğü her şeye şaşkınlıkla
bakan, şaşıran.
* saf, bön.
ağzıbir
* Söz birliği etmiş.
ağzıbozuk
* Sövmeyi alışkanlık edinmişolan, küfürbaz.
ağzıburnu yerinde
* oldukça güzel, yakışıklı.
ağzıçirişçanağına dönmek
* ağzıkuruyup acılaşmak.
ağzıdili bağlanmak
* herhangi bir sebeple konuşamaz olmak.
ağzıdili kurumak
* herhangi bir sebeple tükürük az olmak.
ağzıdili tutulmak
* beklenmedik bir durum karşısında heyecanlanmak,
hayranlık duymak.
ağzıdolu dolu konuşmak
* heyecanlısöz söylemek.
ağzıgevşek
* Sır saklamaz, sır tutmaz.
ağzıhavada
* çevresindekilerden habersiz, alık, şaşkın.
ağzıkalabalık
* Birbirini tutmayan sözler söyleyen, yerli yersiz çok konuşan,
boşboğaz.
ağzıkara
* Kara haber vermekten hoşlanan, şom ağızlı.
* Bir yerde konuşulanıveya yapılanıduyup
görmesi istenilmeyen (kimse).
ağzıkenetli
* Sır tutan, sır saklayan (kimse).
ağzıkilitli
* Dudaklarıbeyaz (at).
* Sır saklayan.
ağzıkulaklarına varmak
* çok sevinmek.
ağzıkulaklarında
* çok sevinçli, mutlu.
ağzıkurumak
* bir konuyu çok söylemek sebebiyle, ondan bıkmak.
* içecek ihtiyacıduymak.
ağzıkurusun
* felâket dileğinde bulunanlara karşıkullanılan
bir ilenme.
ağzılâf (veya lâkırdı) yapmak
* kolay konuşma yeteneği olmak.
* inandırıcısöz söyleme yeteneği olmak.
ağzıoynamak
* bir şeyler yemek.
* konuşmak.
ağzıpek
* Sır vermeyen, ketum.
ağzıpis
* Sövmeyi huy edinmişolan.
ağzısıkı
* Bkz. ağzıpek.
ağzısulanmak
* imrenmek.
ağzısüt kokmak
* çok genç ve toy olmak.
ağzıteneke kaplı(olmak)
* çok sıcak veya çok acışeyleri kolaylıkla
içebilen veya yiyebilenler için şaka yollu söylenir.
ağzıtorba değil ki büzesin
* herkesin dedikodu yapmasının önüne geçilemeyeceğini
anlatır.
ağzıvar, dili yok
* pek sessiz, kendi hâlinde.
* konuşmayan, derdini anlatamayan.
ağzıvarmamak
* söylemeye, açıklamaya gönlü elvermemek.
ağzıyanmak
* o şeyden büyük zarar görmek.
ağzına (veya diline) kira istemek
* söylemesi beklenen şeyi söylemekte nazlıdavranmak.
ağzına (veya diline) sağlık
* bir sözü yerinde söyleyen kişilere söylenir.
ağzına (veya önüne) bir kemik atmak
* birini küçük bir çıkar göstererek susturmak.
ağzına abdestle almak
* o kişiyi anarken çok saygılıdavranmak.
ağzına almak
* söylemek.
ağzına almamak
* adınıağzına almamak.
ağzına almamak
* söz konusu etmemek, anmamak, söylememek.
ağzına atmak
* yemek için ağza koymak.
ağzına bakakalmak
* sözlerine hayran olmak.
ağzına baktırmak
* kendini zevk ile dinletmek.
ağzına bir parmak bal çalmak
* birini tatlısözlerle veya çeşitli hediyelerle bir süre
için kandırmak, oyalamak.
ağzına bir şey (veya bir çöp) koymamak
* hiçbir şey yememek.
ağzına bir zeytin verir, altına (veya ardına)
tulum tutar.
* yaptığıküçük iyiliklere karşılık
büyük çıkar bekler.
ağzına burnuna bulaştırmak
* bir işi beceremeyip berbat etmek, bozmak.
ağzına düşmek
* çok yaygın olarak bilinip konuşulmak.
ağzına etmek
* haddini bildirmek.
ağzına geldiği gibi
* önünü sonunu düşünmeden.
ağzına geleni söylemek
* nezaket dışına çıkarak ağır ve kırıcısözler
söylemek.
* çok ve düşüncesizce konuşmak.
ağzına gem vurmak
* susturmak, söyletmemek.
ağzına kadar
* boşyeri kalmayacak biçimde.
ağzına kilit takmak (veya vurmak)
* susturmak.
ağzına koymamak
* yememek veya içmemek.
ağzına lâyık
* bir yiyeceğin tadıanlatılırken "sen de
yesen, beğenirsin" anlamıile söylenir.
ağzına sakız olmak
* dedikodusuna konu olmak.
ağzına sürmemek
* bir şeyden hiç yememek.
ağzına taşalmış
* söze karışmayıp susanlar için kullanılır.
ağzına tıkamak
* susturmak, fazla konuşmasına engel olmak.
ağzına tükürmek
* birini küçültmek üzere küfür olarak kullanılan uygunsuz
sözler sarf etmek.
* birine benzemek.
ağzına verilmesini beklemek (veya istemek)
* çalışmayıp, işlerinin başkalarıtarafından
yapılmasınıbeklemek.
ağzına vur, lokmasınıal
* yumuşak huylu kimseye her istenileni kolaylıkla yaptırabilme
anlamında bir atasözüdür.
ağzına yakışmamak
* söylemesi ayıp kaçmak, uygun düşmemek, yakışık
almamak.
ağzında bakla ıslanmamak
* hiç sır saklamamak.
ağzında bırakmak
* Bkz. lâf ağzında kalmak.
ağzında büyümek
* sevmediğinden veya içi almadığından
yutamamak.
ağzında gevelemek
* açıkça söylememek.
ağzında yaşkalmamak
* bir düşüncesini bir kimseye birçok kez söylemişolmak.
ağzından
* birisinden dinleyerek.
* adına.
ağzından baklayıçıkarmak
* Bkz. baklayıağzından çıkarmak.
ağzından bal akmak
* çok tatlıkonuşmak.
ağzından çıkanı(veya çıkan sözü) kulağıduymamak
(işitmemek)
* sözlerini tartmadan söylemek.
ağzından çıkmak
* bir sözü istemeden, farkına varmadan söylemek, söylemişbulunmak.
ağzından çıt çıkmamak
* hiçbir şey söylememek.
ağzından dirhemle çıkmak
* çok az konuşmak.
ağzından dökülmek
* açıkça söylemekten çekindiği şey, konuşmasından
belli olmak.
ağzından düşmemek (veya düşürmemek)
* her zaman sözünü etmek.
ağzından girip burnundan çıkmak
* türlü yollara başvurarak birini bir şeye razıetmek,
kandırmak.
ağzından hayır çıkmazsa bari şer söyleme
* "lehte konuşmuyorsun, bari aleyhte de konuşma"
anlamında kullanılır.
ağzından kaçırmak
* istemediği hâlde boşbulunup söyleyivermek.
ağzından kapmak
* birinin bildiği şeyleri, ustalıklıkonuşmalarla
ona sezdirmeden öğrenmek.
* birinin konuşmasınıkeserek kendi söze başlamak.
ağzından lâkırdı(veya lâf) almak (veya çekmek)
* karşısındakini konuşturarak birtakım
gizli şeyleri öğrenmek.
ağzından lokmasınıalmak
* birinin hakkıolan şeyi ondan almak.
ağzından yel alsın
* ağzınıhayra aç.
ağzını(veya çenesini) tutmak
* boşboğazlık etmemek.
* kötü söz söylememe.
* bir konuda arzu edilmeyen düşüncelerin açığa çıkmasınıbir
şekilde önlemek.
ağzınıaçacağına gözünü aç
* dikkatsiz kişileri uyarmak için "dikkatli ol uyanık
ol!" anlamında kullanılır.
ağzınıaçıp gözünü yummak
* öfke ile, sonunu düşünmeden ağzına gelen bütün ağır
sözleri söylemek.
ağzınıaçmak
* konuşmaya başlamak.
* ağır sözler söylemeye başlamak.
* alık alık bakmak.
ağzınıaçmamak
* hiçbir söz söylememek, ses çıkarmamak.
ağzınıaramak (veya yoklamak)
* Bkz. ağız aramak.
ağzınıbıçak açmamak
* üzüntüsünden söz söyleyecek durumda olmamak.
ağzınıbozmak
* kaba sözler söylemek, küfretmek.
ağzınıburnunu çarşamba çanağına
(veya pazarına) çevirmek
* kırıp parçalamak, dövmek.
ağzınıburnunu dağıtmak
* birinin yüzüne şiddetle tokat, yumruk indirmek.
ağzınıdilini bağlamak
* birini konuşamaz duruma getirmek.
ağzınıhavaya (veya poyraza) açmak
* umduğunu elde edememek.
ağzınıhayra aç!
* kötü ihtimaller söz konusu edildiğinde gerçekleşmemesi
dileği ile söylenir.
ağzınıhayra açmak
* Bkz. ağzınıhayra aç!.
ağzınıkapamak
* kendisine çıkar sağlayarak bir kimseyi susturmak.
ağzınıkapamak (veya kilitlemek)
* susmak, bir şey söylemek istememek.
ağzınıkiraya vermek
* kendini de ilgilendiren bir konuda düşüncesini söylememek.
ağzınıkoklamak
* niyetini ve durumunu öğrenmek.
ağzınıkullanmak (veya satmak)
* birinin söylediklerini kendi düşüncesi gibi göstermeye çalışmak.
ağzınımühürlemek
* konuşmamak, susmak.
ağzınıöpeyim (veya seveyim)
* sevindirici bir söz söyleyene "ne güzel söyledin"
anlamında kullanılır.
ağzınısıkı(veya pek) tutmak
* sır vermemek.
ağzınıtıkamak
* sözünü kesmek susturmak.
ağzınıtoplamak
* söylemekte olduğu kötü söz veya küfürleri kesmek.
ağzınıyoklamak
* birinin bir şey hakkında bildiğini kendisine
sezdirmeden söyletmeye çalışmak.
ağzının içi yangın yerine dönmek
* ağzının tadıbozulmak, tat alma duyusunu
yitirmek.
ağzının içine baktırmak
* sözlerini seve seve ve dikkatli dinletmek.
ağzının içine girmek
* çok yanaşmak, iyice sokulmak.
* hayranlıkla, büyük bir zevkle seyredip dinlemek.
ağzının kaşığı(kalıbıveya
lokması) olmamak
* bir şey bir kimsenin uğraşabileceği
konulardan olmamak.
* bir şey, bir kimsenin sözünü edemeyeceği kadar değerli
olmak.
ağzının kokusunu çekmek
* bir kimsenin çekilmez davranışlarına katlanmak.
ağzının mührü ile
* oruçlu olarak.
ağzının payını(veya ölçüsünü) vermek
* verilen karşılıkla bir kimseyi söylediğine
veya yaptığına pişman etmek.
ağzının perhizi yok
* ağzına geleni söyler.
ağzının suyu akmak
* çok beğenip istemek, imrenmek.
ağzının tadıbozulmak (veya kaçmak)
* bir kimsenin kurulu düzeni dirliği bozulmak.
ağzının tadınıalmak
* o şeyin acıtecrübesini geçirmişbulunmak.
ağzının tadınıbilmek
* güzel yemeklerden anlamak.
* her şeyin güzelini, iyisini bilmek, anlamak.
ağzının tadınıbilmek
* güzel yemeklerden anlamak.
* her şeyin güzelini, iyisini bilmek, anlamak.
ağzının tadınıkaçırmak
* bir kimsenin kurulu düzenini bozmak; neşesini, keyfini
bozmak.
ağzıyla kuştutsa...
* ne yapsa, ne kadar çaba ve ustalık gösterse.
ah
* Sesin tonuna göre pişmanlık, öfke, özlem, beğenme,
sevgi gibi duygular anlatır.
* (a:h) Ağrı, acıduyulduğunda söylenir.
* (â:h) İlenme, beddua.
ah alan onmaz
* "kötülük ettiği için beddua alan iflâh olmaz"
anlamında kullanılır.
ah almak
* birinin ilenmesini üstüne çekmek.
ah çekmek
* derin bir keder veya özlemle içten gelerek ah demek.
ah etmek
* acıile içini çekmek.
* ilenmek.
ah vah etmek
* pişmanlığını, üzüntüsünü dile getirmek.
ah yerde kalmaz
* "kötülük cezasız kalmaz" anlamında kullanılır.
aha
* İşte burada.
ahacık
* Dikkati çok yakın bir noktaya çekmek için kullanılır.
ahali
* Aralarında aynıyerde bulunmaktan başka hiçbir
ortak nitelik düşünülmeksizin bir ülkede, şehirde veya
semtte oturanların tamamı.
* Bir yerde toplanan kalabalık, halk.
ahar
* Hattatların kâğıt cilâlamak için kullandıklarınişasta
ve yumurta akından yapılan özel bir karışım.
aharlama
* Aharlamak işi.
aharlamak
* Ahar sürmek.
aharlı
* Aharıolan, üzerine ahar sürülmüşolan.
ahbap
* Kendisiyle yakın ilişki kurulup sevilen, sayılan
kimse.
* Seslenme sözü olarak da kullanılır.
ahbap çavuşlar
* her vakit birlikte görülen ve birbirine çok bağlıolan
arkadaşlar için söylenir.
ahbap çıkmak
* önceden tanışmışolmak.
ahbap kusuruna bakan ahbapsız kalır
* "dostların ufak tefek kusurlarına bakmamak
gerekir" anlamında kullanılır.
ahbap olmak
* arkadaşolmak, dostluk kurmak, yakınlık kurmak.
ahbapça
* Dostça, içten, teklifsizce.
ahbaplığa dökmek
* yerli yersiz yakınlık göstermek.
ahbaplık
* Ahbap olma durumu, ünsiyet.
ahbaplık etmek
* arkadaşlık etmek, arkadaşça konuşmak.
ahcar
* Taşlar.
ahçı
* Aşçı.
ahçıbaşı
* Aşçıbaşı.
ahçılık
* Aşçılık.
ahde vefa (etmek)
* (devletler hukukunda) devletlerin, katıldıklarımilletler
arasıantlaşmalara uyma zorunluluğunda olduklarını
belirten kural.
* sözünde durma.
ahdetme
* Ahdetmek işi.
ahdetmek
* Bir şeyi yapmak için kendi kendine söz vermek.
* Yemin etmek.
ahdî
* Antlaşmaya göre olan, antlaşma gereği olan.
Ahdiatik
* (Hristiyanlara göre İbranilerde) İsa'dan önceki kutsal
kitaplar.
Ahdicedit
* (Hristiyanlara göre İbranilerde) İsa'dan sonraki
kutsal kitaplar.
ahengi bozulmak
* dirliği, düzeni bozulmak.
ahenk
* Uyum.
* Uyuşma, anlaşma.
* Çalgılıeğlence.
ahenk almak
* uyumlu hâle gelmek.
ahenk kaidesi
* Bkz. ünlü uyumu.
ahenk kurmak
* uyuşma sağlamak, anlaşma sağlamak.
ahenk sağlamak
* düzene sokmak, birliği sağlamak.
ahenk tahtası
* Telli çalgılardan üzerine teller gerilmişbulunan kapak
tahtası.
ahenk vermek
* düzeni, uyumu sağlamak.
ahenk yapmak
* çalgılıeğlence düzenlemek.
ahenkleştirme
* Ahenkleştirmek işi.
ahenkleştirmek
* Ahenk sağlamak.
ahenkli
* Uyumlu, düzenli.
* Eğlenceli.
ahenklilik
* Ahenkli olma durumu, uyumluluk.
ahenksiz
* Uyumsuz, düzensiz.
* Eğlencesiz.
ahenksizlik
* Uyumsuzluk, düzensizlik.
ahenktar
* Ahenkli.
aheste
* Yavaş, ağır.
aheste aheste
* Yavaşyavaş, ağır ağır, usul usul.
aheste beste
* Yavaşyavaş, ağır ağır.
ahfat
* Torunlar, soy.
Ahfeş'in keçisi gibi başınısallamak
* söylenen sözü anlamadan kafa sallayarak onaylamak.
ahıçıkmak
* yaptığıilenme etkisini göstermek.
ahıtutmak
* birinin ilenmeleri gerçekleşmek.
ahıyerde kalmamak
* yaptığıilenme er geç etkisini göstermek.
ahım şahım
* Beğenilecek, değer verilecek bir şey değil.
ahım şahım bir şey değil
* beğenilecek, değer verilecek bir şey değil.
ahır
* Evcil büyük başhayvanların barındığıkapalıyer,
hayvan damı.
ahıra çekmek
* bir sürüyü ahıra kapamak, bir hayvanıahıra bağlamak.
ahıra çevirmek
* bir yeri pis, bakımsız, dağınık, harap
duruma getirmek.
ahırlama
* Ahırlamak işi.
ahırlamak
* (hayvan) Ahırda uzun süre kalıp hamlaşmak.
Ahıska Türkleri
* Gürcistan'ın Türkiye sınırlarına yakın
bölgelerinde yaşamışolan, ancak 2. Dünya Savaşısonlarında
Sovyetler Birliğinin değişik bölgelerine sürülen
Türkler.
Ahi
* Ahilik ocağından olan kimse.
ahi
* Cömert, eli açık.
Ahilik
* Kökü eski Türk töresinde olan ve Anadolu'da yüksek bir gelişim
gösteren esnaf, zanaatçı, çiftçi gibi bütün
çalışma kollarınıiçine alan ocak.
ahilik
* Eli açık olma durumu, cömertlik.
ahir
* Son, sonraki, ahır.
* Sonra, en sonra, sonunda.
ahir vakit
* İnsan ömrünün son yılları.
ahir zaman
* Son zaman.
* (halk inanışına göre) Dünyanın son günleri,
kıyametin kopmak üzere bulunduğu günler veya yıllar.
ahir zaman peygamberi
* Müslümanlarca son peygamber olduğuna inanılan Hz.
Muhammed.
ahiren
* Son zamanlarda, son günlerde, son olarak, yakınlarda.
ahiret
* Bkz. ahret.
ahiretlik
* Bkz. ahretlik.
ahit
* Kendi kendine söz vererek bir işi üzerine alma, ant.
* Antlaşma.
* Devir, zaman.
ahitleşme
* Ahitleşmek işi.
ahitleşmek
* Antlaşmak.
ahitname
* Antlaşma belgesi, antlaşma, anlaşma.
ahiz
* Alma.
* Kabul etme.
ahize
* Bir elektrik akımınıalıp başka bir
kuvvete çeviren âlet, alıcı, reseptör.
ahkâm
* Yargılar, hükümler.
ahkâm çıkarmak
* kendi düşüncelerine dayanarak birtakım yargılara
varmak.
ahkâm kesmek
* çekinmeden kesin yargılarda bulunmak, bilir bilmez konuşmak.
ahkâm yürütmek
* (bir sözden) kendi anlayışına göre sonuçlar çıkarmak.
ahlâf
* Birinin yerine geçenler, halefler, kuşaklar, eslâf karşıtı.
ahlâk
* Bir toplum içinde kişilerin benimsedikleri, uymak zorunda
bulunduklarıdavranışbiçimleri ve kuralları.
* Belli bir toplumun belli bir döneminde bireysel ve toplumsal
davranışkurallarınıtespit eden ve inceleyen
bilim.
* İyi nitelikler, güzel huylar.
ahlâk bilimi
* Yarar, iyi, kötü gibi sorunlarıinceleyen, törelere dayanan
bir davranışyasasıgeliştiren, neyin uğrunda
savaşılmaya değer, neyin hayata anlam kazandırdığı,
hangi davranışın iyi ve hangisinin kötü olduğu gibi
sorunları
kendine konu edinen bilim, etik.
ahlâk dışı*
Töre dışı.
ahlâk dışıcılık
* Ahlâk bilimine aykırıdavranma.
ahlâk yasası
* Ahlâk işlerini belirleyen, kendine uyulmasıahlâk açısından
gerekli olan genel ve geçer kural.
ahlâk zabıtası
* Büyük şehir halkının sosyal ve sağlık
durumunu koruyan, şehir düzeni için çalışan teşkilât.
ahlâkça
* Ahlâk anlayışına göre, ahlâk değerlerine bağlılıkla.
ahlâkçı
* Ahlâk konularınıinceleyen filozof veya bu konularla uğraşan
kimse.
* Her şeyi ahlâk açısından değerlendiren
kimse.
ahlâkçılık
* Ahlâkıbir araç değil, bir amaç sayan öğreti,
törecilik, moralizm.
ahlâken
* Ahlâka uygunlukla.
ahlâkıyat
* Ahlâk bilimi.
ahlâkî
* Ahlâka uygun, ahlâkla ilgili.
ahlâkî vazife
* Kanunun zorlamasıolmaksızın, doğru bilindiği
için yapılmasıgereken işler.
ahlâklı
* Ahlâk kurallarına bağlı, bunlara uygun davranan
(kimse).
ahlâklılık
* Bir insanın veya bir insan grubunun iyi ve kötü açısından
davranışbiçimi ve ahlâkî düşünüşü.
* Ahlâk kuralları, yasalarıile uyum içinde olma.
ahlâksız
* Ahlâk kurallarına uymayan.
* Dürüst davranmayan, kötü huylu, terbiyesiz.
ahlâksızca
* Ahlâksız biçimde veya tarzda.
ahlâksızlık
* Ahlâksız olma durumu.
* Ahlâk kurallarına uymama, ahlâksızca davranış.
ahlâksızlık etmek
* ahlâksızca davranmak.
ahlama
* Ahlamak işi.
ahlamak
* İç çekmek, ah etmek, ah çeker gibi ses çıkarmak.
ahlat
* Gülgillerden, kendi kendine yetişen, üzerine armut aşılanan
ağaç, yaban armudu (Pirus piraster).
* Bu ağacın, armuda benzeyen ve ancak iyice olgunlaştıktan
sonra yenilebilen yemişi.
* Kaba adam, yol iz bilmez kimse.
ahlât
* Bir karışım içindeki parçalar, ögeler.
* Beden yapısının temelini oluşturan ögeler.
ahlâtıerbaa
* Bedende bulunduğu var sayılan dört öge.
ahlatın (veya armudun) iyisini (dağda) ayılar yer
* kendilerine yakışmayan güzel bir şeyi eline
geçirenler için kullanılır.
ahmağa yüz, abdala söz vermeye gelmez
* ahmağa gereğinden çok ilgi gösterirseniz sizi sık
sık uğraştırır.
ahmak
* Aklınıgereği gibi kullanamayan, bön, budala,
aptal.
ahmak yerine koymak
* bir kimseye aptalmış, anlamazmışgibi
davranmak.
ahmakça
* Biraz ahmak.
* (ahmak'ça) Ahmağa yakışır nitelikte,
aptalca.
ahmakıslatan
* Yavaşyavaşve ince ince yağan yağmur,
çisenti.
ahmaklaşma
* Ahmaklaşmak durumu.
ahmaklaşmak
* Ahmak duruma gelmek, aptallaşmak.
* Bir an için şaşalayıp bocalamak.
ahmaklaştırma
* Ahmaklaştırmak işi.
ahmaklaştırmak
* Ahmaklaşmasına sebep olmak, aptallaştırmak.
ahmaklık
* Zekâsıaz gelişmişolma durumu, budalalık,
anlayışsızlık, akılsızlık.
ahraz
* Dilsiz, sağır ve dilsiz.
ahret
* Dinî inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip
sonsuza dek kalacağıve Tanrı'ya hesap vereceği yer, öbür
dünya.
ahret adamı
* Dünya işlerinden el çekip sürekli ibadetle uğraşan
kimse.
ahret kardeşi
* İnanç ve ibadette birbirinden ayrılmayan ve bu ilişkiyi
ahrette de sürdüreceklerini düşünen kadınlara
verilen ad.
ahret suali
* Gereksiz ve usandırıcısoru.
ahret yolculuğu
* Ölüm.
ahreti (veya öbür dünyayı) boylamak
* ölmek.
ahretini yapmak (veya zenginleştirmek)
* hayır işleri yaparak sevap kazanmak.
ahretlik
* Besleme kız.
* Ahret kardeşi olan kadınlardan her biri.
ahrette on parmağıyakasında olmak
* kendisine karşısorumlu olan kimseden ahrette davacıolmak.
ahşa
* İnsanın veya hayvanın göğsü ve karnıiçindeki
organlar, bağırsak, ciğer gibi şeyler.
ahşap
* Ağaçtan, tahtadan yapılmış.
ahtapot
* Kafadan bacaklılardan, dokunaçlıbir mürekkep balığıtürü
(Octopus).
* Genellikle burun zarıüzerinde çıkan bir çeşit ur,
polip.
ahtapot gibi
* sırnaşık, yapışkan kimse.
* sömürmek amacıyla birçok işe, konuya el atan, yayılan.
ahu
* Ceylan, karaca.
* Güzel, ince, zarif kadın.
ahu gibi
* çok güzel, çekici.
ahu gözlü
* Güzel gözleri olan.
ahu parçası
* Çok güzel, çekici.
ahududu
* Gülgillerden, dikenli bir bitki (Rubus idaeus).
* Bu bitkinin duta benzeyen, kırmızırenkli, sulu ve
kokulu yemişi, ağaç çileği.
ahval
* Durumlar, hâller, vaziyetler.
* Davranışlar.
* Olaylar.
ahzetme
* Ahzetmek işi.
ahzetmek
* Almak, kabul etmek.
ahzüita
* Alışveriş, alım satım, aksata.
ahzükabz
* Kendine mal etme.
aidat
* Ödenti.
* Kesenek.
aidiyet
* Ait olma durumu, ilişkinlik.
aile
* Evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca,
çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu
toplum
içindeki en küçük birlik.
* Karı, koca ve çocuklardan oluşan topluluk.
* Aynısoydan gelen kimseler zinciri.
* Aralarında kandaşlık veya hısımlık
bulunan kimselerin tümü.
* Birlikte oturan hısım ve yakınların tümü.
* Eş, karı.
* Aynıgaye üzerinde anlaşan ve birlikte çalışan
kimselerin bütünü.
* Temel niteliği bir olan dil, hayvan veya bitki topluluğu.
aile adı
* Soyadı.
aile bahçesi
* Ailelerin rahatlıkla gidebileceği, genellikle içkisiz
yer.
aile bütçesi
* Kısa bir süre içinde bir işçinin veya işçi
ailesinin hayat seviyesinde meydana gelen değişmeleri belirlemek
amacıyla yapılan istatistik çalışması.
aile dostu
* Ailece tanışılan ve evlerine gidilip gelinen
ahbap, yakın.
aile gazinosu
* Sadece evlilerin girebildiği ve birlikte eğlendikleri
yer.
aile hayatı*
Aile bireylerinin bütün işlerini düzenli olarak ev içinde
yapma durumu.
aile hukuku
* Aileyi oluşturan kişilerin karşılıklıhak
ve görevlerini düzenleyen hukuk dalı.
aile meclisi
* Aile makamının görevini yerine getiren kan veya soy hısımlarından
en az üç kişiden oluşan heyet.
aile ocağı*
Ailenin kurduğu, yerleştiği, geliştirdiği
ev.
aile plânlaması
* Ailede çocuk edinmeyi sınırlama, doğum kontrolu.
aile reisi
* Kanunlara göre aile yükümlülüğünü taşıyan kimse.
aile saadeti
* Genellikle karı, koca bazen de büyükler ve çocuklar arasındaki
uyum, anlaşma, sevgi ve hoşgörü.
ailece
* Bütün aile birlikte.
ailecek
* Ailece.
ailelik
* Aile sayısının bütünü.
ailesiz
* Ailesi olmayan.
ailevî
* Aile ile ilgili.
ait
* İlgilendiren, ilişkin, ilişik, ilgili, için, -e
düşen.
ait olmak
* ilgilendirmek, birinin olmak, birine düşmek.
ajan
* Bir devlet veya kuruluşun gizli amaçlarıiçin çalışan
kimse, casus.
* Bir kimsenin, bir ortaklığın veya bir devletin
bazıişlerini gören kimse, işgörevlisi, temsilci.
ajanda
* Unutulmamasıiçin gerekli notlarıyazmaya yarayan
takvimli defter, andaç.
ajanlık
* Ajan olma durumu.
* Ajanın görevi.
ajans
* Haber toplama ve yayma işiyle uğraşan kuruluş.
* Bir ticarî kuruluşu tanıtan, onunla ilgili bilgi
aktaran ve bu yolla kazanç sağlayan işkolu.
* Bu işkollarının çalıştığıbüro.
ajitasyon
* Ruhsal gerginliğin dışa vurması.
ajur
* Delikli örgü, gözenek.
ajurlu
* Ajuru olan veya her yanıajur biçiminde işlenmişbulunan,
gözenekli.
ak
* Kar, süt gibi şeylerin rengi, beyaz, kara ve siyah karşıtı.
* Bu renkte olan.
* Temiz namuslu.
* Sıkıntısız, rahat.
* Beyaz leke.
* Bazışeylerde beyaz bölüm.
-ak / -ek
* İsimden isim türeten ek (küçültme eki): baş-ak, ben-ek
vb.
-ak / -ek
* Fiilden yer isimleri türeten ek: dur-ak, yat-ak vb.
-ak / -ek
* Fiilden alet isimleri türeten ek: or-ak, bıç-ak, tara-k,
ele-k, küre-k vb.
ak ağa
* Saraylarda hizmet gören hadım ağalarının
beyaz ırktan olanı.
ak Arap
* Arap sözcüğü "zenci" anlamına da geldiğinden
asıl Arapların söz konusu olduğu anlatılmak istenirken
kullanılır.
ak basma
* Ak su, perde, katarakt.
ak basmak*
Göze beyaz leke inerek görme yetisini yitirmek.
ak benek
* Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıban sonucunda
oluşmuş, görmeyi derece derece azaltan beyaz
benek.
ak demir
* Dövme demir.
ak don kara don geçitte belli olur
* Bkz. akıkarasıgeçitte belli olur.
ak düşmek
* (saç ve sakal) tek tük ağarmaya başlamak.
ak gözlü
* Gözlerinin rengi pek açık olan ve nazarının hemen
değdiğine inanılan (kimse).
ak gün ağartır, kara gün karartır
* mutlu bir yaşayışkişiyi dinç kılar,
mutsuz bir yaşayışise yıpratır.
ak kan
* Lenf.
ak kan yangısı
* Adenit.
ak koyunun kara kuzusu da olur
* iyi bir aileden kötü bir çocuk da çıkabilir.
ak köpek kara köpek geçit başında belli olur
* kimin ne olduğu deney veya sınav sonunda anlaşılır.
ak madde
* Demet durumundaki sinir liflerinden oluşan beynin iç,
omuriliğin dıştabakası.
ak mıkara mıönüne düşünce görürsün
* şimdiden boşuna düşünme, sonuç belli olduğu
zaman anlarsın.
ak pak
* tertemiz.
* saçısakalıağarmış.
ak pak
* Bembeyaz, temiz, parlak.
ak pas
* Lâhana, turp, şalgam, karnabahar gibi bitkilerin kök dışındaki
bütün bölgelerine yerleşebilen, özellikle
semiz otugillerde karşılaşılan yosunumsu
mantar (Albugo candida).
ak sakaldan yok sakala gelmek
* çok yaşlanıp iyice kuvvetten düşmek.
ak sülümen
* Cıva ile klorun birleşimi olan, çok zehirli, beyaz bir
toz, süblime, sülümen.
ak yazılı
* Bahtlı, şanslı.
ak yel
* Güneyden esen rüzgâr, lodos.
ak yem
* İzmarit, istavrit, uskumru gibi balıkların beyaz
etinden yapılan ve oltada kullanılan yem.
ak yıldız
* Çoban yıldızı.
aka
* Büyük kardeş, ağabey.
akabe
* Tehlikeli, sarp ve zor geçit.
akabinde
* Arkasından, hemen arkadan, ardından, hemen ardından.
akacak kan damarda durmaz
* herhangi bir zarar karşısında bunun kaçınılmaz
olduğunu anlatarak avundurmak için söylenir.
akaç
* Bir yerde birikip kalan sıvıları, bir işlem
sonunda geriye kalan artıkları, gereksiz nesneleri dışarıya
akıtmak
için kullanılan boru, oluk veya başka araç.
* Kanal, ark, su yolu.
* Yer altısu oluğu.
akaçlama
* Akaçlamak işi, tefcir, drenaj.
* Yer altısularınıtoplayan tesisat.
akaçlamak
* Bir yerde birikmişsularıakıtmak.
* Bataklıklarıakaç yoluyla kurutmak.
akaçlatma
* Akaçlatmak işi.
akaçlatmak
* Akaçlama işini yaptırmak.
akademi
* Bilginler, yazarlar, sanatçılar kurulu.
* Yüksek okul.
* Çıplak modelden yapılmışinsan resmi.
akademici*
Kurallara bağlıresim ve heykel çalışmasıyapan
kişi veya sanatçı.
akademicilik
* Resim veya heykel çalışmasında kurallara bağlılık.
akademik
* Akademi ile ilgili.
* Bilimsel niteliği olan.
akademisyen
* Akademi üyesi.
akağaç
* Gürgengillerin, kerestesinden yararlanılan beyaz kabuklu
bir türü (Betula alba).
akait
* Bir dinin öğrenilmesi gereken inançlarının ve tapınma
kurallarının tümü veya bunlarıtoplayan kitap.
akaju
* Maun.
* Maundan yapılmış.
akak
* Akarsu yatağı, yatak, mecra.
* Irmak, dere, çay, küçük akarsu.
* (su için) İvinti yeri.
* Eğimi, inişi fazla olan yer.
akala
* Amerikan tohumundan yurdumuzda üretilen bir pamuk türü.
akamber
* Özellikle amber balığının bağırsaklarından
çıkarılan, kül renginde, yapışkan, bükülgen ve misk gibi
kokulu
olan bir taş.
* Sıcak üİkelerde yetişen bir ağaçtan
(Hymenea) elde edilen katı, güzel kokulu reçine.
akamet
* Kısırlık, verimsizlik.
* Başarısızlık, sonuçsuzluk.
akamete uğramak
* başarısız, sonuçsuz kalmak.
akan sular durmak
* itiraza, söyleyeceği söze yer kalmamak.
akan yıldız
* Güneşsistemine bağlı, kesin yörüngesi bulunmayan
ve bu sebeple atmosferin üst katmanlarına girince ateş
külçesi durumuna dönüşen küçük gök cismi, ağma, şahap,
meteor.
akar
* Kiraya verilerek gelir getiren ev, dükkân, tarla, bağgibi
mülk.
akar amber
* Asya ve Amerika'da yetişen, odunu ceviz ağacınınkine
benzeyen, güzel kokulu öz suyu olan büyük bir ağaç
(Liquidambar orientalis).
akarca
* Kemik veremi.
* Sürekli işleyen çıban, fistül.
* Küçük akarsu.
* Kaplıca.
akaret
* Kiraya verilerek gelir getiren ev, dükkân gibi mülk.
akarlar
* Tıknaz yapılı, gövdeleri halkasız, başlarıgöğüsle
birleşik, ağız yapılarıısırıcı,
sokucu veya emici
örümceğimsiler takımı.
akarsu
* Yeryüzünde ve yer altında belirli bir yatak içinde, eğim
boyunca sürekli veya zaman zaman akan su.
* Tek sıra elmastan veya inciden gerdanlık.
* Kesintisi olmayan, aralıksız.
akaryakıt
* Benzin, gaz yağı, mazot gibi sıvıdurumunda
olan yakacak.
akaryakıt istasyonu
* Benzin, gaz, motorin gibi yakıtların satıldığıyer.
akasma
* Düğün çiçeğigillerden, beyaz çiçek veren, bahçelerde
süs çiçeği olarak yetiştirilen sarılıcıbir bitki;
yaban
asması, Meryem ana asması(Clematis vitalba).
akasya
* Baklagillerden, sıcak iklimlerde birçok çeşitleri yetişen
ve tanen, zamk, boya gibi maddelerinden
yararlanılan bir ağaç (Acacia).
* Baklagillerden, yurdumuzda yetişen bir süs ve gölge ağacı,
salkım ağacı(Robinia pseudoacacia).
akbaba
* Akbabagillerden, başıve boynu çıplak olan, dağlık
yerlerde yaşayan, leşle beslenen, çok yüksekten uçarak
keskin gözleriyle çok uzaklarıgörebilen, iri ve yırtıcıbir
kuş(Vultur monachus).
* İhtiyar.
akbabagiller
* Gündüz yırtıcılarıalt takımının,
kanatlarıgenişve büyük olan, iyi uçan büyük kuşlarıiçine
alan bir
familyası.
akbakla
* Kuru fasulye.
akbalık
* Sazangillerden, eti kılçıklı, yumurtasıile
tarama yapılan bir balık (Leuciscus).
* Akya balığı.
akbalıkçıl
* Leyleksilerden, bataklık, ırmak ve göl kıyılarında
yaşayan, oldukça büyük, ak renkli bir kuştürü (Egretta
alba).
akbaş
* Yazın kutup bölgelerinde yaşayan, kışın
ılık kıyılara göçen, kısa ve ince gagalı, siyah
bacaklıyabanî bir tür
kuş, deniz kazı(Bemicla).
akbuğday
* Kurak iklime dayanıklı, beyaz kabuklu, ekmeklik buğday.
akburçak
* Baklagillerden, burçağa yakın bir bitki cinsi
(Lathyrus sativus).
akciğer
* Göğüs kafesinin büyük bir bölümünü dolduran ve solunum
organının temeli olan, sağlısollu iki parçalı
organ.
akciğer göbeği
* Akciğerin, iç yan yüzünün hemen arkasında bronş,
sinir ve damarların girip çıktığıyer.
akciğer kesecikleri
* Akciğer lopçuğunun parçaları; bronşçukların
son bölümü.
akciğer lopçuğu
* Birçok akciğer keseciğinin birleşerek oluşturduğu
parça.
akciğer peteği
* Akciğerlerde solunumda gaz alışverişini sağlayan,
hava borucuklarının sonunu oluşturan kesecik.
akciğer zarı
* Göğüs boşluğunun içini ve bu boşluğun içinde
bulunan akciğerin dışınıkaplayan ince zar, plevra.
akciğerliler
* Karından bacaklıyumuşakçaların tek ciğerle
soluk alan bir takımı.
akça
* Oldukça beyaz, beyazca.
akça
* Bkz. akçe.
akça armudu
* İnce kabuklu, sarı, etli ve sulu bir tür armut.
akça pakça
* Beyaz tenli, güzel (kadın).
akça yel
* Güneydoğudan esen yel, keşişleme.
akçaağaç
* Akçaağaçgillerden süs ağacıolarak da dikilen
tahtasıhafif ve sağlam bir ağaç, isfendan (Acer).
akçaağaçgiller
* İki çeneklilerden, örneği akçaağaç olan bir bitki
familyası.
akçakavak
* Akkavak.
akçalı
* Paraya bağlı, parayla ilgili, malî.
akçe
* Küçük gümüşpara.
* Her tür madenî para.
akçıl
* Rengini atmış, ağarmış, içinde ak renk
bulunan.
akçıllanma
* Akçıllanmak işi.
akçıllanmak
* Akçıl duruma gelmek, rengini atmak veya atmışgibi
olmak.
akçıllaşma
* Akçıllaşmak işi veya durumu.
akçıllaşmak
* Akçıl duruma gelmişolmak.
akçıllık
* Akçıl olanın durumu.
akçöpleme
* Zambakgillerden, yapraklarının uzun, genişolması,
çiçeklerinin güzelliği dolayısıyla bahçe çiçekleri arasına
giren zehirli bir bitki cinsi (Veratrum album).
akdarı
* Buğdaygillerden, bir yıllık veya daha uzun yaşayabilen
otsu bir bitki türü (Panicum miliaceum).
akdedilme
* Akdedilmek durumu.
akdedilmek
* Akdetmek işi yapılmak.
Akdeniz humması
*Malta humması.
Akdeniz mavisi
* Parlak ve canlıgörünümde mavi rengin bir türü.
akdetme
* Akdetmek işi.
akdetmek
* (mukavele, muahede, ittifak gibi karşılıklıbağlanma
anlamıtaşıyan Arapça sözlerle) Yapmak.
akdiken
* Hünnapgillerden, hekimlikte ve boyacılıkta kullanılan
bir bitki cinsi, güvem eriği, geyik dikeni (Rhamnus
cathartica).
akdoğan
* Kartalgillerden bir doğan türü, aksungur.
akdut
* Beyaz renkte olan dut.
akemi
* İki elemanlımermer yapıştırıcısı.
akgünlük
* Tütsü olarak yakılan bir tür ağaç sakızı.
akhardal
* Hekimlikte iç sürdürücü olarak kullanılan hardal
türlerinden biri (Sinapis alba).
akı
* Herhangi bir kuvvet alanında, belli bir düzlemin belli bir
bölümünden geçtiği var sayılan güç çizgileri,
seyelân.
akıak karasıkara
* beyaz tenli, kara gözlü, kara saçlı.
akıkarasıgeçitte belli olur
* bir iddiadaki doğruluğun ancak deney veya sınav
sonunda belli olacağınıanlatmak için söylenir.
akıbet
* (bir işveya durum için) Son, sonuç.
* Sonunda, eninde sonunda.
akıbetine uğramak
* birinin içinde bulunduğu kötü duruma düşmek.
akıcı
* Akma özelliği olan.
* Kolay söylenebilen, okunabilen, anlamca açık (anlatım),
selis.
akıcıünsüz
* Ciğerlerden gelen havanın, ağız boşluğundaki
yarıkapalıbir engele çarpmasıyla oluşan bol sesli ünsüz (r,
l,
ğ, y).
akıcılık
* Akıcıolma durumu.
* Söz, yazıve anlatımın akıcıolma özelliği,
selâset.
akıcılık ölçeği
* Bir sıvının belli sıcaklıktaki akıcılığınıölçmekte
kullanılan alet.
akıl
* Düşünme, anlama ve kavrama gücü, us.
* Hafıza, bellek.
* Öğüt, salık verilen yol.
* Düşünce, kanı.
akıl akıl, gel çengele takıl
* bir sorunun nasıl çözümleneceğini düşünememe
durumu.
akıl akıldan üstündür
* bir kimsenin aklına gelmeyen bir çare, herhangi birinin aklına
gelebilir.
akıl almak
* danışmak, görüşalmak.
akıl almamak
* inanılacak gibi olmamak, akla uygun gelmemek.
akıl almaz
* inanılacak gibi olmayan, inanılmaz.
akıl danışmak
* bir konuda birinin görüşünü sormak.
akıl defteri
* Hatırlanıp yapılmasıgereken şeylerin
yazıldığıküçük defter, not defteri, muhtıra defteri,
ajanda.
akıl dışı
* Akla, gerçeğe, uygun olmayan.
* Us dışı, gayriaklî, irrasyonel.
akıl dışıcılık
* Akıl dışıdavranma yanlısıgörüş,
us dışıcılık, irrasyonalizm.
akıl dişi
* Yirmi yaşsıralarında altlıüstlü ve sağlısollu,
en içeride çıkan azıdişi, yirmi yaşdişi.
akıl doktoru
* Psikiyatrist.
akıl durdurmak
* bir şey çok şaşırtıcınitelikte
olmak, insanışaşırtmak.
akıl erdirememek (veya ermemek)
* ne olduğunu anlayamamak, sırrınıçözememek.
akıl erdirmek
* anlamak, sırrınıçözmek.
akıl etmek
* herhangi bir önlem veya çareyi zamanında düşünmek,
vaktinde hatırlamak.
akıl hastahanesi
* Akıl hastalarının yatırıldığıhastahane.
akıl hastası
* Ruh hastası, deli.
akıl havsala almamak
* akla mantığa sığmamak.
akıl hocası
* Birine yol gösterip akıl öğreten kimse.
* Herkese akıl öğretmeye meraklıkimse.
akıl için yol (veya tarik) birdir
* iyi düşünülünce ayrıayrıkimselerce varılacak
sonuç hep aynıdır.
akıl işi değil
* akla uygun değil, doğru değil.
akıl kârıolmamak
* akıllıbir kişinin yapacağıişolmamak.
akıl kethüdası
* Herkese akıl öğretme merakında olan kimse.
akıl kumkuması
* Çok bilmişkimse.
akıl kutusu
* Çok akıllı, zeki kimse.
akıl öğretmek
* nasıl davranacağınıgöstermek, yol göstermek,
akıl vermek.
akıl sır ermemek
* bir işin niteliğini, gizli yönlerini anlayamamak.
akıl terelelli
* pek delişmen, kendisinden ciddî bir düşünce, davranışbeklenmeyen
(kimse).
akıl var, yakın var (veya akıl var, izan var)
* kafa yormaya gerek yok.
akıl vermek
* bir konuda yol göstermek, akıl öğretmek.
akıl yaşta değil, baştadır
* akıllıolma ile yaşlıolma arasında ilgi
yoktur; bazıküçükler büyüklerden daha akıllıolabilir.
akıl yormak
* hatırlamaya çalışmak, zihnini zorlamak.
akıl yürütmek
* herhangi bir konuda fikir vermek.
akıl zayıflığı
* Deliliğe kadar varmayan akıl bozukluğu.
akılcı
* Akılcılıkla ilgili.
* Akılcılıktan yana olan kimse, usçu, rasyonalist.
akılcılık
* Akla dayanan, doğruluğun ölçütünü duyularda değil,
düşünmede ve tümden gelimli çıkarmalarda bulan
öğretilerin genel adı, usçuluk, akliye, rasyonalizm.
* Akla ve akıl yolu ile varılan yargıya inanma,
akla aykırıveya akıl dışıhiçbir şeyi tanımama
davranışıve
tutumu, akliye, rasyonalizm.
* Bilginin evrensellik ve zorunluluğunun deneyden ve deneye
dayanan genellemeden değil, yalnızca akıldan
çıkartılabileceğini savunan öğreti,
rasyonalizm.
akılda kalmak
* akılda yer etmek, unutulmamak.
akılda tutmak
* unutmamak.
akıldan çıkarmak
* düşünmemek, unutmak, umudunu kesmek.
akıldan çıkmak
* unutulmak.
akıldan çıkmak
* unutmak.
akıldan çıkmamak
* unutamamak.
akıldan geçirmek
* bir şey yapmayıdüşünmek, tasarlamak.
akıllandırma
* Akıllandırmak işi, durumu.
akıllandırmak
* Aklınıkullanmasınısağlamak, aklınıbaşına
getirmek.
akıllanma
* Akıllanmak işi.
akıllanmak
* Karşılaşılan olayların sonuçlarından
yararlanarak davranmak.
* Uslanmak.
akıllara durgunluk vermek
* çok şaşılacak bir sey olmak.
akıllarıpazara çıkarmışlar, herkes yine
kendi akılınıalmış(veya akıllar gelin olmuş,
herkes kendininkini beğenmiş)
* "insan kendi aklınıbaşkasınınkinden
üstün görür" anlamında kullanılır.
akıllı
* Gerçeği iyi gören ve ona göre davranan.
* Karşısındakinin düşüncesizliğini
belirtmek için söylenilen uyarma sözü.
* (alay yollu) Düşüncesiz, aptal.
akıllıdüşününceye kadar deli çocuğunu (veya oğlunu)
everir
* kendini akıllısananlar çok kez akılsız diye
tanınanlardan daha az başarıgösterir.
akıllıgeçinmek
* kendini çok akıllısanmak.
akıllıköprü arayıncaya dek deli suyu geçer
* atak kişi tehlikeyi göze alarak işe girişir ve
çabuk sonuç alır.
akıllıolmak
* gerçeklere uygun davranmak.
akıllıuslu
* Akıllıolarak, yaramazlık etmeyerek, dengeli.
akıllıca
* Akla yakın, doğru olarak.
* Akla yakın, doğru, makul.
akıllılık
* Akıllıolma durumu; uyanıklık.
akıllılık etmek
* yerinde ve uygun davranmak.
akılsal
* Düşünceyi ve gerçeği somut değerlerle birbirine bağlayan
hakikati içine alan şey.
akılsallaştırma
* Akılsallaştırmak durumu.
* Bilinç dışıolayların mantık ve akla
dayalıolarak açıklanması.
akılsallaştırmak
* Bir şeyi akılsa duruma getirmek.
akılsız
* Aklı, gerçeği görüp ona göre davranmaya elverişli
olmayan, anlayışıkıt.
akılsız başın cezasınıayak çeker
(veya akılsız iti veya köpeği yol kocatır)
* düşüncesizlik veya tedbirsizlik yüzünden, gereksiz yere
gidip gelme zahmetine katlanılır.
akılsızlık
* Akılsız olma durumu.
* Akılsızca yapılan işveya davranış.
akılsızlık etmek
* düşüncesiz ve yersiz davranmak.
akım
* Akmak işi.
* Hava, su gibi akışkan maddelerin veya elektrik
yüklerinin belli bir yönde akışı, yer değiştirmesi,
cereyan.
* Sanatta, siyasette, düşünce hayatında ortaya çıkan
yeni bir görüş, yöntem, hareket, cereyan tarz.
* Debi.
akım derken bokum demek
* sözünü yolunca söyleyememek, düzensiz şeyler söylemek.
akım ölçümü
* Bir akarsuyun veya kanalın su yolunda bir saniyede akan su
hacmini ölçme.
akımcı
* Belli bir akıma bağlıkişi.
akımölçer
* Bir elektrik akımının şiddetini ölçmeye
yarayan araç, amperölçer.
akımtoplar
* Akü, akümülâtör.
akın
* Kalabalık bir şeyin arkasıkesilmeyen bir gelişdurumunda
olması.
* Düşman topraklarına tedirgin etme, yıldırma,
çapul gibi amaçlarla toplu olarak yapılan baskın.
* Futbolda sayıyapmak amacıyla karşıtakım
kalesine doğru genellikle topluca girişilen saldırı, hücum.
akın
* Kazak-Kırgız Türklerinin saz şairlerine verdiği
ad.
akın akın
* Arkasıkesilmeyen kalabalık öbekler durumunda.
akın etmek
* toplu olarak gitmek, üşüşmek.
* düşman ülkesine saldırmak, baskın yapmak.
akıncı
* Düşman ülkesine akın yapan savaşçı.
* Görevi karşıtarafa top sürmek ve sayıyapmak olan
ön sıradaki oyuncu, forvet.
akıncılık
* Akıncıolma durumu.
akıncılık etmek
* düşman ülkesinde karşıgüçleri yıldırmak,
tedirgin etmek.
akındırık
* Reçine, çam sakızı, akma.
akınkayası
* Kaya balığıgiller familyasından derin ve
uzaklarda yaşayan ince, uzun bir balık türü.
akıntı
* Akmak işi.
* Havanın veya suyun herhangi bir yöne doğru yer değiştirmesi,
akım, cereyan.
* Hastalık sebebiyle vücudun bir yerinden sulu madde akması.
* Eğiklik, eğim, meyil.
* Çam türü ağaçlarda bulunan reçinenin eriyerek akmasıolayı.
* Sıvıyapıştırıcıların ağaç
yüzeylerine gereğinden çok sürülmesi ile oluşan durum.
akıntıbilimi
* Deniz akıntılarınıinceleme konusu edinen
bilim dalı.
akıntıçağanozu
* Akıntıya kapılmışyengeç.
* Vücudunda göze çarpacak bir çarpıklık bulunan kimseler
için kullanılır.
akıntılı
* Akıntısıolan, eğik, meyilli.
akıntıölçer
* Bir akarsuyun ve kanalın akıntıhızınıve
düzeyini ölçmeye yarayan alet.
akıntıya kapılmak
* bir akıntının etki alanına girmek, akıntıile
birlikte sürüklenmek.
* etki altında kalarak bir topluluğun davranışına
katılmak.
akıntıya kürek çekmek
* olmayacak bir işuğrunda boşuna çabalamak.
akıp gitmek
* (zaman için) çabuk geçmek.
akış
* Akmak işi veya biçimi.
* Geçip gitme, sürüp gitme.
* Akın.
akışkan
* Kendilerine özgü bir biçimleri olmayıp içinde bulunduklarıkabın
biçimini alan ve yığın oluşturmayan (sıvı
veya gaz), seyyal.
akışkanlaşma
* Akışkan duruma gelme.
akışkanlaşmak
* Akışkan duruma gelmek.
akışkanlaştırıcı
* Akışkan duruma getirme özelliği olan.
akışkanlaştırıcılık
* Akışkan duruma getirme özelliği olma.
akışkanlaştırma
* Akışkanlaştırmak işi.
* Akışkanların niteliğini düzeltmek için yoğunlaşan
akımıiçinde parçacıkların asıltısınısağlayan
yöntem.
akışkanlaştırmak
* Akışkan duruma getirmek.
akışkanlık
* Akışkan olma durumu.
akışma
* Kulağa hoşgelen veya kolayca söylenen seslerin özelliği.
akışmalı
* Akışma özelliği olan.
akışmaz
* Dışetkenlerin tesiriyle akışmazlığıdeğişmeyen,
durağan.
akışmazlık
* Akışmaz veya durağan maddenin durumu.
akıtma
* Akıtmak işi.
* Hayvanların, özellikle atların alınlarında
bulunan ve burunlarına doğru uzanan beyaz leke.
* Un, süt, yağ, yumurta, şeker veya pekmezle yoğrularak
cıvık bir duruma getirilen hamurun kızgın saç
üzerinde pişirilmesiyle yapılan bir çeşit tatlı.
* Enli bilezik.
akıtmak
* Akmasınısağlamak, akmasına yol açmak,
dökmek.
akıtmalı
* Alnında akıtmasıolan (hayvan).
akide
* Bir şeye inanarak bağlanış, inanç, din inancı.
akide
* Şekerin kaynatılarak ağda durumuna getirilmesi
yolu ile yapılmışrenkli ve kokulu, ağızda güç eriyen şeker;
daha çok akide şekeri yerine kullanılır.
akide şekeri
* Bkz. akide.
akidesi bozuk
* İnancızayıf olan (kimse).
akideyi bozmak
* doğru bilinen bir inanışveya gidişten ayrılmak.
akik
* Yüzük taşı, mühür gibi şeyler yapmakta kullanılan,
türlü renklerde, yarısaydam, parlak ve değerli bir taş;
kalseduan kuvarsının bir türüdür.
akil
* Akıllı.
akil baliğ
* Döl verebilecek duruma gelmişolan, erin.
akil baliğolmak
* döl verebilecek erişkin duruma gelmişolmak.
* rüştünü ispat etme yaşına gelmişolmak.
akilâne
* Akıllıca.
akim
* Kısır, verimsiz, döl veremeyen.
* Sonuçsuz, başarısız.
akim kalmak
* sonuca ulaşamamak, başarısağlayamamak.
akis
* Işık veya ses dalgalarının yansıtıcıbir
yüzeye çarparak geri dönmesi, yansıma, yankı.
* Bir cismin, parlak bir yüzeyde görünmesi.
* Bir şeyin başka bir şey üzerinde yarattığıetki.
* Evirme, evirtim.
akis uyandırmak
* bir konunun üzerinde düşünülmesine, tartışılmasına
yol açmak, ilgi veya tepki yaratmak.
akit
* Hukukî sonuç doğurmak amacıile iki veya daha çok
kimsenin veya kuruluşun karşılıklıve birbirine uygun
irade beyanlarıile gerçekleşen işlem, sözleşme,
mukavele, kontrat.
* Nikâh.
âkit
* Bir işi karşılıklıolarak kararlaştırıp
üstlerine alan taraflardan her biri, sözleşme veya mukavele yapan.
akit vaadi
* Ön sözleşme.
akkaraman
* Vücudu beyaz, ağız, burun, göz etrafı, kulak ve
ayaklarda siyah lekeler bulunabilen, kaba karışık yapağılı,
Orta Anadolu ve Doğu Anadolu'nun batıkesimlerinde yaygın
olarak yetiştirlen yerli bir tür koyun.
akkarınca
* Düz kanatlılardan, sıcak veya ılıman
ülkelerde yaşayan, bitkilere çok zarar veren bir böcek cinsi, termit
(Termes).
akkarıncalar
* Ağız parçalarıiyi gelişmiş, iri başlı,
ısırıcıböcekler topluluğu, termitler.
akkavak
* Söğütgillerden, yapraklarının altıbeyaz olan
bir kavak türü, akçakavak, Hollanda kavağı(Populus alba).
akkefal
* Sazangillerden bir cins tatlısu balığı(Alburnus).
akkelebek
* Hemen bütün meyve ağaçlarında tomurcuk düşmanısayılan,
iri ak kanatlarıkalın, kara damarlıbir kelebek
(Aporia crataegi).
akkirpani
* Ak, fakat kirli.
akkor
* Işık saçacak beyazlığa varıncaya değin
ısıtılmışolan.
akkorluk
* Akkor olma durumu.
akkuş
* Atmaca, yırtıcıbir kuş.
akkuyruk
* Tadınıartırmak için çay harmanına katılan
beyaz bir çay türü.
-akla / -ekle
* Bazıfiillerin sıklık çatılarınıtüreten
ek: tart-akla- , it-ekle- vb.
akla fenalık vermek
* çok şaşırmak, çıldıracak gibi olmak, zıvanadan
çıkmak.
akla gelmedik
* düşünülemeyen.
akla gelmeyen başa gelir
* insan ummadığı, düşünmediği şeylerle
daima karşılaşabilir.
akla gelmez
* hatırlanamaz, düşünülemez.
akla hayale gelmez
* inanılmaz.
akla karayıseçmek
* (bir işi başarıncaya değin) çok sıkıntıçekmek,
güçlüklerle karşılaşmak.
akla sığar gibi
* aklın kabul edebileceği biçimde, makul.
akla sığmak (veya sığmamak)
* inanılacak gibi olmamak.
akla yakın
* aklın benimseyebileceği, aklın kabul edebileceği.
akla yatkın*
uygun, akıllıca, makul.
akla zarar (veya ziyan)
* çok şaşılacak, şaşkınlığa
uğratacak (şey).
aklama
* Aklamak işi, ibra.
aklama belgesi
* Alacak verecek kalmadığınıgösteren belge,
ibraname.
aklamak
* Suçsuz veya borçsuz olduğu yargısına vararak
birini temize çıkarmak, tebriye etmek, ibra etmek.
* Başarılıgösterilmek, değerli olarak
nitelendirilmek.
aklan
* Sularınıbir denize veya göle gönderen bölge, maile.
* Bir dağsırasının yamaçlarından her
biri.
aklanma
* Aklanmak işi.
aklanmak
* Ak olmak, temizlenmek.
* Bir dava sonunda temiz ve ilişiksiz çıkmak, temize çıkmak,
beraat etmek.
aklaşma
* Aklaşmak işi.
aklaşmak
* Ak duruma gelmek, ağarmak, beyazlaşmak.
aklaştırma
* Aklaştırmak işi.
aklaştırmak
* Aklaşmasınısağlamak, beyazlaştırmak.
aklen
* Akıl icabı, akıl gereğince.
aklevrek
* Tatlısu levreği.
aklı
* Akıbulunan, ak renkli.
aklıalmamak
* anlayamamak, kavrayamamak.
* bir şeyin olabileceğine inanmamak.
* uygun bulmamak.
aklıbaşına gelmek
* davranışlarının yanlışlığınısezerek
doğru yolu bulmak.
* ayılmak, kendine gelmek.
aklıbaşında
* sürekli akıllıdavranan.
* doğru dürüst, kusursuz.
aklıbaşında olmamak
* iyi düşünebilir durumda olmamak.
aklıbaşından bir karışyukarı(veya
yukarıda)
* düşünmeden aklına geleni yapan.
aklıbaşından gitmek
* çok sevinçten veya çok korkudan ne yapacağınışaşırmak.
aklıbaşka yerde olmak
* başka şeyler düşünmek.
aklıbir yerde olmak
* düşünülmesi gerekenden başka bir şey düşünmek.
aklıbokuna karışmak
* korkudan şaşırıp ne yapacağınıbilememek.
aklıçıkmak
* titizlikle üzerinde durmak, çok korku geçirmek, çok korkmak.
aklıdağılmak
* düşünceyi belli bir konu, sorun üzerinde toplayamamak.
aklıdurmak
* düşünemez bir duruma gelmek, şaşırmak.
aklıermek
* anlayabilmek.
* akılca olgunlaşmak.
aklıevvel
* Akıllıgeçinen.
aklıfikri bir şeyde olmak
* bütün düşündüğü bir konuda yoğunlaşmak.
aklıgitmek
* şaşırmak, korkmak.
* çok beğenmek, bayılmak.
aklıkalmak
* beğenilen bir şeyi düşünmekten kendini alamamak.
aklıkaralı*
Akıve karasıolan, beyazlısiyahlı.
aklıkarışmak
* ne yapacağınıbilememek, şaşırmak,
bocalamak.
aklıkesmek
* bir şeyin olabileceğine inanmak.
aklıkesmemek
* sonucu tahmin edememek, ilerisini görememek.
aklısıra
* aklınca, sandığına göre, düşünüşüne
göre, umduğuna göre.
aklısıra
* Aklınca.
aklısonradan gelmek
* verdiği kararın yanlışolduğunu anlayıp
vazgeçmek.
aklıtakılmak
* zihni bir şeyle uğraşmak.
aklıtam ayar
* aklıyerinde.
aklıyatmak
* anlamaya başlamak, olacağına inanmak, tatmin
olmak.
aklızıvanadan çıkmak
* delirmek, aklınıoynatmak.
aklıevvel
* Densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan.
* Kendisini en akıllısanan.
aklık
* Ak olma durumu.
* Kadınların makyaj için yüzlerine sürdükleri beyaz bir
sıvı, düzgün.
aklıma gelen başıma geldi
* olmasından korktuğum şey oldu.
aklımda!
* lâdes oyununa katılanlardan biri ötekine bir şey
verirken karşıdakinin "unutmadım" anlamında
söylediği
söz.
aklına birşey gelmek
* şüphelenmek.
aklına düşmek
* hatırlamak.
* kafasında bir düşünce doğmak.
aklına esmek
* daha önce düşünmemişolduğu şeyi birden
yapmaya karar vermek.
aklına geleni söylemek
* rastgele konuşmak.
aklına geleni yapmak
* her istediğini düşünmeden yapmak istemek.
aklına gelmek
* hatırlamak, anımsamak.
* bir şeyi yapmayıdüşünmek, tasarlamak.
aklına getirmek
* hatırlatmak.
* düşünmek.
aklına koymak
* bir şey yapmaya kesin olarak karar vermek.
* kararlaştırmak, çok istemek.
aklına koymak
* bir kimse birine, bir şey telkin etmek.
aklına sığdırmak
* bir şeyin olabileceğine inanmak, aklıalmak.
aklına sığmamak
* anlayamamak, kavrayamamak.
* olabileceğine inanmamak.
aklına şaşayım (veya şaşarım)
* adıgeçen kimsenin akılsızca bir davranışta
bulunduğunu anlatır.
aklına takmak (veya aklınıtakmak)
* sürekli olarak bir şeyi düşünmek, bir düşünceye
saplanıp kalmak.
aklına turp sıkayım
* birinin düşüncesini ve yaptığınıbeğenmemek.
aklına tükürmek
* birinin düşüncesini beğenmemek, kınamak.
aklına uymak
* birinin uygun olmayan görüşüne göre işyapmak,
davranmak.
aklına vurmak
* birden düşünüvermek.
aklına yelken etmek
* düşüncesizce davranmak veya aklına geleni hemen
yapmak.
aklınca
* (küçümseme yollu) Düşüncesine göre, aklısıra.
aklında kalmak
* unutmamak.
* hatırlamak.
aklında olsun!
* unutma!.
aklında tutmak
* öğrenmek, bellemek.
* unutmamak.
aklından çıkarmamak
* devamlıhatırlamak, hiç unutmamak.
aklından çıkmak
* unutmak.
aklından geçirmek
* bir şey yapmayıdüşünmek, tasarlamak.
aklından geçmek
* düşünmek.
aklından tutmak
* bir şey düşünmek.
aklından zoru olmak
* arada bir durum ve şartların gerektirdiği gibi
davranmamak.
aklını(bir şeyle) bozmak
* bir şey üzerine düşerek hep onunla uğraşıp
durmak.
aklınıbaşına almak (veya toplamak, devşirmek)
* akılsızca davranışlarda bulunmaktan kendini
kurtarmak.
aklınıbaşından almak
* düşünemeyecek bir duruma getirmek, çok şaşırtmak.
aklınıbaşka yere vermek
* konuşulan konudan başka bir şey düşünür
olmak.
aklınıçalmak
* ilgisini aşırıderecede çekmek.
aklınıçelmek
* niyetinden, kararından caydırmak.
* ayartmak, baştan çıkarmak.
aklınıkaçırmak
* delirmek.
* gereksiz, yersiz işyapmak.
aklınıoynatmak
* çıldırmak.
* akıl dışıişler yapmak.
aklınıpeynir ekmekle yemek
* şaşkınca ve akılsızca işler
yapmak.
aklınışaşırmak
* yerinde olmayan bir işyapmak, yersiz düşünmek.
aklınıtakmak
* sürekli olarak aklıbir şeyle uğraşmak.
aklının köşesinden geçmemek
* hiçbir zaman düşünmemek.
aklının terazisi bozulmak
* akıllıca olmayan davranışlarda bulunacak bir
duruma düşmek.
aklınla bin yaşa
* akla yakın görülmeyen bir düşünce ileri sürene
söylenir.
aklıselim
* Sağduyu.
aklî
* Akılla ilgili, akla dayanan.
akliyat
* Akıl yolu ile kazanılan bilgiler.
akliye
* Akıl hastalıklarıile ilgili hekimlik kolu.
* Akıl hastalıklarıile ilgili hastahane bölümü.
* Akılcılık, usçuluk, rasyonalizm.
akliyeci
* Akıl hastalıklarıuzmanı.
akma
* Akmak işi.
* Reçine, çam sakızı, akındırık.
akma hançer
* Ortasıoluklu hançer.
akma sınırı
* Malzemenin belirli bir gerilme uygulanmasıyla sınırlıve
kalıcıdeformasyona uğramasıveya belirlenen
toplam uzamaya maruz kalmasıdurumundaki mukavemeti.
akmak
* (sıvımaddeler veya çok ince taneli katımaddeler
için) Bir yerden başka bir yere doğru gitmek.
* (bu gibi maddeler) Aşağıya, yere düşmek.
* (sıvıbir madde için) Bir yerden çıkmak.
* (bir kap veya bir yer) İçindeki veya üstündeki sıvıyısızdırmak.
* Çabucak savuşmak; ortadan kaybolmak.
* Art arda ve toplu olarak gitmek.
* (kumaşiçin) Yıpranıp iplikleri erimeye başlamak.
* (zaman için) Çabuk geçmek.
* (boya için) Birbirine karışmak.
* Karışmak, katılmak.
* Sürüp gitmek.
akmantar
* Tadıgüzel ve besleyici bir tür mantar, keçi mantarı(Agaricus
campestris).
akmasa da damlar
* çok değilse bile, az çok bir gelir veya kazanç sağlar.
akmaz
* Durgun su, gölet.
akompanyatör
* Bir parça çalındığızaman ses veya bir âletle
ona katılan kimse, eşlik eden.
akonitin
* Boğan otundan çıkarılan ve hekimlikte kullanılan
zehirli bir madde.
akont
* Bir borca karşılık, hesabıdaha sonra
görülmek üzere yapılan kısmî ödeme.
akordeon
* Üstündeki düğmelere veya tuşlara basarak, metal
dilcikleri titretme yolu ile çalınan körüklü, elde taşınabilir
bir çalgı.
* Kumaşlarda makine ile yapılmışkırma.
akordeoncu
* Akordeon çalan kimse.
akordiyon
* Bkz. akordeon.
akordiyoncu
* Bkz. akordeoncu.
akordu bozuk
* Birbirini tutmayan, uyumsuz, akortsuz.
akort
* Bir çalgıyıdoğru ses vermesi için ayarlama.
* Armoniyi sağlayan seslerin birleşmesi.
akort etmek
* çalgıların seslerini ayarlamak, düzenlemek.
akort yapmak
* çalgıların tellerini, ses veren araçlarınıayarlamak.
akortçu
* Piyano ve org gibi müzik aletlerini ayarlamayımeslek edinmişkimse.
akortlama
* Akortlamak işi.
akortlanma
* Akortlanmak işi.
akortlanmak
* Akortlanmak işi yapılmak.
akortlatma
* Akortlatmak işi.
akortlatmak
* Akortlamak işini yaptırmak.
akortlu
* Akordu olan, akort edilmiş.
akortsuz
* Akordu olmayan, akort edilmemiş.
* Birbirini tutmayan, uyumsuz.
akortsuzlaştırmak
* Radyoda bir ayar frekansında sapma meydana getirmek.
akortsuzluk
* Ses düzensizliği veya ayarsızlığı.
* Radyoda gerçek ayar frekansıile doğru değeri arasındaki
sapma.
akraba
* Kan veya evlilik yoluyla birbirine bağlıolan kimseler,
hısım.
* Oluşma yönünden aynıkaynağa dayanan şeyler.
* Biri, diğerinin sonucu olan şeyler.
akraba çıkmak
* önceden tanışmadan veya bilmeden konuşarak akraba
olduklarınıanlamak.
akraba diller
* Aynıana dilden gelen diller.
akraba olmak
* evlilik yoluyla yakınlık kurmak.
akrabalık
* Akraba olma durumu.
akran
* Yaşça denk, yaşıt, boydaş, öğür.
akranlık
* Akran olma durumu, yaşıtlık.
akreditif
* Belirli bir nicelikteki para için, bir bankanın yükümlülüğü
altında, üçüncü bir kişi yararına bir başka
bankada veya aracısında açtırılan kredi.
* Kredi mektubu.
Akrep
* Zodyak üzerinde Terazi ile Yay burçlarıarasında yer
alan burç. Zodyak.
akrep
* Akreplerden, sıcak ve nemli yerlerde yaşayan, kıvrık
ve kalkık kuyruğunda zehirli bir iğnesi olan böcek
(Scorpio).
* Saatin iki ibresinden küçüğü.
akrep gibi
* her fırsatta sözleriyle başkalarınıincitme
veya onlara kötülük etme durumunda olan.
akrepler
* Örümceğimsilerin, örneği akrep olan takımı.
akrobasi
* Cambazlık, akrobatlık.
akrobat
* Cambaz.
akrobatlık
* Cambazlık.
akromatik
* Beyaz ışığıçözümlemeden geçiren,
renksemez.
* Hücrede boyayıkabul etmeyen (bölüm).
akromatik iğiplik
* Mitozun ilk evresi sonunda bütün hücrelerde beliren ve hücre
boyalarıyla pek boyanamayan iğbiçimindeki
oluşum.
akromatin
* Hücre çekirdeği içindeki ince iplikçiklerden yapılmış,
kromatin ile boyanmamışolan kromozomları
oluşturan bölüm.
akromatopsi
* Bkz. renk körlüğü.
akromegali
* Genel gelişme bittikten sonra el, çene, burun gibi vücudun
sivri kısımlarındaki kemiklerin kalınlaşması,
büyümesi veya uzaması.
akropol
* Eski Yunan şehirlerinde, en önemli yapıların ve
tapınakların bulunduğu iç kale.
akrostiş
* Her dizenin ilk harfi yukarıdan aşağıya doğru
okununca ortaya bir söz çıkacak biçimde düzenlenmiş
manzume, muvaşşah, tevşih.
aks
* Dingil.
aksak
* Aksayan, hafifçe topallayan.
* İyi gitmeyen, iyi işlemeyen.
* Türk müziğinde oldukça kıvrak bir usul.
* Eski Yunan ve Lâtin şiir ölçüsünde, sondan bir önceki
hecesi kısa olacak yerde uzun olan dize.
aksak eşekle yüksek dağa çıkılmaz
* eksik araçlarla sağlıklıişyapılmaz.
aksakal
* Köyün veya mahallenin ihtiyar heyetinde olan kimse.
* Ermiş, evliya.
aksaklık
* Aksak olma durumu.
aksam
* Kısımlar.
aksama
* Aksamak işi.
aksamak
* Hafif topallamak.
* (bir iş) Gereği gibi yürümemek, geri kalmak.
aksan
* Bir ülkenin insanlarına veya bir çevreye özgü söyleyişözelliği.
* Vurgu, kelime vurgusu, grup vurgusu.
aksanıbozuk
* Bir dildeki kelimeleri doğru söyleyemeyen.
aksata
* "alma ve verme" Alışveriş.
aksatış
* Aksatmak işi veya biçimi.
aksatma
* Aksatmak işi.
aksatmak
* Aksamasına yol açmak, bir işi gereği gibi
yürütmemek.
aksayış
* Aksamak işi veya biçimi.
akse
* Hastalık nöbeti, kriz.
aksedir
* Kaplamasımobilyacılıkta kullanılan, açık
kahve rengi öz odunlu olan bir ağaç (Thuya occidentalist).
akselerograf
* İvmeyazar.
akselerometre
* İvmeölçer.
akseptans
* Yabancıülkelerde okuyacak öğrenciler için gönderilen
kabul belgesi.
* Poliçelerin üzerine "kabulümdür" biçiminde yazılarak
altıimzalanan açıklama.
aksesuar
* Bir aletin, bir makinenin işlevine katılmayan, ancak
kendine özgü ayrıbir yararıbulunan alet, araç veya
nesne.
* Konunun gerektirdiği ölçüde kullanılan, bir sahne
içinde yer alan veya oyuncunun dekor gereği kullandığı
çeşitli eşya.
* Kadın giyiminde giysiyi bütünleyen ayakkabı, çanta,
kemer, şapka, eldiven, mücevher gibi eşya.
aksesuarcı
* Aksesuarıhazırlayan kimse.
* Aksesuar kullanmasınıseven.
aksetme
* Aksetmek işi.
aksetmek
* (ses) Bir yere çarpıp geri dönmek, yankılanmak, yankıvermek.
* (ışık) Bir yere vurmak.
* (bir ışık veya bir şekil) Düz ve parlak bir
yüzeye çarpıp orada aynen görünmek, yansılanmak.
* Ulaşmak, yayılmak, duyulmak.
* Evirmek, tersine çevirmek.
aksettirme
* Aksettirme işi.
aksettirmek
* (sesi) Yankılamak.
* (ışığı) Yansıtmak.
* Haberi, durumu, ulaştırmak, yaymak, duyurmak.
aksırık
* Herhangi bir sebeple burun zarının gıcıklanmasısonucu
solunum kaslarının birdenbire kasılmasıyla ağız
ve
burundan hızlı, gürültülü soluk boşalmasıolayı,
aksırma, hapşırma, hapşırık.
aksırıklı
* Aksırığa tutulmuş, aksırığıolan,
sık sık aksıran, hapşırıklı.
aksırıklıtıksırıklı
* Yaşlı, hastalıklı.
aksırış
* Aksırma, aksırma biçimi.
aksırma
* Aksırmak işi.
aksırmak
* Burun zarlarının gıcıklanmasıile
solunum kaslarının birdenbire kasılmasıüzerine, ağız
ve burundan hızlı,
gürültülü soluk boşaltmak, hapşırmak.
aksırtma
* Aksırtmak işi.
aksırtmak
* Birinin aksırmasına sebep olmak, hapşırtmak.
aksi
* Ters, zıt, karşıt, olumsuz, menfi.
* Uygun olmayan.
* İnatçı, hırçın, huysuz.
aksi aksi
* Olumsuz bir biçimde, ters ve kızgın olarak.
aksi gibi
* istenmediği hâlde, aksilik olarak.
aksi hâlde
* yoksa, öyle olmazsa.
aksi şeytan
* işler yolunda gitmediği zaman "ne kadar ilgisiz,
münasebetsiz" anlamında kullanılır.
aksi takdirde
* yoksa, aksi hâlde.
aksi tesadüf
* "şanssızlığa bak" anlamında
kullanılır.
aksilenme
* Aksilenmek işi.
aksilenmek
* Aksileşmek, huysuzlanmak.
aksileşme
* Aksileşmek işi.
aksileşmek
* Huysuzlanmak, huysuzluk etmek, ters davranmak, inatçılık
etmek.
aksiliği tutmak
* güçlük çıkarmak, inadında direnmek.
aksiliği üstünde
* olumsuz davranışlı.
aksilik
* Terslik, inatçılık, huysuzluk.
* Bir işin yolunda gitmemesi durumu, uygunsuzluk, elverişsizlik.
aksilik çıkmak
* engel ortaya çıkmak.
aksilik etmek
* güçlük çıkarmak, uyuşmaya yanaşmamak, huysuzluk
etmek, inatçılık etmek, ters davranmak.
aksine
* Tersine.
aksiseda
* Yankı.
aksiyom
* Kendiliğinden apaçık olan ve böyle olduğu için
öteki önermelerin ön dayanağıolan temel önerme, belit,
mütearife.
aksiyon
* Bir kuvvetin, maddî bir etkenin, bir düşüncenin ortaya çıkması.
* İnsan etkinliğinin veya iradesinin açığa çıkması.
* Hareket, iş.
* Bir oyuncunun sahne üzerindeki hareketi, bu hareketten ortaya çıkan
gelişim.
* Oyunun temasınıgeliştiren başlıca olay,
hikâye, gelişim.
* Sermayenin belirli bir bölümü.
* Hisse senedi, pay senedi.
aksoğan
* Ada soğanı.
akson
* Sinir uyarmalarınısinir hücresinden ileriye uzatmaya
yarayan, sinir hücrelerinin uzantılarından en belirli ve
uzun olanı.
aksona
* Vurgun hastalığına karşıuygulanan
emniyet durakları.
aksöğüt
* Söğütgillerden, kabuklarıeczacılıkta kullanılan
bir söğüt türü (Salix alba).
aksu
* Gözdeki billûr cismin saydamlığınıyitirerek
ağarmasından ileri gelen körlük, ak basma, perde, katarakt.
aksungur
* Akdoğan.
aksülâmel
* Tepki, reaksiyon.
akşam
* Gündüzün son ve gecenin ilk saatleri.
* Gece.
* Akşam vakti kılınan namaz.
akşam ahıra sabah çayıra
* hayatta yiyip içip yatmaktan başka kaygısıolmayanlar
için söylenir.
akşam akşam
* Akşamın olduğu şu dar zamanda.
akşam azadı
* Ders çıkışı, ders paydosu.
akşam ezanı
* Günün dördüncü namaz vaktini bildiren ezan; güneşin battığısıralar.
akşam gazetesi
* Baskısıöğleden sonra, özellikle akşama doğru
yapılan gazete.
akşam güneşi
* Etkisi azalmışgün ışığı.
* Yaşlılık dönemi.
akşam karanlığı
* Alaca karanlık.
akşam namazı
* İkindi ile yatsınamazıarasında kılınan
namaz.
akşam pazarı
* Pazarlarda, işportalarda akşama doğru tezgâhta
kalmışmalların ucuz fiyatla satılışı.
akşam piyasası
* Akşam üzerleri belli bir yerde yapılan gezinti.
akşam saati
* Akşam vakti, akşamleyin.
akşam simidi
* İkindi üzeri çıkarılan sıcak, susamlısimit.
akşam yeli
* Akşamlarıesen serin rüzgâr.
Akşam Yıldızı
* Venüs, Çulpan.
akşama doğru
* Gündüzün akşama yakın bir zamanında.
akşama kadar
* bütün gün, ara vermeden.
akşama kalmak
* (iş) gecikmek, bitmemek.
akşama sabaha
* Neredeyse, pek yakında, kısa bir zaman içinde.
akşamcı
* Akşamlarıiçki içme alışkanlığında
olan kimse.
* Çalışmasıakşama rastlayan.
* Çalışmalarınıdaha yoğun olarak akşam
saatlerinde yapan.
akşamcılık
* Akşamcıolma durumu.
akşamcılık etmek
* akşamcılar içki içmek amacıyla bir araya gelmek.
akşamdan
* akşam olmak üzere iken, akşama doğru.
akşamdan akşama
* Her akşam üst üste.
akşamdan kalmış(veya kalma)
* geceki sarhoşluğun mahmurluğunu taşıyan.
akşamdan kavur, sabaha savur
* kazandığınıgünü gününe harcayan tutumsuz
kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
akşamdan sonra merhaba (veya sabahlar hayrolsun)
* işişten geçtikten, olan olduktan sonra gösterilen ilgi
için söylenir.
akşamıbulmak (veya akşamıetmek)
* akşamlamak, günü bitirmek.
akşamın işini sabaha (veya yarına) bırakma
* bu gün yapılmasıgereken bir işi ertesi güne bırakmak
sakıncalıdır.
akşamki
* Akşam olan, akşam yapılan.
akşamlama
* Akşamlamak durumu, işi.
akşamlamak
* Bütün günü bir yerde veya bir işte geçirerek akşama
erişmek, akşamıbulmak.
* Akşamıbir yerde geçirmek.
* (ay) Dolun ay durumundan sonra geç doğmak.
akşamlar (veya akşam şerifler) hayrolsun!
* akşam vakti kullanılan esenleme sözü, iyi akşamlar!.
akşamları*
Akşam vakti.
* Her akşam.
akşamlatma
* Akşamlatmak işi.
akşamlatmak
* Akşamıyaptırmak, akşamıbuldurmak veya
ettirmek.
akşamleyin
* Akşam saatlerinde, akşam olduğunda, akşam
vakti.
akşamlısabahlı
* Her akşam ve her sabah.
akşamlık
* Akşama özgü olan, akşam için.
akşamlık sabahlık
* Nerede ise, kaçınılmaz sonuç pek yakın.
akşamsefası
* Gecesefası.
akşamüstü
* Güneşin battığısıralarda, akşama
doğru, akşam yaklaşırken.
akşamüzeri
* Bkz. akşamüstü.
akşın
* Kıllarında ve gözlerinde, bazen de derisinde doğuştan
boya maddesi bulunmadığıiçin her yanıak olan
(hayvan veya insan) çapar, albino.
akşınlık
* Akşın olma durumu.
aktar
* Baharat, ev ilâçları, gereçleri satan kimse veya dükkân.
* Anadolu'da iğne, iplik, baharat, zarf, kâğıt,
tütün vb. satan kimse veya dükkân.
aktarıcı
* Dam kiremitlerini aktarıp kırıklarıyenileyen
kimse.
* Voleybolda öbür oyuncuların vurmasıiçin topu, ağın
üzerine yükselten oyuncu.
* Görüntüyü bir bölgeden başka bir bölgeye ileten araç.
aktarılma
* Aktarılmak işi.
aktarılmak
* Aktarmak işine konu olmak.
aktarım
* Aktarma işi, nakil.
aktarış
* Aktarmak işi veya biçimi.
aktariye
* Aktarın sattığışeyler.
aktarlık
* Aktarın yaptığıiş.
aktarma
* Aktarmak işi.
* Bir taşıttan başka bir taşıta geçme.
* Sürülmemiştarlayıilk veya ikinci kez sürme.
* Alıntı, iktibas.
* Bir oyuncunun topu kendi takımından bir başka
oyuncuya göndermesi.
* Arılarıbir kovandan ötekine geçirme.
* Bir hesaptan başka bir hesaba para havale etme, virman.
aktarma etmek
* aktarmak.
aktarma yapmak
* bir taşıttan ötekine geçmek.
* bütçede bir bölümden başka bir bölüme ödenek geçirmek.
aktarmacı*
Aktarma işini yapan kimse.
aktarmacılık
* Aktarma işi, aktarma işiyle uğraşma.
aktarmak
* Bir yerden, bir kaptan başka bir yere veya kaba geçirmek.
* Bir şeyin yolunu, yönünü değiştirmek.
* Bir kitaptan veya bir yazıdan bir bölümü almak, iktibas
etmek.
* Bir dilden başka bir dile çevirmek, tercüme etmek.
* Çatıkiremitlerini gözden geçirerek kırık ve bozuk
olanlarının yerlerine sağlamlarınıkoymak.
* Sürülmemiştarlayıilk ve ikinci kez sürmek.
* İletmek; bildirmek.
* Bir tekniğe göre biçimlendirmek, uyarlamak.
* Bir kitabı, daha çok Kur'an'ıbaşından sonuna
kadar okumak.
aktarmalı*
(taşıtlar için) Belli bir süre sonra inilip başka
bir taşıta binilmesini gerektiren.
aktarmasız
* (taşıtlar için) Belli bir süre sonra inilip başka
bir taşıta binilmesini gerektirmeyen.
aktartma
* Aktartmak işi yaptırmak.
aktartmak
* Aktarmak işi yaptırtmak.
aktavşan
* Bir cins iri çöl sıçanı(Jaculus).
aktif
* Etkin, canlı, hareketli, çalışkan.
* Etkili, etken.
* Bir ticarethanenin, ortaklığın para ile değerlendirilebilen
mal ve haklarının tümü.
* Etken.
aktif fiil
* Etken fiil.
aktif metot
* Öğrencilerin, kişisel çalışmalarınıve
işyapma yeteneklerini geliştirmeyi sağlayan bilimsel yöntem.
aktif rol oynamak
* etkili olmak.
aktif taşıma
* Bir maddenin hücre zarından enerji harcanarak hücre içine
veya dışına taşınması.
aktifleşme
* Aktif duruma gelme.
aktifleşmek
* Canlıhareketli, etkili olmak, aktif duruma gelmek.
aktifleştirme
* Aktifleştirmek işi.
aktifleştirmek
* Aktifleşmesini sağlamak, aktif duruma getirmek.
aktiflik
* Etkinlik.
aktinit
* Aktinyum, toryum, protaktinyum, tulyum, plûtonyum, amerikyum,
küryum ve berkelyum radyoaktif
elementlerinin ortak adı.
aktinoloji
* Güneşışınlarının hem insan hem de
bütün canlılar üzerinde etkisini inceleyen bilim dalı.
aktinyum
* Atom numarası89, atom ağırlığı227
olan, radyoaktif bir element.KısaltmasıAc.
aktinyumlu
* Özünde aktinyum bulunduran.
aktivite
* Etkinlik.
aktivizm
* Etkincilik.
aktör
* Erkek oyuncu.
* Olduğundan başka türlü görünen kimse.
aktöre
* Ahlâk.
aktörlük
* Aktörün görevi, aktörün yaptığıiş.
* Olduğundan başka türlü görünme, kendini başka
türlü gösterme.
aktris
* Kadın oyuncu.
aktüalite
* Güncellik.
* Günün olayıveya konusu.
aktüalitesini kaybetmek
* güncelliğini yitirmek.
aktüalizm
* Geçmişjeolojik olayların bugünkülere bakarak açıklanabileceğini
ileri süren öğreti, edimselcilik.
* Kuvveden fiile geçmişolan hâl (Aristo felsefesi).
aktüel
* Güncel, şimdiki.
* Edimsel.
akur
* Azgın, kızgın (hayvan).
akustik
* Fizik biliminin konusu ses olan kolu, yankıbilimi.
* Kapalıbir yerde seslerin dağılım biçimi, ses
dağılımı, yankılanım.
akut
* İlerlemiş, şiddetli, acil (hastalık).
akuzatif
* Yükleme durumu.
akü
* Akümülâtörün kısaltılmışadı.
akümülâtör
* Elektrik enerjisini kimyasal enerji olarak depo eden, istenildiğinde
bunu elektrik enerjisi olarak veren cihaz,
akımtoplar.
aküpunktür
* Vücudun belirli noktalarına genellikle altın iğne
batırarak yapılan Çin'de yayılmışolan tedavi.
akva
* Kuvvetli, sağlam.
* Bir tür sırmalıve köstekli bıçak.
akvam
* Kavimler.
akvarel
* Sulu boya resim.
akvaryum
* Tatlıveya tuzlu su hayvanlarının, su bitkilerinin
yapay bir ortamda beslendiği cam su kabı.
akvaryumcu
* Akvaryum işiyle uğraşan kimse.
akvaryumculuk
* Akvaryumcunun mesleği.
* Süs balığıbeslemeciliği.
akya balığı
* Uskumrugillerden, ufak pullu, 10-15 bazen de 50-60 kg gelen bir
balık, akbalık (Lichia amia).
akyuvar
* Kan ve lenf gibi vücut sıvılarında bulunan
çekirdekli, yuvarlak hücre, lökosit.
akzambak
* Zambakgillerden, süs bitkisi olarak yetiştirilen, çiçeği
dişve yüz şişlerinin tedavisinde kullanılan bir bitki
(Lilium candidum).
Al
* Alüminyum'un kısaltması.
al
* Aldatma, düzen, tuzak, hile.
al
* Kanın rengi, kızıl, kırmızı.
* Bu renkte olan.
* (at donu için) Dorunun açığı, kızıla
çalan.
* Yüze sürülen pembe düzgün, allık.
al (veya alın)
* işte.
al (veya kanlı) gömlek gizlenemez
* gizli tutulmasıelde olmayan şeyler için söylenir.
-al- / -el-
* İsimden fiil türeten ek.
-al / -el
* İsimden sıfat türeten ek: gen-el, gövel (< gök-el),
güz-el (<gözel), doğ-al, öz-el vb.
al basmak
* loğusa albastıhastalığına tutulmak.
al bayrak (veya sancak)
* Türk bayrağı.
al benden de o kadar
* ben de aynıdurumdayım veya ben de aynıdüşüncedeyim.
al birini, vur ötekine (veya birine)
* hiçbiri işe yaramaz, hepsi bir ayarda.
al elmaya taşatan çok olur
* değerli kimselere sataşan çok olur.
al giymedim ki alınayım
* "bu işle hiçbir ilgim olmadığıiçin
söylenen sözleri kendi üzerime almadım" anlamında kullanılır.
al gülüm ver gülüm
* iki sevgilinin birbirine sevgi gösterisinde bulunmaları.
* bir kimseye yapılan hizmetin hemen karşılığınıbekleme
durumu.
al kan
* Doymuşalifatik hidrokarbonların genel adı,
parajin.
al kanlara boyanmak
* yaralanmak, vurularak ölmek; şehit olmak.
al karısı
* Loğusalara musallat olarak onlarıboğduğu sanılan
görüntü.
al kiraz üstüne kar yağmış
* düşünülmeyen, beklenilmeyen şeylerin de olabileceğini
anlatır.
al sana bir daha
* yeni bir aksilik olunca bezginlik bildirmek için "işte"
anlamında söylenir.
al takke ver külâh
* uzun bir çekişmeden sonra, çekişe çekişe.
* aralarındaki senli benli ilişkiyi sürdürerek.
ala
* Karışık renkli, çok renkli, alaca.
* Açık kestane renginde olan, elâ (göz).
* Kekliğin boynundaki siyah halka.
* Alabalığın kısaltılmışadı.
âlâ
* İyi, pek iyi.
-ala- / -ele-
* Fiilden sıklık (tekerrür) çatısıtüreten ek:
çalk-ala-, şaş-ala-, silk-ele-, it-ele-, kak-ala-, kov-ala- vb.
ala ala
* Toplu olarak yapılan işlerde bağrışarak
söylenen ala ala hey! ünleminde geçer.
ala alaya kalkmak
* bağrışarak gürültü etmeye kalkmak.
ala gün
* Yazın güneşbulut arkasında kaldığında
oluşan gölgeli durum.
ala sulu
* Yeni olgunlaşmaya başlamış(meyve).
* İyi pişmemiş, suluca (yemek).
ala tav
* Az tavlı, yarıyaşyarıkuru olan (toprak).
ala tavlı
* Bitkinin çimlenmesi için yeterli tavıbulmamış(toprak).
* İyice pişmemiş(yemek).
Ala Yuntlu
* Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri.
alabacak
* Ayağısekili (at).
* Ara bozucu, dönek, uğursuz (kimse).
alabalık
* Ala balıkgillerden, soğuk ve duru sularda yaşayan,
eti turuncu ve lezzetli, 250 gr dan 2 kg a kadar gelen bir
tatlısu balığı(Trutta faris).
alabalıkgiller
* Omurgalıhayvanlardan, kemikli balıkların bir
familyası.
alabanda
* Deniz teknelerinin iç yanları, borda karşıtı.
alabanda ateş
* Geminin bir yanında bulunan toplarla birden ateşedilmesi
komutu.
alabanda etmek
* dümeni sağa veya sola, sonuna kadar çevirmek.
alabanda iskele
* Dümeni sol yana doğru sonuna kadar çevirme komutu.
alabanda sancak
* Dümeni sağyana doğru, sonuna kadar çevirme komutu.
alabanda vermek
* azarlamak, paylamak, haşlamak.
alabandayıyemek
* adamakıllıazarlanmak.
alabaş
* Turpgillerden, şalgama benzeyen bir bitki.
alabildiğine
* Sınırsız, uçsuz bucaksız.
* Aşırıderecede, gereğinden çok.
* Olanca hızıile.
alabora
* Geminin devrilecek kadar yan yatması.
* Bir serenin yatay durumdan düşey duruma getirilmesi.
* Selâmlamak için filika küreklerinin yukarıya kaldırılması.
* Balığıtoplamak için dalyan ağının
yukarıya alınması.
alabora olmak
* tekne, sandal vb. deniz araçlarıdevrilip ters dönmek.
* işler alt üst olmak.
alabros
* Fırça gibi dik kesilmiş(erkek saçı).
alaca
* Birkaç rengin karışımından oluşan renk.
* İki veya daha çok renkli.
* Birkaç renkli iplikten yapılmışdokuma.
* Ağaçta ilk olgunlaşan meyve.
* Keklik, bıldırcın gibi kuşlarıavlamak
için kullanılan iki renkli bez.
* Meyvelere, daha çok üzüme düşen ben.
* Kötü huy.
alaca aş
* Aşure.
alaca bulaca
* Çok karışık renkli.
alaca düşmek
* (meyve) olgunlaşmaya başlamak.
alaca karanlık
* Güneşdoğmadan önce veya battıktan hemen sonraki
aydınlık, yarıkaranlık.
alacabalıkçıl
* Balıkçılgiller familyasından, uzunluğu 50
cm, kül rengi, akla kara karışık, sazlıklarda yaşayan
bir kuştürü
(Ardeola ralloides).
alacağıolmak
* birinden alınacak parasıolmak.
* vakit darlığından bir öneriyi kibarca geri
çevirmek.
alacağıolsun!
* "günün birinde ondan öcümü alırım" anlamında
göz korkutma sözü.
alacağım olsun da ala kargada olsun
* alacaklıolmak iyi bir şeydir.
alacağına şahin, vereceğine karga (veya
kuzgun)
* alırken kolaylık gösteren, verirken de güçlük çıkaran
kimse.
alacağına tutmak
* bir şeyi vereceğe veya borca karşılık
saymak.
alacak
* Bir hesap gereğince daha alınmamışolan para,
mal veya başka şey, matlûp.
* Para verilerek alınacak şey.
alacak verecek
* alışverişilişkisi.
alacakarga
* Saksağan.
alacaklı
* Birinden alacağıolan, borçlu karşıtı.
* Birinden alacağıolan kimse.
alacaklıçıkmak
* alacağıvereceğinden çok olmak.
alacaklıolmak
* birinden alacağıbir şey bulunmak.
alacalama
* Alacalamak işi.
alacalamak
* Renk renk, benek benek boyamak.
alacalandırma
* Alacalandırmak işi.
alacalandırmak
* Alaca duruma getirmek.
alacalanma
* Alacalanmak işi.
alacalanmak
* Alaca bir duruma gelmek.
* Eriyen karlar arasından yer yer toprak görünmek.
* Herhangi bir heyecan dolayısıyla benzi kızarıp
bozarmak, renkten renge girmek.
alacalı
* Alaca, rengârenk.
alacalıbulacalı
* Çok karışık ve çiğrenkli, alaca bulaca.
alacalık
* Alacalıolma durumu.
* Renkli ve renksiz kılların bütün vücutta düzenli şekilde
dağılmayarak büyük ve küçük parçalar hâlinde
birleşmesiyle meydana gelen bir at donu.
alacamenekşe
* Hercaî menekşe.
alacasansar
* Benekli sansar türü.
alaçam
* Rengi kızıla yakın bir çam türü (Picea excelsa).
alaçık
* Üzeri dal ve hasırla örtülmüşkulübe, çardak.
* Keçeden yapılan çadır.
alafranga
* Frenklerin töre, âdet ve hayatına uygun, Frenklerle ilgili,
alaturka karşıtı.
* Avrupa uygarlığınıbenimsemiş, Avrupa eğitimiyle
yetişmiş(kimse).
* Alafranga saat.
alafranga müzik
* Batıtarzında ve ölçülerinde yapılmışmüzik.
alafranga saat
* Günü 24 saat sayarak, günün başlayışınıgece
yarısı01 olarak kabul eden saat sistemi.
alafranga tuvalet
* Batıtarzında kapaklı, üzerine oturulabilen
klozetli tuvalet.
alafrangacı
* Alafranga hayatıbenimsemişolan.
alafrangacılık
* Alafrangacıolma durumu.
alafrangalaşma
* Alafranga usulleri benimseme, alafranga olma.
alafrangalaşmak
* Alafranga olmak, alafranga davranmak.
alafrangalaştırma
* Alafrangalaştırmak işi.
alafrangalaştırmak
* Alafrangalaşmasına sebep olmak.
alafrangalık
* Alafranga olma durumu.
alâgarson
* Kısa kesilmişsaç.
* Oğlan saçıbiçiminde kesilmiş(kadın saçı).
alageyik
* Geyikgillerden, postu benekli, erkeklerinin boynuzlarıuca
doğru kürek biçiminde genişleyen, Güney
Avrupa ve Kuzey Afrika'da yaşayan bir cins geyik, sığın
(Dama dama).
alâimisema
* Gök kuşağı.
-alak / -elek
* Fiilden sıfat türeten ek: yat-alak, as-alak, çök-elek vb.
alâka
* İlgi.
* Gönül bağı.
alâka çekmek (toplamak veya uyandırmak)
* ilgi çekmek.
alâka duymak
* ilgi duymak.
alâkabahş*
İlgilendirici, ilgi çeken, ilginç.
alâkadar
* İlgili, ilgili bulunulan.
alâkadar etmek
* ilgilendirmek.
alâkadar olmak
* ilgilenmek.
alâkalandırma
* Alâkalandırmak işi.
alâkalandırmak
* İlgilendirmek.
alâkalanma
* Alâkalanmak işi.
alâkalanmak
* İlgilenmek.
* Gönül bağlamak, yakınlık duymak.
* Bir şey çekici gelmek; zevk almak.
alâkalı
* İlgili.
alakarga
* Kargagillerden, iri gövdeli, ötücü, tüyleri alacalıbir kuştürü,
kestane kargası(Garrulus glandarius).
* Saksağan.
alâkart
* Yemek listesinden seçilen, fiyatlarıayrıayrıhesaplanan
(yemek), tabldot karşıtı.
* Yemek listesinden yemek seçerek.
alâkasız
* İlgisiz, ilgisi olmayan.
alâkasızlık
* İlgisizlik.
alâkayı(veya alâkasını) kesmek
* ilgiyi, ilgisini kesmek, ilişkisi kalmamak, ayrılmak.
alâkok
* Rafadan.
alalama
* Alalamak işi, kamuflâj.
alalamak
* Beneklerle, çizgilerle veya renklerle bezeyerek bir şeyi
bulunduğu çevreye uydurmak, maskelemek, kamufle
etmek.
alamana
* Balık avlamakta veya yük taşımakta kullanılan
büyük kayık.
alamana ağı
* Kıyılardan uzak sularda avlanmak için iki alamana kayığıtarafından
kullanılan, uzunluğu 200 ile 250,
genişliği 7 ile 25 kulaç olan büyük ağ.
alâmet
* Belirti, işaret, iz, nişan.
* Büyüklük, irilik bakımından şaşılacak
durumda olan şey.
alâmetifarika
* Bazıticaret eşyasıüzerine konulan, o eşyayıüreten
veya satanıtanıtan resim, harf gibi özel işaret, marka.
* Ayırıcınitelik, ayırıcıözellik.
alâmetifarikalı
* Alâmetifarikasıolan.
alâminüt
* Çarçabuk, anında, hemen, şipşak.
alâminüt yemek
* Kolayca hazırlanıp tüketilebilen yemek.
alan
* Düz, açık ve genişyer, meydan, saha.
* Orman içinde düz ve ağaçsız yer, düzlük, kayran.
* Bir konu veya çalışma çevresi.
* Yüz ölçümü.
* İçinde birtakım kuvvet çizgilerinin yayılmışbulunduğu
var sayılan uzay parçası.
* Eski Roma'da açık hava gösterisi yapılan genişyer.
* Bir alıcımerceğinin net bir görüntü sağlayabildiği
derinlik ve genişliğin bütünü.
* Yarışmaların, karşılaşmaların
ve oyunların yapıldığıyer, saha.
alan hızı
* Hareket eden bir cismi, duran bir noktaya birleştiren doğru
parçasının birim zamanda taradığıalan.
alan korkusu
* Bazıkişilerin alan, park, sokak gibi yerlerde
duyduklarıürkeklik hastalığı, agorafobi.
alan talan
* Karmakarışık, allak bullak, darmadağınık.
alan talan etmek
* allak bullak etmek, dağıtmak, alt üst etmek, yağma
etmek.
alan talan olmak
* her biri bir yana dağılmak.
alan topu
* Tenis.
alarga
* Açıktan geç, yaklaşma.
* Açık deniz, engin.
* Uzaktan, açıktan.
alarga durmak
* uzak durmak, karışmak istememek, ilgisiz davranmak.
alarga etmek
* açık denize çıkmak, engine açılmak.
* geri çekilmek, uzaklaşmak.
alargada durmak
* uzakta durmak.
alargadan seyretmek
* Uzaktan bakmak.
alârm
* Bir tehlike olduğunda bunu herkesin haber almasıiçin
verilen işaret.
alârma geçmek
* beliren tehlikeye karşıdirenebilecek, dayanabilecek
duruma gelmek.
alaşağıetmek
* birini, yetkilerini elinden alıp yerinden uzaklaştırmak,
atmak, kovmak.
* kapıp yere vurmak.
alaşağıvur yukarı
* çekişe çekişe (pazarlık).
alaşım
* İki veya daha çok metalden, bazıdurumlarda metallerle,
C, P, Te gibi elementlerden oluşan metal
görünümünde katıveya sıvıkarışım.
alaşımlama
* Alaşımlamak işi.
alaşımlamak
* Çözen metale, alaşım elementlerini eriterek katmak.
alaten
* Cüzamlı, abraş.
alaturka
* Eski Türk gelenek, görenek, töre ve hayatına uygun,
alafranga karşıtı.
* Bu töre ve hayatıbenimsemiş(kimse).
* Alaturka saat.
* Düzensiz, yöntemsiz.
alaturka müzik
* Türk müziği.
alaturka saat
* Güneşin batışında 12'yi gösterecek biçimde
ayarlanmışsaat, ezanî saat.
alaturka tuvalet
* Tuvalet ihtiyacınıgidermek amacıyla çömelme
usulüne göre yapılan tuvalet.
alaturkacı*
Alaturka bilen, alaturka eser veren kimse.
* Türk müziğinden yana olan.
* Bu tür müziği seslendiren veya çalan, söyleyen.
alaturkacılık
* Alaturkacıolma durumu.
alaturkalaşma
* Alaturkalaşmak durumu.
alaturkalaşmak
* Alaturka olmak.
alaturkalaştırma
* Alaturkalaştırmak işi.
alaturkalaştırmak
* Alaturkalaşmasınısağlamak.
alaturkalık
* Alaturka olma durumu.
alavandalı*
Bkz. andavallı.
alavere
* Bir şeyin elden ele geçmesi.
* Bir şeyi elden ele vererek aktarma.
* Vapurlarda bu biçimde taşıma işi için bordalarda
kurulan basamaklıiskele.
* Kargaşalık.
alavere dalavere yapmak (veya çevirmek)
* hileli, düzenli bir işyapmak, yalanla dolanla işgörmek.
alavere tulumbası
* Emme basma tulumbası.
alavereci
* Piyasada fiyatıdüşünce yükselir umuduyla mal alan ve
fiyat yükselince malısatan toptancı, vurguncu,
spekülâtör.
alay
* Herhangi bir törende veya gösteride yer alan topluluk.
* Çok kalabalık.
* Bütünü, hepsi.
* Genel olarak üç tabur (süvarilerde dört veya beşbölük) ve
bunlara bağlıbirliklerden oluşan asker
topluluğu.*
Çok miktarda, fazla sayıda.
alay
* Ses tonu, söz, davranışgibi yollarla biriyle, bir şeyle
eğlenme; onu küçümseme.
alay alay
* Kalabalık olarak, pek çok.
alay beyi
* Albay rütbesinde jandarma alay komutanı.
alay etmek
* bir kimsenin, bir şeyin, bir durumun, gülünç, kusurlu,
eksik vb. yönlerini küçümseyerek eğlence konusu
yapmak.
alay geçmek
* alay etmek.
alay gibi gelmek
* inanılacak gibi olmamak.
alay malay
* hep birden, birlikte.
alaya almak
* alay etmek, eğlenmek.
alaya bozmak
* alay niteliği vermek.
alaya çıkmak
* askerî bir okulda başarıgösteremeyerek kıtaya
gönderilmek.
alaybozan
* Bir çeşit fitilli tüfek.
alaycı
* Alay etme huyu olan, müstehzi.
* Alay eden, küçümseyen, küçümseyerek eğlenen.
alaycılık
* Alay etmeyi huy edinmişolma durumu.
alayında olmak
* işi önem vermeyerek yapmak, işi şaka konusu
yapmak.
âlâyıvâlâ ile
* bütün gösterişi ile.
alâyiş
* Gösteriş, göz kamaştırma.
alâyişli
* Gösterişli.
alaylı
* Erlikten yetişmişsubay.
* Gerekli okul eğitimini görmeden kendini yetiştirmişolan
(kimse), mektepli karşıtı.
* Gösterişli, görkemli, debdebeli.
alaylı
* Alay edici, küçümseyici, müstehzi.
alaysı
* Alaya benzer, ciddî olmayan.
alaz
* Alev, yalaz.
alaz alaz
* Alev alev.
alaza
* Dökülen tohumlarla ertesi yıl kendiliğinden çıkan
tahıl, soğan vb.
alazlama
* Alazlamak işi.
* Vücutta kızıllık veya kızıl lekeler
belirmesi durumu.
alazlamak
* Bir şeyin yüzünü alevden geçirmek, aleve tutmak.
* Sızlatmak, yakmak, acıvermek.
alazlanma
* Alazlanmak işi.
alazlanmak
* Alazlamak işine konu olmak.
* İnsan derisi için, üstünde kızıllık veya kızıl
lekeler belirmek.
albasma
* Albastı.
albastı
* Doğum sırasında temizliğe dikkat edilmemesi
yüzünden loğusanın tutulduğu ateşli hastalık, loğusa
humması, albasma.
albatr
* Kaymak taşı, su mermeri.
albatros
* Fırtına kuşugillerden, 1 m uzunluğunda,
Atlantik Okyanusu'nda yaşayan iri bir kuştürü (Diomedea
exulans).
albay
* Rütbesi yarbay ile tuğgeneral arasında bulunan ve asıl
görevi alay komutanlığıolan üstsubay, miralay.
albaylık
* Albay rütbesi veya albayın görevi.
albeni
* Alım, çekicilik, cazibe.
albeni vermek
* çekiciliğini artırmak, ilgi toplamak, hoşve güzel
göstermek.
albenili
* Alımlı, çekici, cazibeli.
albenisi olmak
* çekiciliği bulunmak.
albinos
* Akşın.
albüm
* Resim, fotoğraf, pul gibi şeyleri dizip saklamaya
yarayan bir tür defter.
* Herhangi bir konu ile ilgili kısa açıklamalar
verilerek resimler basılmışolan kitap.
* Bir sanatçının eserlerinin bir bölümünün yer aldığıkaset,
uzunçalar, tekerçalar.
albümin
* Bitkilerin, hayvanların doku ve sıvılarında
bulunan, birleşimi karbon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürt
olan, suda eriyen, beyaza yakın renkte, yapışkan
madde.
albümin işeme
* Birçok hastalıklarda, özellikle böbrek hastalıklarında
idrarda albümin bulunmasıdurumu, ak tutma.
albüminli
* İçinde albümin bulunan.
alçacık
* Çok alçak.
alçacık dağlarıben yarattım demek
* çok kurumlu olmak, kendini çok beğenmek.
alçak
* Yerden uzaklığıaz olan, yüksek karşıtı.
* Aşağı, yüksek olmayan (yer).
* (boy için) Kısa.
* Bile bile en kötü, en ahlâksızca davranışlarda
bulunan, aşağılık, soysuz, namert, rezil hain.
alçak basınç
* Barometrede 760 mm altında bulunan, kötü havaya işaret
olan hava durumu.
alçak gerilim
* Düşük voltajlıelektrik hattı.
* Değeri ve gücü az olan elektrik potansiyeli.
alçak gönüllü
* (makam, para vb. durumlarda) Aşağıolanlarıkendisiyle
eşit tutan veya kendi değerini olduğundan aşağı
gösteren (kimse), mütevazı.
alçak gönüllülük
* Alçak gönüllü olma durumu.
alçak kabartma
* Heykel sanatında, yüzeyden çıkıntısıaz
olan kabartma.
alçak kavuşum
* Kavuşumda gezegenin güneşle yer arasında bulunması.
alçak ses
* Hafif ses.
* Kalın ses.
alçak yaylak
* Devamlıoturma bölgesinde, normal tahıl ziraatıyapılan
alanların bitişiğinde genellikle deniz seviyesinden
900-1200 metre yükseklikteki yaylak.
alçakça
* Oldukça alçak.
* Alçak, aşağılık kimselere yaraşırcasına.
alçaklaşma
* Bayağılaşmak durumu.
alçaklaşmak
* Bayağılaşmak.
alçaklaştırma
* Alçaklaştırmak durumu.
alçaklaştırmak
* Alçaklaşmasına sebep olmak.
alçaklık
* Alçak olma durumu.
* Alçakça davranış, şenaat.
alçalış
* Aşağılaşma, bayağılaşma,
mezellet.
alçalma
* Alçalmak işi, inme.
* Toprağın çöküp oturması.
* Kabarma alçalma olayında suların indiği dönem,
cezir.
* Düşkünlük, zül.
alçalmak
* Alçak duruma gelmek, yüksekten aşağıdoğru
inmek.
* (insan için) Değeri azalmak.
alçaltı
* Küçük düşürme, hor görme, zillet.
alçaltıcı
* Küçük düşürücü.
alçaltış
* Alçaltmak işi veya biçimi.
alçaltma
* Alçaltmak işi.
alçaltmak
* Alçak duruma getirmek.
* Değerini azaltmak.
alçarak
* Az alçak.
alçı
* Alçıtaşının pişirilip toz durumuna
getirilmesinden elde edilen madde.
alçıkalıp
* Bir şeyin üzerine alçıdökülerek alınan kalıp.
alçıtaşı
* Toprak içinde katman olarak bulunan ve pişirilip toz
durumuna getirilerek alçıyapmaya yarayan hidratlı
kalsiyum sülfat, jips.
alçıcı
* Alçıtaşınıçıkaran kimse.
* Tavan ve duvarların alçıile kaplanmasında çalışan
işçi.
alçılama
* Alçılamak işi.
alçılamak
* Alçıile sıvamak.
* Alçıkarıştırmak.
alçılanma
* Alçılanmak işi.
alçılanmak
* Alçılamak işine konu olmak.
alçılatma
* Alçılatmak işi.
alçılatmak
* Alçıile kapattırmak, sıvatmak.
alçılı
* İçinde alçıbulunan.
* Alçıile sarılmışolan.
alçıpan
* Tavan süslemelerinde kullanılan ve çeşitli desenleri
olan alçıdan yapılmışkalıp.
alçıya almak (veya koymak)
* kırılan bir kemiği gereği gibi kaynamasıiçin
alçıya batırılmışsargıile sarmak.
aldanç
* Çabuk ve kolay aldatılan kimse.
aldangıç
* Üzeri ot veya kumla örtülmüşçukur, tuzak.
aldanış
* Aldanmak işi veya biçimi, kanma.
aldanma
* Aldanmak işi.
aldanmak
* Görünüşe kapılarak yanlışbir yargıya
varmak, yanılmak.
* Bir hileye, bir yalana kanmak.
* Düşkırıklığına uğramak.
* Avunmak, oyalanmak.
* (bitkiler için) Havanın birden ısınmasıyla
zamansız açan çiçek, soğuk sebebiyle donmak.
aldatıcı
* Aldatma niteliği olan, yanıltıcı, kandırıcı.
aldatılma
* Aldatılmak işi.
aldatılmak
* Aldatmak işine konu olmak.
aldatış
* Aldatma işi veya biçimi.
aldatma
* Aldatmak işi.
aldatmaca
* Aldatmaya dayanan davranış, aldatıcıoyun.
aldatmak
* Beklenmedik bir davranışla yanıltmak.
* Karşısındakinin dikkatsizliğinden, ilgisizliğinden,
gereği gibi uyanık olmayışından yararlanarak onun
zararına kazanç sağlamak.
* Birine verilen sözü tutmamak, yalan söylemek.
* Bir şeyin görünürdeki durumu, o şeyin niteliği
bakımından yanlışbir kanıvermek.
* Ayartmak, kötü yola sürüklemek, baştan çıkarmak, iğfal
etmek.
* (karıveya koca) Eşine sadakatsizlik etmek, ihanet
etmek.
* Oyalamak, avutmak.
aldehit
* Alkolleri oksitlendirme veya asitleri indirgeme yolu ile elde
edilen uçucu bir sıvı.
aldı
* (halk edebiyatında) söylemeye başladı.
aldığıabdest ürküttüğü kurbağaya değmemek
* sağladığıyarar, verdiği zararıkarşılamamak.
aldırış
* Aldırmak işi veya biçimi.
aldırışetmemek
* önem vermemek, aldırmamak, ilgi göstermemek, ilgilenmemek,
ilgisiz kalmak, umursamamak.
aldırışsız
* Aldırmaz, umursamayan.
aldırma
* Aldırmak işi.
aldırmak
* Almak işini yaptırmak.
* Getirtmek.
* Vücuttan herhangi bir parçayıveya organısağlık
sebebiyle operasyonla çıkartmak.
* Önem vermek, değer vermek (bu fiil, bu anlamıile ancak
olumsuz, soru veya şart biçimlerinde kullanılır).
* Elindekini başkasına kaptırmak.
* Sığdırmak.
aldırmaz
* Bir şeye önem vermeyen; umursamayan, kayıtsız,
lâkayt.
aldırmazlık
* Aldırmaz olma durumu, tasasızlık, kayıtsızlık,
lâkaydî.
aldırtma
* Aldırtmak işi.
aldırtmak
* Aldırmak işini başkasına yaptırmak.
alegori
* Bir görüntü, bir yaşantıveya bir davranışın
daha iyi kavranmasınısağlamak için göz önünde canlandırıp
dile getirme.
alegorik
* Alegori ile ilgili.
aleksi
* Okuma yitimi.
alelâcayip
* Acayip üstü çok acayip, tuhaf, garip, bambaşka.
alelâcele
* Çok acele ederek, çarçabuk, ivedilikle.
alelâde
* Her zaman görülen, olağan.
* Bayağı, sıradan.
alelâdelik
* Alelâde olma durumu.
alelhesap
* Hesaba sayarak.
alelhusus
* Hele, özellikle, en çok.
alelıtlak
* Genel olarak.
alelumum
* Genel olarak, genellikle.
alelusul
* (yöntem gereği, yöntem üzere) Yol yordam gereğince,
kurala uygun bir biçimde.
alem
* Bayrak.
* Minare, kubbe, sancak direği gibi yüksek şeylerin
tepesinde bulunan, madenden yapılmışay yıldız veya
lâle
biçiminde süs.
âlem
* Yeryüzü ve gökyüzündeki nesnelerin oluşturduğu bütün,
evren.
* Dünya, cihan.
* Aynıkonu ile ilgili kimseler veya bu kimselerin uğraşlarının
bütünü.
* Hayvan veya bitkilerin bütünü.
* Durum ve şartlar.
* Herkes, başkaları.
* Ortam, çevre.
* Eğlence.
* Kendine özgü birçok niteliği bulunan şey veya farklıdavranışiçinde
bulunan kimse.
* Duygu, düşünce, düşgücü.
alem olmak
* sembol olmak.
âlem yapmak
* sazlısözlü eğlenmek.
alemci
* Camilerin kubbelerine, minarelerine alem yapan veya takan kimse.
alemdar
* Bayrağıveya sancağıtaşıyan,
bayraktar, sancaktar.
* Önder.
âleme dalmak
* çevre ile ilgisini kesip iç dünyasına kapanmak.
* eğlenceye, zevkusefaya kapılmak.
âlemi var mı?
* yakışık alır mı, uygun olur mu?.
âlemin ağzıtorba değil ki büzesin
* Bkz. elin ağzıtorba değil ki büzesin.
âlemşümul
* Dünya ölçüsünde, evrensel, üniversel.
alenen
* Açıktan açığa, herkesin gözü önünde, herkesin
içinde, gizlemeden, açıkça.
alengirli
* Gösterişli, yakışıklı.
alenî
* Açık, ortada, meydanda, herkesin içinde yapılan.
alenîleşme
* Alenîleşmek işi veya durumu.
alenîleşmek
* Herkesçe bilinir duruma gelmek.
aleniyet
* Açık olma durumu, açıklık.
alerji
* Bazıcanlıların birtakım yiyeceklere,
ilâçlara, toz, koku gibi nesnelere karşıhastalık derecesinde
gösterdikleri
aşırıtepki.
* Bir kimseye veya bir şeye karşıolumsuz yönde
duyulan aşırıduyarlık.
alerjik
* Alerji ile ilgili olan.
* Herhangi bir maddeye veya kimseye karşıolumsuz
duygularıolan, alerjisi bulunan.
alessabah
* Sabah erkenden.
alesta
* Harekete hazır, tetikte.
alesta beklemek
* hazır durumda beklemek.
alesta durmak
* tetikte beklemek.
alesta tutmak
* hemen kullanılabilecek durumda bulundurmak.
alet
* Bir el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek
için özel olarak yapılmışnesne.
* Bir sanatıyapmaya, uygulamaya yarayan özel araç, aygıt.
* Bir makineyi oluşturan ve işlemesine yardım eden parçalardan
her biri.
* Hoşgörülmeyen bir işe yardımcıveya aracıolmayıkabul
eden kimse, maşa.
alet edevat
* Bu el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek
için kullanılan araçlar.
alet etmek
* bir işte birini uygun olmayan bir biçimde kullanmak.
alet olmak
* bilerek bir çıkar karşılığıveya
bilmeyerek kötü bir işte aracılık etmek, vasıta olmak.
aletli
* Aleti olan veya aletle yapılan.
aletli jimnastik
* Birtakım aletler kullanılarak yapılan jimnastik.
alev
* Yanan maddelerin veya gazların türlü biçimlerde uzanan ışıklıdili,
yalım, yalaz, alaz.
* Ateş, sıcaklık, kıvılcım.
* Aşk ateşi.
* Mızrak uçlarına takılan küçük bayrak, flâma.
alev alev
* Alevli olarak.
* Vücut ısısıherhangi bir sebeple artmışve
bu sebeple kızarmışolarak.
alev almak*
tutuşmak, yanmaya başlamak.
* coşmak, heyecanlanmak, heyecana gelmek, telâşlanmak,
öfkelenmek.
alev bacayı(veya saçağı) sarmak
* ateşbacayısarmak.
alev gibi parlamak
* canlı, ışıl ışıl olmak.
alev kırmızısı
* Alev rengi.
alev lâmbası
* Gaz veya benzinle çalışan, ucundan bir alev
püskürterek yanan ve kurşun boru işlerinde kullanılan bir araç.
alev makinesi
* Düşman üzerine alevli sıvılar püskürten taşınabilir
alet.
alev saçağısarmak
* bir olay, önüne geçilemez, tehlikeli bir duruma gelmek, ateşbacayısarmak.
Alevî
* Alevîliğe bağlı(kimse).
Alevîlik
* Halife Ali yanlısıolma durumu.
alevlendirme
* Alevlendirmek işi.
alevlendirmek
* Alevlenmesini sağlamak, tutuşturmak.
* Etkisini, şiddetini artırmak, çoğaltmak.
alevlenme
* Alevlenmek işi.
alevlenmek
* Alev çıkarmaya başlamak.
* Zorlu, öfkeli veya heyecanlıbir durum almak.
* Parlamak.
alevli
* Alevi olan, alevlenmiş.
* Şiddetli, hararetli.
aleyh
* Karşı, karşıt, zıt.
aleyhe dönmek
* karşıdurum almak, karşıduruma geçmek.
aleyhinde (veya aleyhine) söylemek (veya bulunmak)
* çekiştirmek, yermek.
aleyhinde olmak
* birine karşıolumsuz duygu ve davranışiçinde
bulunmak.
aleyhine dönmek
* destek vermekten vazgeçip karşıduruma geçmek.
aleyhine olmak
* bir iş, birinin zararına olmak, onun için iyi olmamak.
aleyhtar
* Karşıolan, karşıtçı.
aleyhtarlık
* Bir işe, harekete veya düşünceye karşıolma,
karşıtçılık.
aleyhte olmak
* karşıdurum almak.
aleykümselâm
* Arapça selâmünaleyküm selâmlama sözüne verilen "esenlik,
selâmet üzerinize olsun" anlamında karşılık.
alfa
* Yunan alfabesinin birinci harfi.
alfa
* Kuzey Afrika'da ve İspanya'da yetişen ve kâğıt,
ip, halıyapımında kullanılan bir bitki.
alfa ışınları
* Radyoaktif maddelerin yaydıklarıüç ışından
biri.
alfabe
* Bir dilin seslerini gösteren, belirli bir sıraya göre
dizilmişbelli sayıda harflerin bütününe verilen ad.
* Bir dilin harflerini tanıtarak okuma öğrenmeyi sağlayan
kitap.
* Bir işin başlangıcı.
alfabe dışı
* Bir milletin alfabesinde bulunmayan harf, Türk alfabesinde
bulunmayan x, w, q harfleri gibi.
alfabe sırası
* Harflerin alfabedeki belirli düzene göre dizilişi.
* Eşitlik ilkesini sağlamak için uyulan düzen.
alfabetik
* Alfabe sırasına göre dizilmiş.
alfabetik katalog
* Eserleri yazarların soy adlarına veya adlarına
göre sıraya sokan katalog.
alfabetik sıralama
* Bkz. alfabe sırası.
alfaterapi
* Alfa ışınlarının tedavide kullanılmasına
verilen ad.
alfenit
* İçinde bakır, çinko, nikel bulunan ve çatal bıçak
takımıyapmakta kullanılan gümüşlü bir alaşım.
alg
* Su yosunu.
algarina
* Ağır bir şeyi denizden çıkarmak veya denize
indirmek işinde kullanılan büyük vinçli deniz teknesi.
* Bazıgemilerin başveya kıç tarafından eğik
olarak uzatılmışbulunan makaralı, kısa ve kalın
dikme.
algı
* Kazanç, alacak.
* Rüşvet.
* Vergi.
algı
* Haşhaşsütünü toplamakta kullanılan kaşık.
algı
* Bir şeye dikkati yönelterek, o şeyin bilincine varma,
idrak.
algıbıçağı*
Haşhaşkozasınıçizmeye yarayan alet.
algılama
* Algılamak işi, idrak etme.
algılamak
* Bir olayıveya bir nesnenin varlığınıduyum
yolu ile yalın bir biçimde bilinç alanına almak, idrak etmek.
algılanma
* Algılanmak işi veya durumu.
algılanmak
* Algılamak işine konu olmak, idrak edilmek.
algılatma
* Algılatmak işi veya durumu.
algılatmak
* Algılamak işini birine yaptırmak, idrak ettirmek.
algılayıcı
* Algıyetkisi olan.
algın
* Cılız, zayıf, hastalıklı.
* Birine gönül vermiş, tutkun, vurgun.
algler
* Su yosunları.
algoritma
* IX. yüzyılın başında yaşamışolan
Türk matematikçilerinden Musaoğlu Harezmli Mehmed'e Arapların
unvan olarak verdiği Elharezmî adından batıda yapılan
bir terim. Orta Çağda ondalık sayısistemine göre yapılan ve
son zamanlarda belirli herhangi bir kurala bağlıbulunan
her türlü hesap işlemine verilen ad, Harezmli yolu.
-alı/ -eli
* "...-den beri" anlamında zarf-fiil eki: al-alı,
gid-eli, görme-y-eli vb.
alıal, moru mor
* telâşveya yorgunluktan yüzü kıpkırmızıkesilmiş(olarak).
* sağlıklı, canlıkanlı.
alıcı
* Satın almak isteyen kimse, müşteri.
* Kendisine bir şey gönderilen kimse.
* Bir elektrik akımınıalıp başka bir
kuvvete çeviren cihaz.
* Ahize, almaç.
* Azrail.
* Görüntüleri alan cihaz, kamera.
alıcıbulmak
* müşteri bulmak.
alıcıçıkmak
* müşteri bulunmak.
* istemek, talip olmak.
alıcıgözüyle bakmak
* inceden inceye gözden geçirmek.
alıcıkılığına girmek
* müşteri gibi davranmak.
alıcıkuş
* Atmaca.
alıcıverici*
Bağışladığınıgeri alan.
alıcıyönetmeni
* Alıcıyıdoğrudan doğruya çalıştıran
ve yöneten, alıcıhareketlerini gerçekleştiren, görüntülerin
filme
alınmasınısağlayan kimse, kameraman.
* Televizyon alıcısınıdoğrudan çalıştıran
kimse, kameraman.
alıç
* Gülgillerden, kırlarda yetişen yabanî bir ağaç
(Crataegus).
* Bu ağacın mayhoşyemişi.
alık
* Akılsız, sersem, budala, ebleh.
alık
* Hayvan çulu.
* Eskimişgiyecek.
alık alık
* Aptalca, şaşkın şaşkın.
alık alık bakmak
* aptalca, şaşkın şaşkın.
alık salık
* Aptal.
* Aptalca.
alıklaşma
* Alıklaşmak işi.
alıklaşmak*
Alık duruma gelmek, bir şey karşısında
aptallaşıp şaşırmak, şaşkınlaşmak,
aptallaşmak.
alıklaştırma
* Alıklaştırmak işi.
alıklaştırmak
* Alık duruma getirmek.
alıklık
* Alık olma durumu veya alıkça bir iş.
alıkonulma
* Alıkonulmak işi.
alıkonulmak
* Alıkoymak işine konu olmak, menedilmek, tatil edilmek.
alıkoyma
* Alıkoymak işi.
alıkoymak
* Bir süre için bir yerde tutmak.
* Birini, yapmakta olduğu veya yapmak istediği işten
geri tutmak.
* Ayırıp saklamak.
* Mahrum etmek.
* Mani olmak, engel olmak.
alım
* Almak işi.
* Gözü, gönlü çeken durum, cazibe.
* Kurum, çalım, gurur.
-alım / -elim
* İstek kipinin çokluk 1. kişi eki: al-alım,
gid-elim, başla-y-alım, bekle-y-elim vb.
alım çalım
* Gösteriş, çekici hareket.
alım satım
* Satın alma ve satma işi, alışveriş.
alım satım bürosu
* Alışverişişlerinin yapıldığıveya
düzenlendiği şube, yer.
alım satım ofisi
* Alım satım bürosu.
alımcı
* Başkasının hesabına alacak toplayan veya
kabul eden kimse.
alımlı
* Alımıolan, çekici, cazibeli.
* Kurumlu, çalımlı, gururlu.
alımlıçalımlı
* Gösterişli, güzel.
alımlılık
* Alımlıolma durumu.
alımsız
* Alımıolmayan, cazibesiz.
alımsızlık
* Alımsız olma durumu.
alın
* Yüzün, kaşlarla saçlar arasındaki bölümü.
* Bir ocakta her türlü ayak, galeri, baca, kuyu ve yolun
ilerletilmekte olan yüzeyi.
* (bazışeylerde) Ön, ön yüz.
* Karşı.
alın çatısı*
İki kaşın arası, alnın ortası.
alın damarıçatlamak
* Bkz. ar damarıçatlamış.
alın teri
* Emek.
alın teri dökmek
* çok emek vermek, zahmetli bir işgörmek.
alın teri ile kazanmak
* hak ederek, çalışarak, emek vererek kazanmak.
alın yazısı*
Yazgı, talih, kader, mukadderat.
alındı
* Para veya başka bir şeyin teslim alındığınıgösteren
belge, makbuz.
alındılı
* Yerine gitmesini sağlamak için gönderenin ek bir ücret
ödeyerek postaya alındıkarşılığında verilen
(mektup, paket vb.).
alıngan
* Aşırıduygulu, çabuk gücenen, kırılan.
alınganlık
* Alıngan olma durumu.
alınlık
* Kadınların alınlarına taktıklarıaltın
veya gümüşten süs eşyası.
* Yapılarda cephe süsü.
alınma
* Alınmak işi.
alınmak
* Almak işi yapılmak.
* Bir sözün, bir davranışın kendisine karşıolduğunu
sanarak incinmek, kırılmak veya öfkelenmek.
* Elde edilmek.
* Uyarlanmak, adapte olunmak.
alıntı
* Bir yazıya başka bir yazarın yazısından
alınmışparça, aktarma, iktibas.
* Başka bir dilden alınmışkelime.
alıntılama
* Alıntılamak işi.
alıntılamak
* Bir yazıya başka bir yazarın yazısından
cümle veya cümleler almak, alıntıyapmak, aktarmak, iktibas etmek.
alıp satmaz görünmek
* ilgisiz görünmek veya davranmak.
alıp sattığıolmamak
* hiç ilgisi bulunmamak.
alıp vereceği olmamak
* bir kimseyle hiçbir ilgisi olmamak.
alıp verememek
* anlaşamamak, çekememek, geçinememek.
alıp vermek
* yürek çarpıntısıgeçirmek.
alıp yürümek
* az zamanda çok ilerlemek, yayılmak, çoğalmak, artmak.
alır almaz
* hemen, derhal.
alırlık
* Duygusal uyarımlarıalabilme yeteneği, idrak
kabiliyeti.
alış
* Almak işi veya biçimi.
alışfiyatı*
Bir mal için alım karşılığıödenen
para ve üretim gereçleri fiyatı.
alışveriş
* Alım satım işi.
* İlişki, münasebet.
alışverişyapmak
* alım satım işini gerçekleştirmek.
alışverişe çıkmak
* alım satım işi için çarşıya gitmek.
alışverişi kesmek
* biriyle ilgisi kalmamak.
alışık
* Herhangi bir duruma alışmışolan.
alışık olmak
* alışkanlık durumuna gelmek.
alışıklık
* Alışık olma durumu.
alışılma
* Alışılmak işi.
alışılmak
* Bir şeye alışmışduruma gelinmek.
alışılmamış
* Nadir, bilinmeyen, az rastlanan.
alışılmış
* Her zamanki, mutat.
alışkan
* Alışkın.
alışkanlığında olmak
* iyice alışık bulunmak, huy hâline getirmek.
alışkanlık
* Bir şeye alışmışolma durumu, itiyat,
huy.
* Yakınlık, arkadaşlık, ünsiyet.
* İç ve dışetkilerle davranışların
tekrarlanması, hep aynıbiçimde gerçekleşmesi sonucu beliren, şartlanmış
davranış.
alışkanlık edinmek
* bir şeyi sürekli yapar olmak, itiyat edinmek.
alışkanlıktan kopamamak
* belli bir huydan vazgeçememek, alışıklığıbırakamamak.
alışkı
* Yapılmaya alışılmışdavranış.
alışkın
* Bir şeye veya bir şey yapmaya alışmışolan.
alışkın olmak
* iyice alışmak, hiç yabancılık çekmemek.
alışkınlık
* Alışkın olma durumu, alışkanlık.
alışma
* Alışmak işi.
alışmak
* Bir işi tekrarlayarak kolaylıkla yapabilmek.
* Yadırgamaz duruma gelmek.
* Uyar duruma gelmek, uygun gelmek, intibak etmek.
* Sürekli ister olmak.
* Bağlanmak, ısınmak.
* Etkisini yitirmek.
* Evcilleşmek, ehlîleşmek.
* Tutuşmak, yanmaya başlamak.
alışmışkudurmuştan beterdir
* alışılan bir şeyden kolayca vazgeçilmez.
alıştırma
* Alıştırmak işi.
* Bir beceriyi, bilgiyi kazanmak için yapılan tekrar, temrin,
egzersiz.
* Vücudun biyolojik yönden gelişimini sağlayan çalışma,
idman.
alıştırmak
* Alışmasına yol açmak.
* Uyar duruma getirmek.
Ali
* Kişi adıolarak aşağıdaki deyimlerde
geçer.
âli
* Yüce, yüksek.
Ali Cengiz oyunu
* "kurnazca ve haince düzen" anlamında kullanılır.
Ali kıran başkesen
* çok zorba.
Ali kıran başkesen
* zorba.
âlicenap
* Cömert.
* Onurlu, şerefli.
âlicenaplık*
Âlicenap olma durumu.
alifatik
* Açık zincirli (organik madde).
alil
* Hastalıklı, sakat.
alim
* Bilen, bilici.
âlim
* Bilgin.
alimallah
* Allah "Allah bilir" anlamına gelen bu söz,
söylenen bir sözün doğruluğuna inandırmak için kullanılır.
âlimane
* Âlime yakışan, âlimin yaptığıgibi.
âlimlik
* Bilginlik.
alinazik
* Közlenmişpatlıcan, sarımsaklıyoğurt ve
kıyma ile yapılan bir çeşit yemek.
Ali'nin külâhınıVeli'ye, Veli'nin külâhınıAli'ye
giydirmek
* (bir kimse) birinden aldığınıötekine,
ötekinden aldığın bir başkasına vererek işini
yürütmek.
Ali'nin külâhınıVeli'ye, Veli'nin külâhınıAli'ye
giydirmek
* birinden aldığınıöbürüne, bir başkasından
aldığınıda ona vererek işini yürütmek.
aliterasyon
* Şiir ve nesirde uyum sağlamak için söz başlarında
ve ortalarında aynıünsüzün veya aynıhecelerin
tekrarlanması.
alivre
* Ürün daha tarladayken, yetiştiği zaman teslim edilmek
üzere, önceden pey verilerek yapılan (satış).
* Dağıtım, dağıtma.
alivre satış
* Vadeli satış.
aliyyülâlâ
* En güzel, en iyi, mükemmel.
alizarin
* Kök boyası, kök kırmızısı.
alize
* Tropikal bölgelerdeki denizlerde bütün yıl süresince düzenli
esen birtakım rüzgârlar.
Alka Evli
*Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri.
alkali
* Alkali metallerin hidroksitleriyle amonyum hidroksitin genel adı.
Bu maddelerde, asitlerin kırmızıya
çevirmişolduğu bitkisel mavi rengi eski durumuna
döndürme özelliği vardır.
alkali metaller
* Oksitlenmelerini sodyum, lityum, potasyum, rubidyum, sezyum
elementlerinin sağladığımetaller.
alkalik
* Alkali ile ilgili olan veya içinde alkali bulunan, kalevî,
antiasit.
alkalimetre
* Bkz. alkalölçer.
alkaloit
* Özellikleri ile alkalileri andıran organik madde.
alkalölçer
* Alkalilerin saflık derecesini belirtmeye yarayan cihaz,
alkalimetre.
alkarna
* İstiridye, midye, tarak gibi kabuklu hayvanlarıavlamak
için deniz dibini taramakta kullanılan, ağız kısmı
demirden bir ağ.
alkım
* Gök kuşağı.
alkış
* Bir şeyin beğenildiğini, onaylandığınıanlatmak
için el çırpma, alkışlama.
alkışağası*
Padişahıalkışlamakla görevli kimse.
alkışalmak
* çok beğenilmek.
alkışkopmak
* birdenbire güçlü bir biçimde el çırpılmak.
alkıştoplamak
* çok alkışlanmak.
alkıştufanıkopmak
* sürekli ve coşkun alkışbaşlamak.
alkıştutmak
* el çırparak veya topluca, yüksek sesle "yaşa",
"var ol" gibi sözler ile birini alkışlamak.
* taraftar olmak belli bir görüşten yana olmak.
alkışçı
* Alkışlayan (kimse).
* Şakşakçı, dalkavuk, yüze gülücü, yağcı.
alkışçılık
* Alkışçıolma durumu.
alkışlama
* Alkışlamak işi.
alkışlamak
* Bir şeyin beğenildiğini, onaylandığınıanlatmak
için el çırpmak.
* Beğenmek, takdir etmek.
alkışlanma
* Alkışlanmak işi.
alkışlanmak
* Alkışlamak işine konu olmak.
alkil
* Alkol kökü.
alkol
* Bira, şarap gibi sıvıların veya pancar,
patates nişastasının şekere dönüştürülmesi sonucu
ortaya çıkan glikoz
çözeltilerin mayalaşmışözlerinin damıtılmasıyla
elde edilen, kokulu, uçucu, yanıcı, renksiz sıvı, C2H5OH,
ispirto,
etanol, etil alkol.
* Her türlü alkollü içki.
alkolik
* Alkollü içkilere aşırıderecede düşkün olan
(kimse).
alkolizm
* Alkollü içkilere hastalık derecesinde düşkün olma
durumu.
alkollü
* Alkolden yapılmışveya içinde alkol bulunan.
* İçkili.
alkolölçer
* Sıvılardaki alkol oranınıölçmeye yarayan
cihaz.
Allah
* Kâinatta var olan her şeyin yaratıcısı,
koruyucusu olduğuna ve tek olduğuna inanılan yüce ve üstün varlık,
Yaradan, Tanrı, Rab, Mevlâ.
* Allah adıbazıisim tamlamalarında tamlanan
kelimeyi güçlendirir.
* En büyük, en usta.
Allah Allah!
* şaşma veya can sıkıntısıanlatan
bir ünlem.
* Türk askerinin hücum narası.
Allah (bin bir) bereket versin
* bir kazanç karşısında durumundan hoşnut
olmayıbelirtir.
Allah (seni) inandırsın
* inanılmasıpek kolay olmayan bir şey anlatılırken
yemin yerine söylenir.
Allah (veya Allahım)
* bir şey karşısında hayranlık veya
yakarma bildirir.
Allah acısınıunutturmasın
* Tanrıbu acıyıunutturacak daha büyük bir acıgöstermesin.
Allah akıl fikir versin (veya Allah akıllar versin)
* akılsızca bir davranışta bulunanlar için
kullanılır.
Allah aratmasın
* yakınılacak bir durumda "Tanrıdaha kötüsünü
göstermesin" anlamında kullanılır.
Allah artırsın
* (gerçek veya alay anlamında) Tanrıdaha çoğunu
versin.
Allah aşkına
* birlikte söylendiği sözün anlamına göre ant vermek
veya yalvarmak için "Allah'ınıseversen" anlamında,
şaşma, usanç bildirir.
Allah bağışlasın
* (çocuğunu, sevdiğini) Tanrıkazadan, belâdan
korusun, esirgesin.
Allah bahtından güldürsün
* (evlenecek kız için) mutluluk dileğini belirtir.
Allah bana, ben de sana
* şimdi sana borcumu ödeyecek param yok, kazanırsam
öderim.
Allah belâsınıversin
* ilenme sözü.
Allah beterinden saklasın (veya esirgesin)
* Tanrıdaha kötü duruma düşürmesin.
Allah bilir
* belli değil.
* bana öyle geliyor ki.
Allah bir
* yemin yerine kullanılır.
Allah bir dediğinden başka sözüne inanılmaz
* birinin çok yalancıolduğunu anlatmak için söylenir.
Allah bir yastıkta kocatsın
* yeni evlenenlere "bir arada yaşlanın" anlamında
söylenen bir iyi dilek sözü.
Allah büyüktür
* günün birinde hakkınıalacağına, kendine yapılmışolan
haksızlıkların düzeleceğine inanmak gerektiğini
anlatır.
Allah canınıalsın
* ilenme sözü.
Allah cezasınıvermesin (veya Allah cezasınıversin)
* yarışaka, yarışaşma yollu, bazen de
gerçek öfke ile söylenen ilenme sözü.
Allah dağına göre kar verir
* Tanrıherkese dayanabileceği ölçüde sıkıntıverir.
Allah derim
* pek bozuk bir işiçin sorulan "ne dersin?"
sorusuna karşı"söyleyecek başka söz bulamıyorum"
anlamında
kullanılır.
Allah dirlik düzenlik versin
* Tanrıaile huzuru versin.
Allah dokuzda verdiğini sekizde almaz
* alın yazısıne ise o olur.
Allah dört gözden ayırmasın
* "Tanrı, çocuğu yetim veya öksüz bırakmasın"
anlamında bir iyi dilek sözü.
Allah düşmanıma vermesin
* anlatılan bir kötülüğün büyüklüğünü belirtmek
için söylenir.
Allah ecir sabır versin
* başsağlığıdileği olarak söylenir.
Allah eksik etmesin
* Tanrıyokluğunu göstermesin.
* birinin yaptığıbir hizmet anılırken
onun için teşekkür yollu söylenir.
Allah eksikliğini göstermesin
* pek gerekli olan bir şeyin kusuru anlatılırken,
böyle de olsa onun varlığına şükredildiğini anlatır.
Allah emeklerini eline vermesin
* Tanrıemeklerini boşa çıkarmasın.
Allah esirgesin (veya saklasın)
* Tanrıkorusun! Tanrıkötü durumla karşılaştırmasın!.
Allah etmesin
* olmasıistenilmeyen bir durumdan veya bir olaydan söz
edilirken söylenir.
Allah gecinden versin
* "çok yaşayasın"' anlamında kullanılan
bir iyi dilek sözü.
Allah göstermesin
* Tanrıkötü bir durumla karşılaşmaktan
korusun.
Allah hakkıiçin
* ant içmek veya ant vermek için kullanılır.
Allah Halil İbrahim bereketi versin
* Tanrıçok versin, bereket versin.
Allah hayırlıetsin
* genellikle bir olay başlangıcında "Tanrıuğurlu
etsin" anlamında söylenir.
Allah herkesin gönlüne göre versin
* Tanrıherkesin dileğini yerine getirsin.
Allah hoşnut olsun
* bir kimsenin, kendisine iyiliği dokunan biri için kullandığıbir
iyi dilek sözü.
Allah için
* gerçekten, doğrusu.
Allah iki iyilikten birisini versin
* (ağır hasta için) ya ölsün kurtulsun, ya iyi olsun.
Allah iyiliğini (veya lâyığını) versin
* hoşa gitmeyen bir davranışkarşısında
hoşgörü ile söylenir.
Allah kabul etsin
* sevap sayılan bir işyapıldığında
söylenir.
Allah kahretsin
* "Tanrıcezasınıversin" anlamında
bir ilenme sözü.
Allah kavuştursun
* birinin yakını, bulunduğu yerden ayrılınca
kalanlara kavuşma dileğinde bulunmak için söylenen söz.
Allah kazadan belâdan saklasın
* Tanrı'nın insanıtürlü kötülüklerden korumasıdileğiyle
söylenen bir iyi dilek sözü.
Allah kerim
* Tanrıbüyüktür, Tanrı'ya güvenmeli.
Allah kısmet ederse
* Tanrıizin verirse.
Allah korusun (veya saklasın)
* Tanrıtehlikeye, kötü duruma düşürmesin!.
Allah kuru iftiradan saklasın
* bir suçlama karşısında bunun sırf iftira
olduğunu anlatmak için söylenir.
Allah manda şifalığıversin
* çok veya ağır yemek yiyenler için şaka yollu
söylenir.
Allah mübarek etsin
* kutlu olsun.
* onaylanmayan bir durumda alay yollu kullanılır.
Allah müstahakınıversin
* (gerçek veya alay anlamında) çıkışma anlatan
bir söz.
Allah ne verdiyse
* yemek olarak evde ne varsa.
Allah ömürler versin
* saygıgösterilen bir kimseye selâm veya teşekkür olarak
söylenir.
Allah övmüşde yaratmış
* çok güzel olanlar için söylenir.
Allah rahatlık versin
* genellikle yatmaya gidilirken söylenen bir iyi dilek sözü.
Allah rahmet eylesin
* ölüleri hayırla anmak için söylenir.
Allah rızasıiçin
* dilencilerin para isterken söyledikleri yalvarma sözü.
* ne olursun.
* karşılık beklemeksizin.
Allah sağgözü (veya eli) sol göze (veya ele) muhtaç etmesin
* Tanrıkimseyi kimseye, en yakınlarına bile muhtaç
etmesin.
Allah selâmet versin
* yola çıkanlara "Tanrıkazadan belâdan
korusun" anlamında söylenen bir uğurlama sözü.
* yolda güçlük içinde bulunanlara iyi dilek sözü olarak kullanılır.
* uzaktaki tanıdıklar anılırken kullanılır.
* birinden pek yana olmayan bir söz söyleneceği zaman onun adından
önce getirilen girişsözü.
* "keyfin bilir, gidersen git" anlamında kullanılır.
Allah senden razıolsun
* yapılan bir iyilik karşısında "Tanrıseninle
birlik olsun, iyiliğini senden esirgemesin" anlamında teşekkür
olarak kullanılır.
Allah seni (veya sizi) inandırsın
* doğru söylüyorum, Tanrıtanıktır.
Allah son gürlüğü versin
* Tanrı, yaşlılıkta sıkıntıgöstermesin.
Allah sonunu hayır etsin
* bir işin sonucu için kaygıduyulduğunda söylenen
bir iyi dilek sözü.
Allah taksimi
* eşitlik gözetilmeden yapılan paylaştırma,
kul taksimi karşıtı.
Allah taksimi
* Eşitlik gözetilmeden yapılan paylaştırma kul
taksimi karşıtı.
Allah taksiratınıaffetsin
* (ölüler için) Tanrıkusurlarınıbağışlasın.
Allah tamamına eriştirsin
* herhangi bir işveya olayın iyi sonuçlanmasıdileğiyle
söylenir.
Allah tekrarına erdirsin
* tekrar bu günleri görün.
Allah utandırmasın
* bir işe girişenlere söylenen başarıdileği.
Allah var (veya Allah'ıvar)
* doğrusunu söylemek gerekirse.
Allah vere de
* iyi dilek anlatır.
Allah vergisi
* Tanrıvergisi, yaradılıştan olan yetenek veya
özellik.
Allah vermesin
* bir şeyin olmamasıdileğini anlatır.
Allah versin
* iyi bir şey ele geçirenlere memnunluk bildirmek için, bazen
de takılma ve şaka için söylenir.
* dilenciyi savmak için söylenir.
Allah yapısı
* İnsanlar tarafından değil de tabiatta olduğu
gibi.
Allah yarattıdememek
* kıyasıya dövmek, çok hırpalamak.
Allah yazdıise bozsun
* gerçekleşmesi istenmeyen bir olay veya durum için kullanılır.
Allah yürü ya kulum demiş
* az zamanda çok para kazananlar veya işinde çok ilerleyenler
için söylenir.
Allah ziyade etsin
* (kahve ve yemekten sonra) "Tanrıartırsın"
anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü.
Allah'a (bin) şükür
* "hamdolsun", "bereket versin" gibi durumdan
memnun olunduğunu anlatır.
Allah'a bir can borcu var
* Allah'a vereceği canından başka hiç kimseye bir
borcu yok.
Allah'a emanet
* "Tanrıesirgesin" anlamında birini överken
söylenir.
Allah'a emanet olun
* ayrılanın kalana söylediği bir esenleme sözü.
Allaha ısmarladık
* Ayrılanın kalan veya kalanlara söylediği bir iyi
dilek sözü.
Allah'a yalvar
* kendi kusuru yüzünden güç bir duruma düşüp yakınan
kimseye "ben sana yardım edemem, benden bir şey
umma" anlamında söylenir.
Allah'ı(veya Allah'ını) seversen
* "Allah aşkına" gibi, yerine göre ant verme,
yalvarma için kullanılmakla birlikte, şaşma veya usanç gibi
duygular da anlatır.
Allah'ıçok, insanıaz bir yer
* pek ıssız ve kuytu bir yer.
Allah'ım!
* şiddetli bir duygulanma anlatan ünlem.
Allah'ın (veya Tanrı'nın) günü
* (bıkkınlık duygusu ile) hemen hemen her gün.
Allah'ın adamı
* garip, saf, zavallı(kimse).
Allah'ın belâsı
* varlığıüzüntü veren.
Allah'ın binasınıyıkmak
* kendini veya başkasınıöldürmek.
Allah'ın cezası
* pek yaramaz, şirret.
Allah'ın emri
* kader.
Allah'ın evi
* cami, mescit.
* insan gönlü.
Allah'ın gazabı
* çok sıkıntıveren şey.
Allah'ın hikmeti
* beklenmeyen, sebebi anlaşılmayan veya şaşılan
şeyler için kullanılır.
Allah'ın işine bak
* (bir işin, bir olayın) beklenmedik, şaşılacak
bir durum almasında kullanılır.
Allah'ın kulu
* insan, kimse, kişi.
Allah'ından bulsun
* ben kendisine bir şey yapmayacağım, yaptığıkötülüğün
cezasınıTanrıversin.
Allah'ınıseversen
* istek, dilek ve yalvarma amacıyla kullanılır.
allahlık
* Kendisinden hiçbir işte yararlık umulmayan saf ve
zararsız (kimse).
allahsız
* Tanrı'yıtanımayan, Tanrı'nın varlığına
inanmayan, Tanrısız.
* Acımasız, insafsız, vicdansız.
allahsızlık
* Tanrısızlık.
Allah'tan
* iyi ki.
* yaradılıştan.
Allah'tan kork!
* "yapma, utan, yazıktır!".
Allah'tan korkmaz
* can yakıcı, insafsız, acımasız.
Allah'tan umut kesilmez
* daha çok ağır hastalar için söylenilen "iyileşebilir"
anlamında bir iyi dilek sözü.
Allahüâlem*
Tanrıdaha iyisini bilir anlamında kullanılır.
Allahütealâ
* Yüce Tanrı, ulu Allah.
allak
* Sözünde durmaz, dönek, aldatıcı.
* Kendisine güvenilmesi doğru olmayan (kimse).
allak bullak
* Alt üst, karmakarışık.
allak bullak etmek
* karmakarışık bir duruma getirmek, düzeni bozmak.
* (aklını, zihnini) düşünemez duruma getirmek.
allak bullak olmak
* çok karışık duruma gelmek, altıüstüne
gelmek, karmakarışık olmak, düzeni bozulmak.
* (akıl, zihin) şaşkına dönmek, karışmak,
şaşırmak.
allama
* Allamak işi.
allamak
* "Süslemek, donatmak" anlamına gelen allamak
pullamak deyiminde geçer.
allâme
* Derin ve çok bilgisi olan, çok bilgili.
allâme kesilmek
* her şeyi bilir görünmek.
allâmelik
* Allâme olma durumu.
allâmelik taslamak
* bilgisiz olduğu hâlde her şeyi bilir görünmek.
allanma
* Allanmak işi.
allanmak
* Süslenmek.
allaşma
* Allaşmak işi veya durumu.
allaşmak
* Al duruma gelmek.
allegretto
* Bir parçanın allegrodan biraz daha ağır çalınacağınıanlatır.
allegro
* Bir parçanın canlı, neşeli ve hızlıçalınacağınıanlatır.
allem
* Bir işi istediği duruma getirmek için "her türlü
kurnazca çareye başvurmak" anlamıyla allem etmek kallem
etmek deyiminde geçer.
allı
* Üzerinde al renk bulunan.
allıpullu
* Göz alıcırenkler ve şeylerle süslenmiş.
allık
* Al olma durumu.
* Kadınların süs için yanaklarına sürdükleri al
boya.
alma
* Almak işi.
* Alıntı, iktibas.
almaç
* Bir elektrik akımınıalıp başka bir
kuvvete çeviren cihaz, alıcı, ahize, reseptör.
almak
* Bir şeyi veya kimseyi bulunduğu yerden ayırmak.
* Bir şeyi elle veya başka bir araçla tutarak bulunduğu
yerden ayırmak, kaldırmak.
* Yanında bulundurmak.
* Birlikte götürmek.
* Satın almak.
* Ele geçirmek, fethetmek.
* İçine sığmak.
* Kabul etmek.
* Kendine ulaştırmak, iletilmek.
* İçeri sızmak, içine çekmek.
* (erkek, kadın için) ... ile evlenmek.
* Sürükleyip götürmek.
* Kazanmak, elde etmek.
* Zararlı, tehlikeli bir şeye uğramak.
* Bürümek, sarmak, kaplamak.
* Kısaltmak, eksiltmek.
* Yolmak, koparmak.
* Yerini değiştirmek, çekmek.
* Temizlemek.
* (duş, banyo için) Yapmak; yıkanmak.
* (içeri) Götürmek.
* Bir yeri savaşla ele geçirmek.
* (tat veya koku için) Duymak.
* Örtmek, koymak.
* (süre için) Değiştirmek.
* ... gibi anlamak.
* Başlamak.
* Davranışveya makam değiştirmek.
* (içecek veya sigara için) İçmek.
* Yutmak; kullanmak.
* (yol için) Gitmek, (mesafe) katetmek.
* Çalmak.
* Göreve, işe başlatmak.
* Görevden, işten çekmek.
* Kazanç sağlamak.
* (ölüm sebebiyle) Ayrılmak.
* Gidermek, yok etmek.
* Soldurmak.
* Vücuttaki hasta bir organıameliyatla çıkarmak.
* (motor) Çalışmasıiçin gerekli olan elektrik veya
yakıttan yararlanır duruma gelmek.
almamazlık
* Kabul etmeme durumu.
Alman
* Cermen soyundan olan halk ve bu halktan olan kimse.
* Alman halkına, Almanya'ya özgü olan şey.
Alman gümüşü
* Çinko, bakır ve nikelden yapılan, gümüşü andırır
bir alaşım, mayşor.
Alman papatyası
* Orta Avrupa'da yetişen bir papatya türü (Anfhemis mobilis).
Alman usulü
* Bir topluluk için yapılan harcamada giderlerin herkese eşit
olarak bölüştürülmesi yöntemi.
almanak
* Yılın gün, hafta, ay gibi bölümlerinden başka,
bayram, yıl dönümü gibi belli günleri ve birtakım astronomi,
meteoroloji, istatistik bilgilerini gösteren kitap biçiminde
takvim.
Almanca
* Hint-Avrupa dillerinin Cermence kolundan, Almanya, Avusturya ile
İsviçre'nin bir bölümünde kullanılan
dil.
* Almanların kullandığıdil.
* Bu dile özgü olan.
Almancı
* Almanya yanlısıolan (kimse).
* Almanya'da çalışan Türk işçisi.
Almancılık
* Almancıgibi davranma.
Almanlaşma
* Almanlaşmak işi veya durumu.
Almanlaşmak
* Alman yaşayıştarzınıbenimsemek.
Almanlaştırma
* Almanlaştırmak işi.
Almanlaştırmak
* Almanlara özgü yaşayıştarzıkazandırmak.
almaş
* İki veya daha çok şeyin sıra ile değiştirilerek
kullanılmasıveya kendiliğinden değişerek çalışması,
keşikleme,
münavebe.
* Birinin doğru olmasıötekinin yanlışlığınıgerektiren
iki önermenin oluşturduğu sistem.
almaşık
* İki veya daha çok şeyin sıralanmalarında değişiklik
olan.
* Almaşlıolarak işleyen, mütenavip, alternatif.
almaşık yapraklar
* Sapın iki yanında karşılıklıdeğil
de aralıklıolarak bir sağda, bir solda bitmişyapraklar.
almaşıklık
* Dönüşümlü ve düzenli sıralanma.
almaşlı
* Almaşniteliği olan.
alnaç
* Bir şeyin ön tarafı, ön yüzü.
alnıaçık yüzü ak
* çekinecek hiçbir durumu veya ayıbıolmayan.
alnına kara sürmek
* bir kimsenin haksız yere kötü tanınmasına yol
açmak.
alnında yazılmışolmak
* bir olayın, kişinin başına gelmesini Allah'ın
buyurmuşolduğuna inanmak.
alnından öpmek
* beğenmek, takdir etmek.
alnınıkarışlamak
* küçümseyerek meydan okumak.
alnının akıile
* ayıplanacak bir duruma düşmeden, tertemiz, şerefiyle,
başarıgöstermişolarak.
alnının kara yazısı
* kötü kaderi, kötü talihi.
alo
* Telefon konuşmasında kullanılan seslenme sözü.
alogami
* Bir çiçek tepeciğinin başka bir çiçek tozu ile
tozlanması.
alotropi
* Karbon, fosfor gibi maddelerin, fiziksel bakımdan ayrıözellikler
gösterebilmesi durumu.
alp
* Yiğit, kahraman.
Alp eren
* Derviş.
* Mücahit.
Alp yıldızı
* Dağların çok yüksek yamaçlarında yetişen bir
çiçek (Paradisia liliastrum).
alpaka
* Çifte parmaklılar takımının devegiller sınıfından,
Güney Amerika'da yaşayan, uzun tüylü, memeli bir
hayvan (Lama glama pacos).
* Bu hayvanın yünü veya bu yünden dokunan kumaş.
alpaks
* Kolayca bükülebilen alüminyum ve silisyum karışımı.
alpinist
* Dağcı.
alpinizm
* Dağcılık.
alplık
* Alp olma durumu, yiğitlik, kahramanlık.
alşimi
* Elementleri altına çevirmek isteyen bir işalanı,
simya.
alşimist
* Alşimi ile uğraşan kimse, simyacı.
alt
* Bir şeyin yere bakan yanı, üst karşıtı.
* Bir nesnenin tabanı.
* Oturulurken uyluk kemiklerinin yere gelen bölümü.
* Bir şeyin yere yakın bölümü.
* Birkaç şeyin içinden bize göre uzak olanı.
* (birkaç şeyden) Yere yakın olan.
* Alt kelimesi "... altında" biçiminde kullanıldığında
"bir şeyin etkisinde" anlamınıverir.
* Alt bir isimle tamlama kelime oluşturduğunda a) önceki
ismin kavramına etki veya yer anlamıkatar: Ayak
altı. b) (sınıflamalarda) ikinci derecede olan.
* (kaynatma veya pişirmede) Yanan ocak, ocak alevi.
alt alta
* Birbirinin altında olarak.
alt alta üst üste
* birbirleriyle itişir kalkışır durumda.
alt bölüm
* Yazılarda bölümlerin ayrıldığıparçalardan
her biri, ayrım.
alt cins
* Bir cins içinden ayrılan ikinci derecede bir cins.
alt çene
* İnsan ve hayvanlarda yiyecekleri çiğnemeye yarayan,
oynayabilen çene.
alt çene oynamak
* yemek, içmek.
alt damak
* Damaklardan altta olanı.
alt deri
* Üst derinin altında bulunan ikinci tabaka, hipoderm.
* Bazıgövde ve yaprakların üst derilerinin altında
bulunan, çoğu kez hücre zarlarıkalınlaşmışözel
doku,
hipoderm.
alt diş
* Alt çene üzerinde sıralanmışdişlerin biri.
alt dudak
* Dudaklardan altta bulunanı.
* Böceklerin ağız sisteminde bulunan alt parça.
alt etmek
* üstünlük sağlamak, yenmek, sırtınıyere
getirmek.
alt familya
* Bir familyanın içinden ayrılan ikinci derecede bir
familya.
alt geçit
* Trafik akımınıkesmemek için bir yolun altından
geçirilen yol.
alt güverte
* Gemilerde güvertelerden altta bulunanı.
alt hava yuvarı
* Dünyamızıkuşatan atmosferin 10 km kalınlığında
olan alt katmanı.
alt ırk
* Aynıırk içinde yetiştirme amacına ve çevreye
bağlıkalınarak değişme uğratılmışve
bu yolla ırk içinde
özellikle fizyolojik nitelikleri bakımından kalıtsal
sapma gösteren hayvan topluluğu.
alt karşıt
* Konusu ile yüklemi aynıolan, biri tikel olumlu, öbürü tikel
olumsuz, karşıkarşıya konmuşiki önermeden
her biri: Bazıinsanlar bilgindirler" ile "Bazıinsanlar
bilgin değildirler" gibi.
alt kat
* Bir yapının veya aracın katlarından altta
bulunan bölümü.
alt kurul
* Belli bir konuyu ele almak amacıyla bir kurul içinden
birkaç kişi seçilerek oluşturulan kurul.
alt olmak
* yenilmek.
alt sınıf
* Bir sınıf içinden ayrılan ikinci derecedeki sınıf.
alt şube
* Bir şube içinde kurulan ikinci derecedeki şube.
alt tabaka
* Tabakalardan altta bulunan.
alt takım
* Bir takım içinde kurulan ikinci derecedeki takım.
alt tarafı(veya yanı)
* geriye kalanı.
* işin daha sonrası.
* değeri, olup olacağı.
alt tür
* Bir tür içinde ayrılan ikinci derecedeki tür.
alt üst
* Çok karışık ve dağınık.
alt üst böreği
* Önce bir yüzü, sonra çevrilerek öbür yüzü kızartılarak
pişirilen börek.
alt üst etmek
* alt yüzünü üst yüzüne getirmek.
* çok karışık duruma getirmek, düzenini bozmak.
* zarar vermek, yıkmak.
* huzursuz etmek, rahatsızlık vermek.
alt üst olmak
* çok karışık duruma gelmek.
* heyecanlanmak, üzülmek, tedirgin olmak, yıkılmak.
* rahatsızlanmak.
alt yanıçıkmaz sokak
* sonu gelmeyen, sonuç alınamayan işler için söylenir.
alt yapı
* Bir yapıiçin gerekli olan yol, kanalizasyon, su, elektrik
gibi tesisatların hepsi.
* Toplumun ekonomik yapısınıoluşturan ve insan
bilincinden bağımsız olarak biçimlenen üretim
ilişkilerinin hepsi, üst yapıkarşıtı.
alt yazı
* Gazete, dergi gibi yayınlarda çıkan resim ve fotoğraflarıaçıklayan
yazı.
* Yabancıdildeki bir filmin konuşmalarınıçeviri
olarak görüntünün altında veren yazı.
alt yazılama
* Alt yazılmak işi.
alt yazılamak
* Alt yazılarıhazırlamak ve gerçekleştirmek.
alt yazılayıcı
* Alt yazılamak işini yapan (kimse).
alt yazılı
* Alt yazısıbulunan (film, görüntü).
Altayca
* Altay Türkçesi.
* Türk, Moğol, Mançu-Tunguz, Kore ve Japon dillerinin
kendisinden türediği varsayılan ana dil.
Altayist
* Altayistik ile uğraşan kimse.
Altayistik
* Altay grubuna giren Türk, Moğol, Mançu-Tunguz, Japon ve
Korelilerin dil, edebiyat, kültür ve tarihleriyle
uğraşan bilim dalı.
alternatif
* Seçilebilecek bir başka yol, yöntem; seçenek.
* Almaşık.
* Dalgalı(akım).
alternatör
* Dalgalıelektrik akımıveren üreteç.
altes
* Prens ve prenseslere verilen şeref unvanı.
* Bu unvanıtaşıyan kimse.
altı
* Beşten sonra gelen sayının adıve bu sayıyıgösteren
rakam, 6, Vl.
* Beşten bir artık.
altıalay üstü kalay
* içi dışıgibi özenilmişolmayan şeyler
için söylenir.
AltıKardeş
* Kuzey kutup yönünde, Büyük Ayı'nın karşısında
bulunan takım yıldız.
altıkarışbeberuhi
* kısa boylu olanlar için alay yollu söylenir.
altıkaval üstü şişhane
* Bkz. altıkaval üstü şişhane.
altıkaval, üstü şişhane
* (giyim için) altı, üstüne uymaz.
altıokka etmek
* birini kollarından ve bacaklarından tutup yukarıkaldırarak
sallamak veya götürmek.
altıyaşolmak
* işe birtakım oyunlar karışmak, böyle bir işe
girişmekte sakıncalar bulunduğu anlaşılmak.
altıyol
* Altıyolun birleştiği yer.
altıdan yemek
* hastahanelerde hiç perhizi olmayan hastalara verilen tam yemek.
altıgen
* Altıkenarlıçokgen, müseddes.
altık
* Konusu ile yüklemi aynıolan, biri tümel olumlu, biri tikel
olumlu; biri tümel olumsuz, biri tikel olumsuz iki
önerme arasındaki bağlantıdurumu, mütedahil:
"Kimi insanlar fanidir" önermesi "Bütün insanlar fanidir"
önermesinin altığıolur.
altılı
* Altıparçadan oluşan, kendinde herhangi bir şeyden
altıtane bulunan.
* İskambil, domino gibi oyunlarda üzerinde altıişareti
bulunan kâğıt veya pul.
* Divan edebiyatında her bendi altımısradan oluşan
nazım biçimi.
altılık
* Altısıbir arada, altıtaneden oluşmuş,
altıtane alabilen.
altın
* Atom sayısı79, atom ağırlığı196,9
olan, 10640 C de eriyen, kolay işlenen, yüksek değerli, paslanmaz
element, kısaltmasıAu.
* Altından yapılmış.
* Altından yapılmışsikke.
* Niteliği iyi olan, üstün nitelikte olan, değerli.
altın adıpul oldu, kız adıdul oldu
* uygunsuz davranışlarıyüzünden temiz tanınan
kişiliği lekelendi.
altın adınıbakır etmek
* kötü işler yaparak temiz ve parlak ününü karartmak.
altın anahtar her kapıyıaçar
* para olunca her güçlük yenilebilir.
altın babası
* Çok zengin, parasıçok olan kimse.
altın beşik
* Bir elleriyle kendi bileklerini kavrayan iki kişinin, öteki
elleriyle karşılıklıolarak birbirlerinin bileklerini
tutmaları.
altın bilezik
* Altından yapılmışkola takılan ve pek
çok türü olan süs eşyası.
* Para getiren sanat veya meslek.
altın çağ
* En parlak ve mutlu çağ.
altın eli bıçak kesmez
* varlıklıveya değerli kişilerin elini kimse
bükemez.
altın gibi
* altına benzeyen, sarı.
altın kaplama
* Herhangi bir metal altın suyuna batırılarak ince
bir altın tabaka ile sarılarak altına benzetilmek.
altın keseği
* Yerden temiz külçe durumunda çıkan altın.
altın kesmek
* çok para kazanır olmak.
altın kökü
* Güney Amerika'da yetişen, kusturucu niteliği olan bir
kök, ipeka (Cephaelis ipeca cuanha).
altın küpü
* Altın para biriktiren; parasıçok olan.
altın leğene kan kusmak
* varlık içinde hastalık veya sıkıntıçekerek
yaşamak.
altın saat
* İzlenme oranının en çok olduğu vakit, prime
time.
altın sarısı*Altın rengini andıran.
altın suyu
* Bir kısım konsantre nitrik asit ile üç veya dört kısım
konsantre hidroklorik asitten oluşmuş, özellikle plâtin
ve altın gibi metalleri çözmekte kullanılan bir karışım.
altın topu
* güzel ve tombul olan kucak çocuklarıiçin bir benzetme sözü
olarak kullanılır.
altın tutsa, toprak olur (veya altına yapışsa
elinde bakır kesilir)
* giriştiği işlerde büyük talihsizliklere uğrayan
kimsenin durumunu anlatır.
altın yağmurcun
* Bir tür kuş, yağmur kuşu.
altın yıl
* Eşlerin birlikte ulaştıkları50. evlilik yılı.
altın yumurtlayan tavuk
* mesleği, sanatı, parasıolan, gelirli kimse.
* turist.
altın yürekli olmak
* çok iyi niyetli olmak, yumuşak huylu görünmek.
altına etmek (veya kaçırmak)
* yatağına veya donuna abdest etmek.
altınbaş
* Daha çok Ege bölgesinde yetişen, yuvarlak, kalınca
kabuklu güzel bir kavun türü.
altıncı
* Altısayısının sıra sıfatı, sırada
beşinciden sonra gelen.
altıncıduygu
* Ön sezi.
altıncıhis
* Bkz. altıncıduygu.
altında kalmak
* ezilmek.
altında kalmamak
* karşılığınıvermek, gördüğü
iyilik veya kötülüğü karşılıksız bırakmamak.
altından Çapanoğlu çıkmak
* girişilen işte başa dert olacak bir durumla karşılaşmak.
altından çapanoğlu çıkmak
* bir işte başa dert olacak bir durumla, bir sorunla karşılaşmak.
altından girip üstünden çıkmak
* malı, parayıdüşüncesizce harcayıp tüketmek.
altından kalkamamak
* bir işi başaramamak, becerememek, üstesinden
gelememek.
* kendini savunamamak.
altından kalkmak
* bir güçlüğü yenmek, başarmak.
altınıçizmek
* (bir sözün) önemini belirtmek, üzerine dikkati çekmek;
vurgulamak.
altınııslatmak
* yatağına veya donuna küçük abdestini etmek.
altınıüstüne getirmek
* söz veya tutumuyla çevreyi birbirine düşürmek, karmakarışık
etmek.
* bir şey bulmak için aramadık yer bırakmamak.
altınlaşma
* Altınlaşmak işi veya durumu.
altınlaşmak
* Altın durumu veya görünümü almak.
altınoluk
* İşlemeli kadın şalvarı.
* Altın sırma veya kılaptanla işlenmişçizgili
ipek kumaşve bu cins kumaşların üstünde bulunan sırma
işlemeli yollar.
* Sarıkların üstüne sarılan sırma şerit.
altıntop
* Turunçgillerden, sıcak bölgelerde yetişen bir meyve ağacı,
greyfrut (Citrus decumana).
* Bu ağacın kanarya sarısırenginde, tadıacımsımeyvesi,
kız memesi, greyfrut.
altıntop
* İki çeneklilerden, uzun, dikenli ve kürecikler hâlinde
saplarıolan bir kaktüs türü (Trollius ranunculoides).
altıparmak
* Ellerinde veya ayaklarında altışar parmağıolan
(kimse).
* İri bir tür palamut balığı.
* Ayrırenkte altıyolu olan kumaş.
* Bu kumaştan yapılan gelin giysisi.
altıpatlar
* Altıtane fişek alan toplu tabanca, revolver.
altışar
* Altısayısının üleştirme biçimi; her
birine altı, her seferinde altısıbir arada olan.
altız
* Bir doğumda dünyaya gelen altı(kardeş).
altimetre
* Yükseklikölçer.
altlama
* Altlamak işi.
altlamak
* Özel diye alınan bir şeye, genel bir kavramın altında
yer vermek.
altlı
* Altıolan.
altlıüstlü
* Altıve üstü birlikte.
* Alt ve üst katta olmak üzere, birlikte.
altlık
* Tabak veya bardak altı.
* Hayvanların altına yayılan ot veya saman.
* Arabaya koşulan atların yollarıkirletmemesi için
kuyruğunun altına yerleştirilen torba.
altmış
* Elli dokuzdan sonra gelen sayının adıve bu sayıyıgösteren
rakam, 60, LX.
* Altıkere on, elli dokuzdan bir artık.
altmışaltı*
Altmışaltısayıalmakla kazanılan bir çeşit
iskambil oyunu.
altmışaltıya bağlamak
* temelli olmayan bir çözümle durumu kurtarmışgörünmek.
altmışdörtlük
* Bir notanın altmışdörtte biri değerinde olan
nota.
altmışar
* Altmışsıfatının üleştirme biçimi,
her birine altmış, her defasında altmışıbir arada
olan.
altmışıncı*
Altmışsıfatının sıra bildiren
biçimi, sırada elli dokuzuncudan sonra gelen.
altmışlık
* İçinde altmıştane bulunan.
* Altmışyaşında olan veya görünen.
alto
* Kemanla viyolonsel arasıbüyük keman, viyola.
* Kontralto.
altta kalanın canıçıksın
* "herkes başının çaresine baksın, gücü
yetmeyen ne olursa olsun" anlamında kullanılır.
altta kalmak
* herhangi bir çatışmada, çekişmede yenilmek.
altta yok üstte yok
* yoksul, fakir.
alttan (veya aşağıdan) almak
* sert konuşan birine karşıyumuşak, olumlu
davranmak.
alttan alta
* gizlice, el altından.
alttan güreşmek
* gizli gizli yenme yollarınıkollamak.
altunî
* Altın renginde olan.
alüfte
* İffetsiz, oynak, cilveli (kadın).
alüftelik
* Alüfte olma durumu.
alümin
* Suda çözünmeyen, 20500 C de eriyen, beyaz bir toz olan alüminyum
oksit (Al2O3).
alümina
* Bkz. alümin.
alüminyum
* Atom numarası13, atom ağırlığı26,98
olan, gümüşparlaklığında, beyaz, 6600 C de eriyen hafif bir
element. KısaltmasıAl.
* Alüminyumdan yapılmış.
alüminyum taşı
* Boksit.
alüvyon
* Akarsuların taşıyıp yığdıklarıbalçık,
kil gibi çok ince taneli şeylerin kum ve çakılla karışmasıyla
oluşan yığın,
lığ.
alveol
* Torba biçiminde küçük boşluk veya genişlemişkısım.
alvere tulumbası
* Emme basma tulumba.
alyans
* Nişan yüzüğü.
alyon
* Para babası.
alyuvar
* Kana al rengini veren, çekirdeksiz, yuvarlak, küçük hücre,
eritrosit.
Am
* Amerikyum'un kısaltması.
am
* Dişilik organı, ferç.
-am / -em
* Fiilden isim türeten ek: tut-am, dön-em vb.
ama
* Çelişkili ve tutarsız iki cümleyi birbirine bağlamaya
yarar, amma.
* Uyarma veya şartlıbir ifade niteliğinde olan bir
cümleyi, başka bir cümleye bağlamaya yarar.
* Beklenmeyen bir sonucu anlatan iki cümleyi onun sebebi durumunda
olan cümleye bağlar.
* Bir yargıyıveya bir buyruğu pekiştirmek için
de kullanılır.
* Bazen dikkati çekmek için cümlenin sonuna getirilir.
âmâ
* Görmez, kör.
ama ne
* ne hoş.
* şaşılacak niteliği olan.
amabile
* Bir parçanın sevimli ve cana yakın çalınacağınıanlatır.
amaç
* Erişilmek istenilen sonuç, maksat.
* Gaye.
* Hedef.
amaç dışı*Gaye dışı, hedeflenen amacın
dışında.
amaç edinmek
* bir amaca ulaşma isteğinde bulunmak.
amaç gütmek
* bir amacıgerçekleştirmeye çalışmak.
amaçlama
* Amaçlamak işi, hedef alma, istihdaf.
amaçlamak
* Bir amaca ulaşmayıistemek, istihdaf etmek.
amaçlanma
* Amaçlanmak işi.
amaçlanmak
* Amaçlamak işine konu olmak.
amaçlı
* Amacıolan, gayeli.
* Bir amaca yönelik.
amaçlılık
* Amaçlıolma durumu.
amaçsız
* Amacıolmayan, gayesiz.
amaçsızlık
* Amaçsız olma durumu.
amade
* (bir işi) Yapmaya hazır.
-amak
* Fiilden isim türeten ek: bas-amak, tutamak, kaç-amak vb.
amal
* İşler, işlemler.
âmâlık
* Âmâ olma durumu.
amalierbaa
* Matematikte dört işlem terimine verilen ad.
aman
* Yardım istendiğini anlatır.
* Bir suçun bağışlanmasının istenildiğini
anlatır.
* Rica anlatır.
* Usanç ve öfke anlatır.
* Dikkat uyandırmak için kullanılır.
* Çok beğenmeyi anlatır: Aman ne güzel şey! Bu
anlamda kullanıldığında buna da edatıda getirilebilir.
* Şaşma anlatır.
aman Allah (Allahım)
* şaşma, beğenme veya beğenmeme, korku gibi
duygularıbelirtmek için kullanılır.
aman bulmak
* kurtulmak.
aman dedirtmek (veya amana getirmek)
* karşıkoyan birini boyun eğmek zorunda bırakmak,
zor durumda bırakmak.
aman derim!
* sakın ha, böyle bir işyapayım deme.
aman dilemek
* önce direnirken zor karşısında boyun eğip
canının bağışlanmasınıdilemek.
aman vermek
* canınıbağışlamak, öldürmemek.
aman vermemek
* rahat bırakmamak, göz açtırmamak.
* acımayıp öldürmek.
aman zaman
* Karşısındakini yumuşatmak için söylenen
sözleri anlatır.
amana gelmek
* önce direnirken zor karşısında boyun eğmek.
amanın
* Korkma ve şaşma sözü.
amanname
* İslâm devletlerinde düşmana güvenlik içinde olduğunu
bildirmek üzere verilen belge.
amansız
* Aman vermez, hiç acımayan, cana kıyıcı.
amansız hastalık
* Kanser.
amansızca
* Öldürücü bir durumda, acımasız olarak.
* Hoşgörüsüz olarak.
amasımamasıyok!
* hiçbir özrün geçerli olamayacağınıanlatır.
amasıvar
* herkesin bilmediği sakıncasıveya kusurlarıvar.
Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri daha
* ele geçirilmeyen veya kaçan bir şeye üzülmek boştur,
çünkü her zaman benzeri sağlanabilir.
amatör
* Bir işi para kazanmak için değil, yalnız zevki
için yapan kimse, hevesli, profesyonel karşıtı.
amatörlük
* Amatör olma durumu.
amazon
* (eski çağların Amazonlarına benzetilerek) Erkek
gibi, savaşsaflarında yer alan kadın.
* Ata binen kadın.
ambalâj
* Eşyayısarmaya yarayan mukavva, kâğıt, tahta,
plâstik madde gibi malzeme.
ambalâj yapmak
* (bir şeyi) bu gibi maddelerle paketlemek, sandıklamak.
ambalâjcı*
Ambalâj yapan kimse.
ambalâjcılık
* Ambalâjcıolma durumu veya işi.
ambalâjlama
* Ambalâjlamak işi.
ambalâjlamak
* Ambalâj yapmak.
ambale etmek
* Birini düşünemez duruma getirmek, çok yormak.
* Otomobili fazla gaz vermekten çalışmaz hâle sokmak.
ambale olmak
* Çok yorulup işgöremez, düşünemez duruma gelmek.
ambar
* Genellikle tahıl saklanan yer.
* Yiyecek ve bazıeşyanın saklandığıyer.
* Geminin yük koymaya ayrılmışyeri.
* Eşya taşıma işleri yapan kurum veya ortaklık.
* Kum, çakıl gibi yapımalzemesini ölçmekte kullanılan
ve her yanıçoğunlukla 75 cm olan küp ölçek.
* Genellikle tahılın çok üretildiği yer, bölge.
ambarcı
* Ambara bakan görevli, ambar memuru.
ambarcılık*
Ambarcının gördüğü iş.
ambarda kurutma
* Kapalıbir yerde, güçlü bir vantilâtör kullanılarak sağlanan
hava akımıile yeşil ve sulu yemlerin kurutulması.
ambargo
* Bir devletin, gemilerin kendi limanlarından ayrılmasınıyasaklama
buyruğu.
* Bir malın serbest sürümünü engellemek için konulan yasak.
ambargo koymak
* gemilerin limanlardan hareketini yasaklamak.
* bir malın serbest sürümünü engellemek.
* bir mala el koymak, müsadere etmek.
* siyasî, ekonomik, sosyal alanlarda caydırma amacıyla
yaptırım uygulamak.
ambargoyu kaldırmak
* ambargo ile ilgili yasaklamayıkaldırmak.
ambarlama
* Ambar durumuna gelmek.
ambarlamak
* Ambar işi yapmak.
amber
* Amber balığından çıkarılan güzel
kokulu, kül renginde bir madde.
* Güzel kokulu bazımaddelerin ortak adı.
amber ağacı
* Baklagillerden bir cins mimoza (Geum urbonum).
amber balığı
* Balinagillerden, boyu 25 m'ye kadar çıkan, başıbüyük,
dişli, çok yırtıcıbir balık, ada balığı(Catodon
macrocephalus).
amber çiçeği
* Amber ağacının toparlak, fındık büyüklüğünde,
altın sarısırenginde güzel kokulu çiçeği.
amberbaris
* Sarıçalı.
amberbu
* Hindistan'da, İran'da yetişen, pişince güzel bir
koku veren, iri ve uzun taneli bir tür pirinç.
amblem
* Soyut bir şeyin, bir kavramın sembolü olan varlık
veya eşya, belirtke.
amboli
* Atardamarda kanın pıhtılaşmasıveya yağparçacıklarının
oluşmasısonucunda meydana gelen tıkanma.
ambülâns
* Hasta arabası, cankurtaran (arabası), cankurtaran.
amca
* Babanın erkek kardeşi.
* Yaşlıerkeklere saygıiçin kullanılan
seslenme.
amcalık
* Amca olma durumu.
amcalık etmek
* birine amca gibi yakınlık göstermek.
amcamla dayım, hepsinden aldım payım
* yakınlarından beklediği ilgi ve yardımıgörmeyen
bir kimsenin artık yeni bir dilekte bulunmaya niyetli
olmadığınıanlatmak için söylenir.
amcazade
* Amcanın oğlu veya kızı.
amel
* Yapılan iş, edim, fiil.
* Bir kimsenin dinin buyruklarınıyerine getirmek için
yaptıkları.
* Sürgün, ötürük, ishal.
amele
* İşçi, emekçi.
amele taburu
* Genellikle yol yapım işlerinde görevli amelelerden oluşan
birlik.
amelelik
* Amele olma durumu.
amelî
* İşe dayanan, işüstünde, tatbikî, pratik.
* İşbakımından, işçe.
* Elverişli, kolay, uygun, kestirme.
* Hareketle ilgili olan, yalnız düşünce alanında
kalmayıp işe dönüşen uygulamalı, tatbikî.
amelimanda
* İşyapamaz durumda olan.
ameliyat
* Operatörün, hasta üzerinde kesme ve dikme yoluyla yaptığımüdahale,
operasyon.
* ç. İşler, faaliyetler.
ameliyat geçirmek
* ameliyat edilmişolmak.
ameliyat masası
* Üzerinde ameliyat yapılan özel donanımlımasa.
ameliyathane
* Hastaların ameliyat edildiği yer.
ameliyatlı*
Ameliyat edilmiş.
ameliye
* Yapılan iş, işlem.
amenajman
* Devlete ve kişilere ait ormanların, önceden hazırlanıp
kabul edilmişesaslara uygun olarak işletilmesi.
* Tabiî kaynakların işletilmesi.
amenna
* İnandık anlamıile "öyledir", "doğru",
"diyecek yok" gibi tasdik etme anlatır.
Amentü
* Kur'an surelerinden birinin adı.
Amerika armudu
* Defnegillerden, Amerika'da yetişen bir ağaç (Persea
gratissima).
* Bu ağacın armuda benzer yemişi.
Amerika bademi
* Aselbent ve zamk gibi maddeler veren bir sıcak iklim ağacı(Styrax
americana).
Amerika elması
* Antep fıstığıgillerden, Amerika'da yetişen
bir ağaç, bilader ağacı(Anacardium occidentale).
* Bu ağacın badem biçiminde çekirdekli, armuda benzer
yemişi.
Amerika tavşanı
* Kemiricilerden, arka ayaklarıçok uzun, küçük bir memeli
kürk hayvanı(Eriomys chincilla).
Amerika üzümü
* Şekerci boyası.
Amerikalı*
Amerika Birleşik Devletleri halkından olan kimse.
Amerikalılaşma
* Amerikalılaşmak işi veya durumu.
Amerikalılaşmak
* Amerikalıların yaşayıştarzınıbenimsemek.
Amerikan
* Amerika Birleşik Devletleri halkından olan kimse.
* Amerika'ya özgü, Amerika ile ilgili olan.
amerikan
* Pamuktan düz dokuma, kaput bezi. Amerikan bezi biçiminde de
kullanılır.
Amerikan bar
* Lokanta, otel veya evlerde içki için ayrılmışköşe.
Amerikan bezi
* Bkz. amerikan.
Amerikan salatası
* Rus salatası.
Amerikanca
* Amerika Birlişik Devletlerinde kullanılan İngilizce.
Amerikanist
* Amerikan tarihi ve kültürü ile uğraşan bilimci.
Amerikanvarî
* Amerikalıya yakışan biçimde, Amerikalıgibi.
amerikyum*
Atom numarası95, yapay olarak elde edilen aktinitlerden bir
element. KısaltmasıAm.
ametal
* Metal olmayan elementler.
ametist
* Süs taşıolarak kullanılan mor renkte bir tür
kuvars.
amfi
* Amfiteatr kelimesinin kısaltılmışı.
amfibi
* İki yaşayışlı.
* Hem karada hem de suda hareket eden (taşıt),
yüzergezer.
amfibi harekât
* Kara ve deniz araçlarıyla yapılan manevra.
amfibol
* Piroksenlere yakın siyah, esmer, yeşil renkli bir
silikat grubu.
amfibyumlar
* Kurbağa ve semenderleri içine alan iki yaşayışlıomurgalılar
sınıfı.
amfiteatr
* Dinleyicilerin oturduğu, sıralarıarkaya doğru
basamaklıolarak yükselen salon.
* Yunan ve Roma'da açık hava tiyatrosu.
* Toprak parçası.
amfizem
* Vücut organlarından bir bölümünün hava ile şişmesi.
amfor
* İki kulplu, dibi sivri, dar boyunlu, karnıgeniştesti.
amfora
* Bkz. amfor.
amigo
* Çoğunlukla spor yarışmalarında seyircileri
coşturan kimse.
amigoluk
* Amigonun yaptığıiş.
amil
* Yapan, etken, etmen, sebep, faktör.
amilâz
* Nişastayıparçalayarak şekere çeviren bir enzim.
amin
* Amonyaktaki hidrojen yerine, tek değerli hidrokarbonlu
köklerin geçmesiyle oluşan ürünlerin genel adı.
âmin
* "Allah kabul etsin" anlamında, duaların arasında
ve sonunda kullanılır.
aminoasit
* Bir amino grubu ile bir karboksil grubu taşıyan,
proteinlerin temel taşıolan organik bileşik.
amip
* Amipler takımından, vücudunun biçim değiştirmesiyle
oluşan geçici kollar veya ayaklar üzerinde sürünerek
yer değiştiren, tatlıve tuzlu sularda yaşayan
bir hücreli canlı(Amoibe).
amipler
* Bir hücreli hayvanların kök bacaklılar sınıfına
giren bir takımı.
amipli
* İçinde amip bulunan.
* Amiplerin yol açtığı.
amir
* Buyuran, emreden, üst.
* Bir işte emir verme yetkisi olan kimse.
amiral
* Deniz kuvvetlerinde, ordudaki general rütbesine eşit
rütbedeki subay.
amirallik
* Amiral olma durumu.
* Amiralin makamı.
amirane
* Amir gibi, amire yakışan biçimde.
amirce
* Amire yakışır biçimde, amir gibi.
amiriita
* Bkz. ita amiri.
amirlik
* Amir olma durumu.
amit
* Amonyağın hidrojeni yerine bir asit kökünün geçmesiyle
oluşan birleşiklerin sınıf adı.
amitoz
* Amip, akyuvar ve bazıbakterilerde hücre bölünmesi yoluyla
olan çoğalma.
amiyane
* Kibarca olmayan, bayağı.
* Sıradan.
amiyane tabiriyle
* halk ağzıile, halk deyişiyle.
amma
* Bkz. Ama.
* Yanına getirildiği kelimenin anlamına aşırılık
katarak şaşma veya hayranlık anlatır.
amma velâkin
* Ancak, bununla beraber.
ammada yaptın ha!
* söylenen bir söze pek inanılmadığınıve şaşıldığınıanlatır.
amme
* Halkın bütünü, kamu.
amme davası
* Kamu davası.
amme efkârı
* Kamuoyu.
amme hukuku
* Kamu hukuku.
amme idaresi
* Kamu yönetimi.
amme menfaati
* Kamu yararı.
amnezi
* Hafıza kaybı, bellek yitimi.
amnios
* Döl kesesi.
amnios suyu
* Döl kesesini dolduran ve cenini içinde bulunduran sıvı,
çağnak.
amonyak
* Azot ve hidrojen birleşimi olan, keskin kokulu bir gaz
(NH3).
* İçinde bu gazın eritilmişbulunduğu su, nışadır
ruhu.
amonyaklama
* Amonyaklamak işi.
amonyaklamak
* Bazıyemlerin amonyak veya bir amonyum bileşiği
ile karıştırmak veya doyurmak.
amonyum
* Amonyaklıtuzlarda maden rolü oynayan bir birleşim kökü
(NH4).
amonyum karbonat
* Hamur kabartmada maya olarak kullanılan karbonik asidin
amonyum tuzu, nışadır kaymağı.
amonyum sülfat
* Sanayide sentez yolu ile elde edilen amonyum nötr sülfat, azotlu
gübrelerin en çok kullanılanıdır.
amor
* Bir çeşit kumaş.
amoralizm*
Ahlâk dışıcılık, töre dışıcılık.
amorf
* Biçimsiz.
amorti
* Birden ödenerek faizinin işlemesine son verilen tahvil.
* Piyangoda ödenen para kadar ödenen karşılık.
amorti etmek
* bir girişimde yatırılan parayızamanla
yeniden kazanmak.
amortisman
* Taşınmaz malların aşınmalarına karşılık
olarak, yıllık kârdan ayrılan belirli pay.
* Faizin işlemesine son vermek için bir tahvilin birden
ödenmesi.
amortisör
* Motorlu araçlarda sarsıntı, sallantıgibi
hareketleri en aza indiren, yayların gereksiz hareketlerini gidermeye
yarayan düzen.
* Bu düzeni kuran öge, cihaz, yumuşatmalık.
amper
* Elektrik akımında şiddet birimi. KısaltmasıA.
amper saat
* Bir amper şiddetinde akım geçiren bir iletkenden bir
saat içinde geçen elektrik miktarı.
ampermetre
* Amperölçer.
amperölçer
* Bir elektrik akımının şiddetini ölçmeye
yarayan aygıt, akımölçer.
ampir
* Napoleon döneminde Fransa'da ve Avrupa'da yayılmışolan
yapı, mobilya, giyim vb. üslûbu.
ampirik
* Bir kurama değil de yalnızca deneye, gözleme dayanan.
ampirist
* Deneyci.
ampirizm
* Deneycilik.
amplifikatör
* Alçak veya yüksek frekanslıakımların gerilimini, şiddetini
veya gücünü artırmaya yarayan araç, yükselteç.
ampul
* İçinde, elektrik akımıile akkor durumuna gelerek ışık
verebilen bir iletkeni bulunan, havasıboşaltılmışcam
şişe.
* İçinde çoğu kez zerk edilecek, sıvıdurumda
ilâç bulunan küçük veya büyük cam tüp.
ampütasyon
* Bir organıkesip çıkarma.
* Herhangi bir bütünden bir parça kesme veya koparma.
amuda kalkmak
* iki eli üstüne dayanarak bacaklarınıhavada dikey
tutmak.
amudî
* Dikey, dikine, dik.
amudufıkarî
* Omurga kemiği, bel kemiği.
amut
* Dikme, dik durumda.
amyant
* Kolayca bükülen ve ateşe dayanan liflerden oluşmuş,
bir tür ak asbest.
an
* Zamanın bölünemeyecek kadar kısa bir parçası,
lâhza.
an
* İki tarla arasındaki sınır.
an
* Zihin.
-an / -en
* İsimden isim türeten ek: oğul-an > oğlan, kız-an,
kök-en vb.
-an / -en
* Fiilden sıfat türeten ek.
ana
* Çocuğu olan kadın, anne.
* Yavrusu olan dişi hayvan.
* Dince aziz tanınan bazıkadınlara verilen saygıunvanı.
* Yaşlıkadınlara saygılıbir seslenme sözü
olarak kullanılır.
* Velinimet.
* Alacağın veya borcun, faizin dışında
olan bölümü.
* Temel, asıl, esas.
* Çizgilerden herhangi birini anlatan kelimeye sıfat olarak
geldiğinde, o çizginin, belirli bir kural altında
hareket ederek bir yüzey oluşturmaya yaradığınıanlatır.
ana arı
* Arıbeyi.
ana avrat düz (veya dümdüz) gitmek
* sövmek, küfretmek.
ana baba
* Ana ile babanın oluşturduğu birlik.
ana baba bir
* aynıana ve babadan olan (kardeşler).
ana baba eline bakmak
* ana ve babanın verdiği para ile geçinmek.
ana baba günü
* Çok kalabalık.
* Sıkıntılıkalabalık, telâşlı,
tehlikeli zaman, yer veya durum.
ana baba yavrusu
* nazlıbüyütülmüşçocuk.
ana bilim dalı
* Üniversite veya fakültelerde bölümlerin alt bilim veya uzmanlık
dalları.
ana bir, baba ayrı
* analarıbir, babalarıayrıolan (kardeşler).
ana cadde
* Şehirde ara sokakların açıldığıgenişyol.
ana çizgi
* Belli bir kurala göre yürütülerek bir biçimin oluşmasına
yarayan çizgi.
ana dal
* Ağaç, ağaççık veya çalılarda gövdeden ilk çıkan
ve bitkinin çatısınıoluşturan dal.
ana defter
* Ticarî bir kuruluşun, aylık ve bilânço hesaplarınıgösteren
defter, büyük defter, defterikebir.
ana deniz
* Kıtalarıbirbirinden ayıran engin deniz, okyanus,
umman.
ana deniz bilimi
* Oşinografi.
ana dil
* Başka diller veya lehçeler türetmişolan dil.
ana dili
* İnsanın çocukken anasından, evindekilerden ve
soyca bağlıolduğu topluluktan öğrendiği dil.
ana direk
* Gemilerde, ekleme direklerde dipteki temel parça.
ana doğrusu
* Dönen silindirin yan yüzünü oluşturan dikdörtgenin bir
kenarı.
* Dönen koninin yan yüzünü oluşturan dik üçgenin hipotenüsüne
verilen ad.
ana duvar
* Bir yapının, dört bir yönünü çevreleyen kalın dışduvar.
ana düşünce
* Temel fikir.
ana fikir
* Belirli bir konuda bir yazının temeli olan düşünce.
ana gibi yâr olmaz, Bağdad gibi diyar olmaz
* insanlar içinde bize ana kadar candan bağlıdost
yoktur.
ana kadın
* Bir ailede veya bir toplulukta en çok sayılan kadın.
ana kapı
* Bir yapının süslü, büyük ön kapısı.
ana kara
* Yeryüzündeki beşbüyük kara parçasından her biri, kıta.
ana kent
* Bir ülkenin veya bir bölgenin çevresindeki yerleşim
yerlerine ekonomik ve toplumsal yönlerden egemen
olan ve genellikle ülkenin başka ülkelerle olan her türlü ilişkilerinin
sağlandığıen önemli kenti, metropol, büyük şehir.
* Bir ülkede büyük kentlerden herhangi biri, metropol, büyük şehir.
ana kızına taht kurar, kız bahtıkocadan arar
(veya ana kızına taht kurmuş, baht kuramamış)
* kocasıiyi olmayan bir kadın, kendi ne kadar zengin
olursa olsun, mutlu olamaz.
ana kitap
* Bir bilim alanında yazılmıştemel kitap.
ana kök
* Tohumun çimlenmesinden sonra kökçüğün toprağa dalarak
gelişmesi sonucu oluşan ilk kök.
ana kraliçe
* Kralın annesi.
* Arıbeyi.
ana kubbe
* Camilerde ayaklar veya ana duvar üzerindeki kasnağa
oturtulmuşkubbe.
ana kucağı
* Ananın sevgi ve sevecenlikle dolu çevresi.
ana kuyu
* bir ocakta ana çıkışve havalandırmada kullanılan
kuyu.
ana kuzusu
* Pek küçük kucak çocuğu.
* Sıkıntıya, güç işlere alışmamış,
nazlıbüyütülmüşçocuk veya genç.
ana mektebi
* Bkz. anaokulu.
ana motif
* Bir sanat eserinde sık sık tekrarlanarak ona özellik
kazandıran motif, laytmotif.
ana muhalefet
* İktidarın dışında sayıca en üstün
olan parti.
ana ortaklık
* Birçok ortaklığın pay senetlerini elinde
bulundurarak onlarıdenetimi altında tutan sermaye yatırım
ortaklığı, holding.
ana rahmine düşmek
* döl yatağında cenin oluşmak.
ana saat
* Bir gözlem evi veya kurumda, saatler içinde en doğru giden
ve öbür saatlerin ayarlanmasında kullanılan
saat.
ana sanlı* Soyadınıana yönünden alan.
ana sav
* İleri sürülerek savunulan düşüncelerin en belli başlıolanı.
ana sayaç
* Belirli bir yerleşim birimine veya bir şehre verilen
toplam gazın ölçülmesi amacıyla, ana dağıtım boru hattı
başlangıcına tesis edilen sayaç sistemi.
ana sınıfı*
Genellikle beşyaşınıbitirmişçocuklarıilkokul
öğrenimine hazırlayan sınıf.
ana sözleşme
* Taraflar arasıdüzenlenen ilk ve temel sözleşme.
ana şehir
* Ana kent.
ana toplardamar
* Kirli kanıkalbin sağkulakçığına boşaltan
iki büyük toplardamardan her biri.
ana vatan
* Ana yurt.
* Bir şeyin ilk kez yetiştigi, göründüğü yer.
ana yapı
* Bir yapıbütünü içinde yükseklik ve biçim bakımından
göze çarpan, önemli bölüm.
ana yarısı*
Teyze.
ana yol
* Küçük yolların kendisine açıldığıbüyük
yol.
* Cadde.
ana yön
* Kuzey, güney, doğu ve batıyönlerinden her biri.
ana yurt
* İlk yurt edinilen yer, ana vatan.
ana yüreği*
Annelik duygusu, ana sevecenliği.
anabolizma
* Özümleme.
anaca
* Ana olarak.
anacık
* Küçük anne.
* Sevimli, sempatik anne.
anacıl
* Anasına düşkün (çocuk).
anaç
* Yavru yetiştirecek duruma gelmişolan hayvan veya yemişverecek
durumdaki ağaç.
* İri, kart.
* Kurnaz, deneyli, bilgili, başına buyruk.
anaçlaşma
* Anaçlaşmak işi.
anaçlaşmak
* Anaç duruma gelmek.
anaçlık
* Anaç olma durumu.
anadan (yeni) doğmuşa dönmek (veya anadan yeni doğmuşgibi
olmak)
* dertsiz, tasasız, sağlıklıbir duruma gelmek.
anadan doğma
* çırılçıplak.
* doğuştan olan.
anadan görme
* annesinde gördüğü gibi.
* geleneksel.
Anadolu
* Ön Asya'nın bir parçasıolarak Türkiye'nin Asya kıtasında
bulunan toprağına verilen ad.
Anadolulu
* Anadolu halkından olan (kimse).
anadut
* Ekin veya ot demetlerini arabaya yüklemeye veya harmanıaktarmaya
yarayan, uzun saplıaraç, dirgen, yaba.
anaerki
* Soyda temel olarak anayıalan ve ailede çocuklarıana
klânına mal eden ilkel bir toplum düzeni,
maderşahîlik.
anaerkil
* Anaerki temeline dayanan, maderşahî, matriarkal.
anaerkillik
* Kadının üstünlüğüne dayalıtoplumsal
örgütlenme düzeni.
* Ananın egemen olduğu aile hayatı.
anaerobik
* Oksijensiz yerde yaşayabilen, yetişebilen.
anafor
* Bir engelle karşılaşan su veya hava akıntısının
dönerek ve çukurlaşarak yaptığıçevrinti, ters akıntıların
oluşturduğu dönme, eğrim, çevri, burgaç, girdap.
* Karmakarışık, sinirli, güç durum.
* Yolsuz veya emeksiz elde edilen şey.
anafora kaptırmak
* emeksiz, karşılıksız olarak başkasının
yararlanmasına imkân vermek.
anaforcu
* Yolsuz veya emeksiz kazanç peşinde olan (kimse).
anaforculuk
* Anaforcu olma durumu.
anafordan
* yolsuz veya emeksiz olarak.
anaforlama
* Anaforlamak işi.
anaforlamak
* Yolsuz veya emeksiz olarak kazanç elde etmek.
anaforlu
* Akıntılı, cereyanlı.
anagram
* Bir kelimedeki harflerin yerini değiştirerek elde
edilen kelime.
anahtar
* Bir kilidi açıp kapamak için kullanılan araç, açar,
açkı.
* Bir şeyin zembereğini kurmak için kullanılan
araç, kurgu.
* Şifre yazmak ve çözmek için kararlaştırılmışolan
yol.
* İstenilen yere veya aygıta, isteğe göre elektrik
akımının geçmesini sağlamak için kullanılan düzen,
komütatör.
* Somunlarıveya vidalarıçevirerek sıkıştırıp
gevşetmek için kullanılan çelik saplıaraç.
* Notaların müzik merdivenindeki yükseklik derecelerini
göstermek ve buna göre okunmasınısağlamak için
portenin başına konulan işaret.
* Konserve kutularının kapağınıkeserek
açmaya yarayan alet, açacak.
* Vesile, araç, vasıta.
anahtar ağızlığı
* Mobilya kapaklarının ve çekmecelerin yüzlerine açılan
anahtar deliklerinin üzerine çivilenen paslanmaz
çelik veya dökümden yapılmışortasıanahtara
uygun, delikli metal ve plâstik gereç.
anahtar bitkiler
* Mera üzerinde çok bulunan ve bunların doğru bir şekilde
otlatılmalarıile tüm meranın doğru bir şekilde
otlanmışolacağıkabul edilen bitki türleri.
anahtar kelime
* Bir kompozisyonda kullanılan temanın ifade edildiği
başlıca kelimelerden biri.
anahtar taşı
* (yapıcılıkta) Kemerlerin en üstündeki taş,
kilit taşı.
anahtar uydurmak
* bir kilidi açmak için kendi anahtarından başka bir
anahtar kullanmak.
anahtar vermek
* (tulûat tiyatrosunda) komiğe nükte yapma kolaylığıvermek.
anahtarcı*
Anahtar yapan, satan veya onaran kimse.
* Kapı, kasa gibi yerlere anahtar uydurarak hırsızlık
yapan kimse.
anahtarcılık
* Anahtarcının yaptığıiş.
anahtarıbeline takmak
* evde yönetimi ele almak.
anahtarlık
* Anahtarların kaybolmasınıönlemek, kolayca kullanılmasınısağlamak
için takıldığımaden, deri ve
benzerinden yapılan halka veya kılıf.
-anak / -enek
* Fiil köklerinden isim türeten ek.
anakonda
* Boğagillerden tropikal Güney Amerika'da yaşayan, avınısararak
ve sıkarak öldüren yılan (Eunectes
murinus).
anakronik
* Çağıgeçmiş, çağa uymaz, eskimiş.
anakronizm
* Tarihe aykırılık.
* Çağa uymama.
analaştırma
* Analaştırmak işi.
analaştırmak
* Annedeki özellikleri kazandırmak.
analı
* Anasıolan.
analıkuzu kınalıkuzu
* Bkz. analı.
analıkuzu, kınalıkuzu
* annesi sağolan çocukların mutluluğunu anlatır.
analık
* Ana olanın durumu.
* Ana duygusu.
* Ana yerini tutan veya ana kadar yakınlık gösteren kadın.
* Üvey ana.
* Anaca davranış.
analık etmek
* analık görevini yapmak veya ana gibi yakınlık
göstermek.
analıkızlı*
Salça, tuz, su, bulgur ve kıymanın yoğrularak küçük
köfteler hâline getirilmesi ve bu malzemenin et suyu ve
nohut ile pişirilmesiyle hazırlanan yemek.
analist
* Tahlil, analiz yapan kimse, çözümleyici.
analitik
* Çözümlemeli.
analiz
* Çözümleme, tahlil.
analiz etmek
* Çözümlemek, tahlil etmek.
analizci
* Analizle uğraşan veya analiz yapan kimse.
analizör
* Analiz yapan cihaz, aygıt veya organ.
analjezi
* Ağrıyıdindirme, acıduyumunu yok etme, acıyitimi.
analjezik
* Bkz. ağrıkesen.
analoji
* Benzeşim, benzeşme.
* Andırış, andırışma.
* Örnekseme.
analojik
* Analoji ile ilgili, benzeşmeye dayanan.
anam avradım olsun
* birini kesin olarak inandırmak için söylenen çok kaba bir
ant.
anam babam
* teklifsiz bir seslenme.
anam!
* Kadın erkek, büyük küçük herkese karşıkullanılan
teklifsiz bir seslenmek.
* Sese verilen tona göre şaşma, beğenme, acı,
üzüntü gibi duygular anlatır.
anamal
* Sermaye, kapital.
* Bir ticaret işinin kurulması, yürütülmesi için gereken
anapara ve paraya çevrilebilir malların bütünü,
sermaye.
anamal birikimi
* Anamalcının elde ettiği artık değerin
bir bölümünü kendi kullanırken büyük bölümünü anamalına
ekleyerek onu büyütmesi.
anamalcı*
Üretim araçlarınıözel mülkiyetinde bulunduran, anamal
sahibi, sermayedar, kapitalist.
* Anamalcılık düzenini benimsemiş.
anamalcılık
* Anamala dayanan ve kâr amacıgüden üretim düzeni,
kapitalizm.
anan yahşi, baban yahşi
* birini, bir işe razıetmek için gereğinden çok
överek yumuşatmak amacıgüdüldüğünü başkasına anlatırken
kullanılır.
ananas
* Ananasgillerden, sıcak ülkelerde yetişen bir ağaç
(Ananas sativus).
* Bu ağacın tadı, kokusu çok beğenilen
meyvesi.
ananasgiller
* Bir çeneklilerden, sıcak ülkelerde yetişen ve örneği
ananas olan bitki familyası.
an'ane
* Gelenek.
an'aneci
* Ananeye bağlıolan, gelenekçi.
an'anecilik
* Gelenekçilik.
an'anesiz
* Geleneğe sahip bulunmayan.
ananet
* Erkekte cinsel güçsüzlük, puluçluk.
an'anevi
* Geleneğe dayanan, geleneksel.
ananın ak sütü gibi (helâl olsun)
* anamın sütü bana nasıl helâl ise, bu da sana öyle
helâl olsun.
ananın örekesi
* saçma bir söze karşıverilen karşılık.
anaokulu
* Öğrenim çağına henüz gelmemişiki ile altıyaşarasındaki
çocuklarıokul düzenine hazırlayan eğitim
kuruluşu.
anapara
* İşletilen paranın faiz katılmamışbütünü.
anarşi
* Siyasî ve idarî kurumlardaki çözülme sonucu olarak devlet
denetiminin kalmamasıdurumu, başsızlık.
* Kargaşa, başıboşluk.
anarşik
* Anarşi niteliğinde olan.
anarşist
* Anarşi ile ilgili olan.
* Anarşizm yanlısıolan kimse.
anarşistleşme
* Anarşistleşmek işi veya durumu.
anarşistleşmek
* Anarşist özelliği taşımak.
anarşistlik
* Anarşist olma durumu, işi.
anarşizm
* Tarihî şartlar ne olursa olsun devletin ortadan kaldırılmasına
çalışan öğreti.
anartri
* Dil tutukluğu.
anasıağlamak
* çok sıkıntıçekmek, eziyet çekmek, bitkin duruma
gelmek.
anasıdanası
* soyu sopu, bütün aile.
anasıkılıklı
* görüş, davranış, huy vb. bakımından
anasına benzeyen.
anasıturp (veya sarımsak), babasışalgam (veya
soğan)
* ne olduğu belirsiz kimselerin çocuğu.
anasıyerinde
* bir gencin anasıkadar yaşlı(kadın).
anasıl
* Kökten, asıl olarak, esaslıbir biçimde.
anasına avradına sövmek
* birinin anasınıve karısınıamaçlayarak
çirkin söz söylemek.
anasına bak, kızınıal, kenarına bak,
bezini al
* bir kızın karakterini öğrenmek isteyenler, anasının
hâlini göz önüne alırlarsa aldanmamışolurlar.
anasından doğduğuna pişman
* çok tembel, üşengeç.
* canından bezmiş.
anasından doğduğuna pişman etmek
* çok eziyet etmek, çok üzmek, bezdirmek.
anasından emdiği süt burnundan (fitil fitil) gelmek
* bir işi yaparken çok sıkıntıçekmek.
anasından emdiği sütü burnundan getirmek
anasınıağlatmak
* bir kimseye çok eziyet etmek, çok sıkıntıçektirmek.
anasınıbellemek
* bir kimseye en büyük kötülüğü yapmak.
anasınıeşek kovalasın!
* sözü edilen kimse veya işiçin bıkkınlık,
dikkate almama ve umursamama anlatır.
anasınısat! (veya satayım)
* önem verme, aldırma, umursama, bunun için gam yeme
(yemem)!.
anasının gözü
* çok kurnaz, çok açık göz, dalavereci, hinoğluhin.
anasının ipini satmış(veya pazara çıkarmış)
* ipsiz, kendisinden her türlü soysuzluk beklenebilen (kimse).
anasının kızı
* anasının huylarıkendisinde de görülen kız.
anasının körpe kuzusu
* pek küçük kucak çocuğu.
anasının nikâhınıistemek
* bir şeye değerinden çok para istemek.
anasır
* Unsurlar, ögeler.
anasız
* Anasıolmayan.
anasızlık
* Anasız olma durumu.
anason
* Maydanozgillerden, kokulu tohumu hamur işlerinde ve rakıyapımında
kullanılan, yurdumuzda ekimi
yapılan bitki (Pimpinella anisum).
anatomi
* İnsan, hayvan ve bitkilerin yapısınıve
organlarının birbiriyle olan ilgilerini inceleyen bilim, teşrih.
* Beden yapısı, gövde yapısı.
* Bir şeyin oluşumunda göze çarpan özel yapı.
anatomici
* Anatomi uzmanı.
* Anatomi dersi veren öğretim üyesi.
anatomik
* Anatomi ile ilgili.
* İnsan vücudunun anatomisi ile ilgili.
anatomist
* Anatomiyle uğraşan bilimci.
anavaşya
* Göçücü balıkların Akdeniz'den Karadeniz'e çıkması,
katavaşya.
anayasa
* Bir devletin yönetim biçimini belirten, yasama, yürütme, yargılama
güçlerinin nasıl kullanılacağınıgösteren,
yurttaşların kamu haklarınıbildiren temel
yasa, kanunuesasî, teşkilâtıesasiye kanunu.
anayasacı*Anayasayısavunan, anayasadan yana olan.
* Anayasa konusunda yetkili olan, anayasa okutan (kimse).
anayasal
* Anayasa ile ilgili.
anbean
* Dakikadan dakikaya, her an, gittikçe.
anca
* Ancak.
anca beraber, kanca beraber
* bir işte iki veya daha çok kimsenin, o işkötü de
gitse, birbirinden ayrılmamalarıgerektiğini anlatır.
ancak
* "Yalnız, sadece" gibi sınırlama anlatır.
* "Olsa olsa", "en çok", "daha çok",
"güçlükle" gibi, bir şeyin daha çoğunun, ilerisinin olmadığınıgösterir.
* "Lâkin", "ama", "yalnız" gibi
bir düşünceye karşıt ikinci bir düşünceyi anlatır.
* En erken.
ançüez
* Genellikle hamsi, bazen de çaça, sardalye veya tirsi balıklarından
yapılan tuzlu ve yağlıezme.
andaç
* Ajanda.
* (çoğul durumunda) Anılar, hatırat.
* Anı, yadigâr.
andante
* Yarıyavaş, adagio ile andantino arası.
andantino
* Andante'den daha canlı, daha hızlı.
andaval
* Ahmak, aptal, beceriksiz, saşkın, bön.
andavallı*
Bön ve görgüsüz, beceriksiz (kimse).
andemi
* Belli bir bölgede sık sık görülen hastalık.
andemik
* Belli bir bölgede sık sık görülen.
andezit
* Plâjiyoklâzlıbir yanardağkültesi.
andık
* Sırtlan.
andırış
* Andırmak işi veya biçimi, analoji.
* İki şey arasında bazınoktalardaki uygunluk,
benzerlik durumu, temsil.
andırışma
* Andırışmak işi, analoji.
* İltibas.
andırışmak
* (bir şey) Başka bir şeyi andırmak.
andırma
* Andırmak işi.
andırmak
* Anmak işini yaptırmak.
* Benzer yanlarıbulunmak, çağrıştırmak.
andız
* Yapraklarıdikenli olan bir çeşit ardıç.
* Servi ağacı.
* Kırlarda yetişen yabanî bir otun kökü.
andız otu
* Birleşikgillerden, nemli yerlerde yetişen, sarıçiçekli,
acıve kokulu bir ot (İnula).
andoskop
* Bkz. endoskop.
andoskopi*
Bkz. endoskopi.
andropoz
* Erkeklerde yaşdönümü.
anekdot
* Kısa veya özlü anlatımıolan güldürücü hikâye, fıkra.
anele
* Gemilerde türlü işlerde kullanılan bir tür demir
halka.
anemi
* Kansızlık.
anemik
* Kansız.
anemometre
* Yelölçer.
anemon
* Dağlâlesi.
aneroit
* Cıva yerine bir maden kutu kullanmak temeline dayanan
kadranlıbarometre.
anestezi
* Uyuşturucu bir ilâçla vücudun bütününde veya belirli bir
bölgesinde duyuların yok olması, duyum yitimi.
anestezist
* Anestezi uzmanı.
anesteziyoloji
* Duyum yitimi bilimi.
anevrizma
* Bir atardamarın bir noktasında oluşan ur
biçimindeki gevşeme şişkinliği.
angaje
* Sözle veya yazılıolarak bağlanan.
angaje etmek
* birini söz veya yazıile bağlamak, taahhüt etmek.
angaje olmak
* sözle veya yazılıolarak bir şeye bağlanmak.
angajman
* Yüklenme, üstlenme, bağlantı, taahhüt.
angajmanlı
* Bağlantısı, taahhüdü olan.
angajmansız
* Bağlantısı, taahhüdü olmayan.
angajmansızlık
* Angajmanıolmama durumu.
angarya
* Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret vermeden yaptırılan
iş.
* Kölelik düzeninde köylünün derebeyine yaptığızorunlu
ücretsiz hizmeti.
* Savaşdurumundaki bir devletin, kendi sularındaki
yabancıbir devletin ticaret gemilerine el koyarak
bunlardan yararlanması.
* Olağanüstü durumlarda veya sıkıyönetimde devletin
vatandaşlara ait taşıtlara el koyması.
* Usandırıcı, bıktırıcı, zorla
yapılan iş.
angarya çekmek
* bir işi isteksizce, hatır için yapmaya mecbur olmak.
angaryacı*
Başkasına ücretsiz işyaptıran kimse.
angaryaya koşmak
* birini zorunlu olmadığıhâlde bir işte çalışmaya
zorlamak.
angıç
* Harman zamanıfazla sap yüklemek için öküz ve at arabalarının
iki tarafına takılan parmaklık.
angın
* Ünlü, anılmış, meşhur.
Anglikan
* İngiliz kilisesine bağlıolan (kimse).
Anglikanizm
* İngiliz kilisesinin tuttuğu inanç yolu.
Anglofil
* İngiliz yanlısı.
Anglosakson
* V. ve VI. yüzyılda Büyük Britanya'yıele geçiren Cermen
ırkından oymaklara verilen ad.
* Ana dili İngilizce olan kimse.
* İngilizlere has olan.
Angolalı
* Angola'da yaşayan (kimse).
angström
* Metrenin on milyarda biri değerine eşit olan ışık
dalgalarınıölçme birimi. KısaltmasıA.
angudî
* Angut kuşunun renginde.
angut
* Ördekgillerden, tüyleri kiremit renginde, evcilleştirilebilen
bir yaban kuşu (Casarca ferruginea).
* Ahmak, kaba saba.
anha minha
* Aşağıyukarı.
anhidrit
* Genellikle kaya tuzu ve alçıtaşıyla birlikte
bulunan doğal, susuz kalsiyum sülfat.
anı
* Hatıra.
* Yaşanmışolayların anlatıldığıyazıtürü,
hatıra.
anık
* Hazır.
anıklama
* Anıklamak işi.
anıklamak
* Hazırlamak.
anıklaşma
* Anıklaşmak işi.
anıklaşmak
* Hazır olma durumu.
anıklık
* Hazırlık.
anılaşma
* Anılaşmak işi, anıdurumuna girme.
anılaşmak
* Anıniteliği kazanmak.
anılma
* Anılmak işi.
anılmak
* Anmak işine konu olmak, hatırlamak.
anımsama
* Hatırlama.
anımsamak
* Hatırlamak.
anımsanma
* Hatırlanma.
anımsanmak
* Hatırlanmak.
anımsatma
* Hatırlatma.
anımsatmak
* Hatırlatmak.
anırış
* Anırma işi veya biçimi.
anırma
* Anırmak işi.
anırmak
* (eşek) Bağırmak.
anırtı
* Eşeğin anırırken çıkardığıses.
anırtma
* Anırtmak işi.
anırtmak
* Anırmasınısağlamak.
anıştırma
* Anıştırmak işi.
* Bir yazıda veya şiirde bilinen bir olayı, bir
atasözünü anlatma veya çağrıştırma sanatı, telmih.
anıştırmak
* Bir şeyi açıkça söylemeyip üstü kapalıanlatmak,
dolaylıanlatmak, ima etmek ihsas etmek.
anıt
* Önemli bir olayıveya büyük bir kişinin gelecek kuşaklarca
tarih boyunca anılmasıiçin yapılan, göze
çarpacak büyüklükte, sembol niteliğinde yapı, abide.
* Önemi ve değeri çok olan eser.
anıt mezar
* Görkemli, anıtsal mezar.
Anıtkabir
* Atatürk'ün mezarı.
* (küçük a ile) Tarih değeri olan kişilerin mezarıolarak
yapılan anıt değerindeki yapı.
anıtlaşma
* Anıtlaşmak işi.
anıtlaşmak
* Anıt durumuna gelmek, anıt değeri kazanmak.
* Saygıve sevgi ile anılır duruma gelmek, abideleşmek.
anıtlaştırılma
* Anıtlaştırılmak durumu.
anıtlaştırılmak
* Anıtlaştırmak durumuna getirmek.
anıtlaştırma
* Anıtlaştırmak işi.
anıtlaştırmak
* Anıt durumuna getirmek, abideleştirmek.
anıtsal
* Anıt niteliğinde olan, anıta benzeyen, abidevî.
* Büyüklüğü, görünüşü ve güzelliğiyle görenleri
etkileyen, görkemli.
anıtsı
* Anıta benzer.
anız
* Ekin biçildikten sonra tarlada kalan köklü sap.
* Ekin biçildikten sonra sürülmemiştarla.
anız biçmek
* anızıve tarla kenarındaki otlarıbiçmek.
anız bozmak
* anızıalt üst etmek için toprağıyüzden
sürmek.
anızlık
* Anızısökülmemiştarla.
anî
* Bir anda oluveren, apansız.
* Ansızın, birdenbire.
anî akın
* Bir anda gerçekleştirilen hücum.
anî hız
* Bir andaki hız.
anîde
* Hemencecik, bir anda, birden.
anîden
* Ansızın, birdenbire.
anif
* Sert, kaba.
anilin
* Benzenden türeyen bir amin.
anilin boyalar
* Taşkömürü eterinden elde edilen, fotoğrafçılıkta,
basım işlerinde, boya sanayiinde kullanılan organik boya
cevheri.
animasyon
* Canlandırma.
animato
* Bir parçanın canlıçalınacağınıanlatır.
animizm
* Canlıcılık.
anjin
* Boğaz mukozasının şişmesi, boğak,
yutak iltihabı, hunnak, farenjit.
anjiyo
* Anjiyografinin kısaltması.
anjiyo olmak
* anjiyografi çektirmek veya yaptırmak.
anjiyografi
* Damar içine x ışınlarınıgeçirmeyen bir
madde şırınga edildikten sonra damarların filminin alınması.
anjiyoloji
* Dolaşım organlarınıinceleyen anatomi bölümü.
Anka
* Masallarda adıgeçen ve gerçekte var olmayan büyük bir kuş,
Zümrüdüanka.
Ankara keçisi
* Uzun, kıvırcık ve ipek gibi yumuşak kıllarıolan
ve Ankara yöresinde yetiştirilen evcil keçi türü, tiftik keçisi.
Ankara kedisi
* Uzun tüylü ve Ankara yöresinde yetişen kedi ırkı.
ankastre
* Bir oyuğa, yuvaya yerleştirilmiş(tesisat).
ankesörlü telefon
* Kutulu telefon.
anket
* Soruşturma, sormaca.
anket yapmak
* bir konuda soruşturma, araştırma yapmak.
anketçi
* Soruşturmacı.
anketçilik
* Soruşturmacılık.
anketör
* Anket yapan uzman.
ankiloz
* Oynar eklemlerde oynaklığın kalmamasıyla
eklemin işlemez duruma gelmesi, eklem kaynaşması.
anladımsa arap olayım
* hiçbir şey anlamadım.
anlak
* Zekâ.
anlaklı
* Zeki.
anlam
* Bir kelimeden, bir sözden, bir davranışveya olgudan
anlaşılan şey; bunların hatırlattığıdüşünce
veya nesne,
mana, fehva.
* Bir önermenin, bir tasarının, bir düşüncenin veya
eserin anlatmak istediği şey.
anlam aykırılığı
* Karşıt anlamlıkelimelerin, sözlerin bir araya
gelmesi.
anlam bayağılaşması
* Anlam kötüleşmesi.
anlam bilimi
* Dili anlam açısından inceleyen bilim dalı,
semantik.
anlam bilimsel
* Anlam bilimi ile ilgili, semantik.
anlam çıkarmak
* bir cümlede veya bir metinden yeni ve değişik bir
anlam yakalamak veya bulup çıkarmak.
* yersiz ve gereksiz bir yargıya varmak, yanlışdeğerlendirmek;
bir söze, söyleyenin aklından geçmeyen bir
anlam vermek.
anlam daralması
* Genişkavramlarıolan bir kelimenin, bu kavramlar
içinden tek bir anlam bildirmesi durumu, genel bir
anlamdan özel bir anlama geçiş.
anlam değişmesi
* Anlamın daralması, genişlemesi, kaymasıveya
bayağılaşması.
anlam genişlemesi
* Dar bir anlamda kullanılan bazıkelimelerdeki anlamın
ilgili kavramlara yayılması.
anlam iyileşmesi
* Kötü ve olumsuz bir anlamıolan bir kelimenin zamanla iyi
bir anlam kazanması.
* Bkz. isimden türeme fiil.
anlam kayması
* Yeni bir anlam vermek üzere kelimelerin gerçek anlamlarından
kayarak kalıplaşmaları.
anlam kötüleşmesi
* Anlamıiyi ve olumlu olan bir kelimenin zamanla kötü veya
kötüye doğru giden bir anlam kazanması.
anlam vermek
* kendince bir yargıya varmak, yorumlamak.
anlama
* Anlamak işi, vukuf.
* Bir olay veya önermenin daha önce bilinen bir kanunun veya
formülün sonucu olduğunu görme.
anlamak
* Bir şeyin ne demek olduğunu, neye işaret ettiğini
kavramak; yeni bilgileri eskileriyle bir araya getirerek
sonuç niteliğinde başka bir bilgi edinmek.
* Sorup öğrenmek.
* Doğru ve yerinde bulmak.
* Birinin duygularını, isteklerini, düşüncelerini
sezebilmek.
* Bir şey üzerinde bilgisi bulunmak.
* (olumsuz veya soru biçiminde) İyilik görmek, yararlanmak.
* Sahip olmayıistemek, dileğinin yerine getirilmesini
istemek.
anlamamak
* hoşlanmamak, ilgilenmemek.
anlamamazlık
* Anlamazlık.
anlamazlık*
Bir şeyi anlamamış, kavrayamamışgibi
davranmak.
anlamazlıktan gelmek
* bir şeyi anladığıhâlde anlamamış,
farkına varmamışgibi davranmak.
anlamdaş*
Eşanlamlı, müradif, müteradif, sinonim.
anlamdaşlık
* Eşanlamlılık.
anlamına gelmek (veya manaya gelmek)
* (bir anlam) bildirmek.
anlamlandırma
* Anlamlandırmak işi.
anlamlandırmak
* Anlamınıaçıklamak; anlam vermek, anlam kazandırmak.
anlamlı
* Anlamıolan, bir şey demek isteyen, düşündürücü,
manalı, manidar.
anlamlıanlamlı
* Anlamlıolarak.
anlamlılık
* Anlamlıolma durumu.
anlamsal
* Anlamla ilgili, semantik.
anlamsız
* Anlamıolmayan, önemli bir şey anlatmayan, manasız.
anlamsızlaşma
* Anlamsızlaşmak durumu.
anlamsızlaşmak
* Anlamsız duruma gelmek.
anlamsızlaştırma
* Anlamsızlaştırmak durumu.
anlamsızlaştırmak
* Anlamsız duruma getirmek.
anlamsızlık
* Anlamsız olma durumu, manasızlık.
anlarsın ya!
* açıklanmamasıgereken bir olayıdolaylıyoldan
anlatmak için kullanılır.
anlaşık
* Aralarında anlaşma bulunan taraflardan, kimselerden
biri.
anlaşılan
* anlaşıldığına göre, galiba.
anlaşıldıVehbi'nin kerrakesi
* işin iç yüzü, gerçeği öğrenildi.
anlaşıldıVehbi'nin kerrakesi
* Bkz. anlaşıldıVehbi'nin kerrakesi.
anlaşılma
* Anlaşılmak işi.
anlaşılmak
* Anlamak işine konu olmak, belli olmak, ortaya çıkmak.
anlaşılmaz
* Anlaşılmasıgüç olan, bir anlam verilemeyen, karışık,
muğlâk.
anlaşma
* Anlaşmak işi, uyuşma, itilâf.
* Devletler arasısiyasî, ekonomik, kültürel vb. alanlarda yapılan
uzlaşma ve bu uzlaşmanın tespit edildiği
belge, uyuşma, itilâf, antant.
anlaşma yapmak
* anlaşma belgesi düzenleyip imzalamak.
anlaşmak
* Düşünce, duygu, amaç bakımından birleşmek.
anlaşmalı*
Anlaşmaya dayanan.
anlaşmaya varmak
* bir konuda birisiyle anlaşmak.
anlaşmazlık
* İki veya daha çok tarafın karşılaşan düşünce
ve amaçlarıarasında ayrılık, uyuşmazlık, ihtilâf.
anlaşmazlık çıkmak
* bir konuda uyuşmazlık söz konusu olmak.
anlaştırma
* Anlaştırmak işi.
anlaştırmak
* Anlaşmayı, uzlaşmayı, uyuşmayısağlamak.
anlata anlata bitirememek
* bir şeyden çok söz etmek, övmek.
anlatı
* Hikâye etme, tahkiye.
anlatıcı
* Hikâye, fıkra gibi şeyleri anlatan kimse.
anlatılma
* Anlatılmak işi.
anlatılmak
* Anlatmak işine konu olmak.
anlatım
* Anlatmak işi.
* Bir duyguyu, bir düşünceyi, bir konuyu söz veya yazıile
bildirme, ifade.
anlatım bilimi
* Üslûp yöntemlerini inceleyen edebî araştırma,
inceleme, stilistik.
anlatım tonu
* Anlatımda mantık ve düşünce özelliğine göre
oluşan ton.
anlatımcı*
Yalnızca hikâye etmeye ağırlık veren (eser).
* Eserlerinde hikâye etmeye, tahkiyeye ağırlık
veren (yazar).
anlatımcılık
* Bkz. ekspresyonizm.
anlatımlı* Düşünce ve duyguyu güçlü ve canlıbir
biçimde anlatan.
anlatış
* Anlatmak işi veya biçimi, takrir.
anlatma
* Anlatmak işi.
anlatmak
* Bir konu üzerinde açıklamada bulunmak, bilgi vermek, izah
etmek.
* İnandırmak, belirtmek.
* Söylemek, nakletmek.
anlattırma
* Anlattırmak işi.
anlattırmak
* Bir konu üzerinde bilgisini ölçmek, açıklama yaptırmak.
anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az
* anlayışlıkimseleri en küçük bir söz bile etkiler,
oysa anlayışsız kimselere ne söylense yararsızdır.
anlayıp dinlemek
* (bir olayla ilgili olarak) iyice anlamak.
anlayış
* Anlamak işi veya biçimi, telâkki, zihniyet.
* Anlama yeteneği, feraset, izan, zekâ.
* Hoşgörme, hâlden anlama.
* Ayırıcıbir nitelik olmak bakımından
görüş, zihniyet.
anlayışgöstermek
* istenilen veya söylenilen bir şeyi hoşgörüyle karşılamak.
anlayışlı
* Anlayışıolan, ferasetli, izanlı, zeki.
* Hoşgörülü.
anlayışlılık
* Anlayışlıolma durumu.
anlayışsız
* Anlayışıkıt olan, kafasız, kavrayışsız,
vurdumduymaz, kalın kafalı, izansız, ferasetsiz, gabi.
* Hoşgörüsüz.
anlayışsızlık
* Anlayışkıtlığı, kafasızlık,
kalın kafalılık, vurdumduymazlık, izansızlık,
gabavet.
* Hoşgörüsüzlük.
anlışanlı*
Güzel, gösterişli, ünlü.
anlık
* Kısa süren, bir an içinde olan.
* Duyu ve iradeden ayrıolarak düşünülen bilme melekesi,
anlama gücü; usa vurma, yargılama, müdrike,
entelekt.
anlıkçılık
* Duyu ve irade karşısında anlığın
üstünlüğünü ileri süren doktrin, zihniye, entelektüalizm.
anma
* Birini veya bir şeyi akla getirerek sözünü etme.
* Ölmüşbir insanıhatırlamak için yapılan
tören, ihtifal.
anma töreni
* Bir kişiyi veya bir olayıhatırlamak için yapılan
tören.
anmak
* Birini veya bir şeyi akla getirerek sözünü etmek veya onu
düşünmek, zikretmek, hatırlamak.
* Bir sözü ağzına almak.
* Bir armağanla gönlünü almak.
* Adlandırmak.
anmalık
* Anılmak için verilen şey, hatıra, yadigâr,
bergüzar.
anne
* Çocuğunu dünyaya getiren kadın.
anne olmak
* (kadın) çocuk sahibi olmak.
anneanne
* Annenin annesi.
annelik
* Anne olma niteliği veya durumu.
annelik etmek
* annelik görevini yapmak veya anne gibi ilgi ve yakınlık
göstermek.
anofel
* Sıtma mikrobunu aşılayan bir tür sivrisinek
(Anopheles maculipennis).
anomali
* Sapaklık, aykırılık.
anonim
* Adısanıbilinmeyen.
* Yaratıcısının adıbilinmeyen (eser).
anonim ortaklık
* Sermayesi paylara bölünmüşolan ve her ortağın
sorumluluğu sermayedeki payıyla sınırlıbulunan ortaklık,
anonim şirket.
anonim şirket
* En az beşkişinin kurduğu, sermayesi hisselere
bölünmüşve her ortağın sorumluluğu sermayedeki hissesi
ile sınırlıortaklık, anonim ortaklık.
anons
* Duyuru, duyurma.
anons etmek
* sözle veya yazıyla bir durumu, bir haberi halka bildirmek.
anonsör
* Bkz. sunucu.
anorak
* Başlıklı, su geçirmeyen spor ceket.
anorganik
* İnorganik.
anormal
* Genel olan örneğe, alışılmışa ve
kurala aykırıolan; düzgün olmayan, gayritabiî.
* Dengesi bozuk, deli.
anormalleşme
* Anormalleşmek işi.
anormalleşmek
* Anormal duruma gelmek.
anormallik
* Anormal olma durumu.
anot
* Bir elektrolitte elektrik akımının gelip bağlandığıve
içeri girdiği uç, artıuç.
ansefal
* Kafatasıiçindeki beyin ve yardımcıorganların
hepsi.
ansefalit
* Beynin irinsiz iltihaplıhastalığı.
ansıma
* Bkz. anımsama.
ansımak
* Bkz. anımsamak.
ansız
* Anlayışsız, akılsız.
* Birdenbire, habersiz.
ansızın
* Hiç hatıra gelmedik bir sırada, birdenbire, anî
olarak, anîden.
ansiklopedi
* Bütün bilim, sanat dallarınıtek veya bir arada belli
bir yönteme göre inceleyen eser, bilgilik.
ansiklopedici
* Ansiklopedi hazırlayan veya satan (kimse).
ansiklopedicilik
* Ansiklopedicinin yaptığıiş.
* Değişik alanlardaki bilgileri sistemli bir yöntemle
bir araya getirme veya toplama işi.
ansiklopedik
* Ansiklopedi ile ilgili.
* Her konuda biraz bilgi sahibi olan.
ansiklopedik sözlük
* Alfabetik sıraya göre kelimelerin karşılıklarınıgenişbir
biçimde veren, özel adlarıda içine alan sözlük türü.
ant
* Tanrı'yıveya kutsal bilinen bir kişiyi, bir şeyi
tanık göstererek bir olayıdoğrulama, yemin.
* Kendi kendine söz verme.
ant içmek (veya etmek)
* bir şeyi yapmaya veya yapmamaya ant ile söz vermek, yemin
etmek.
ant kardeşi
* Bkz. kan kardeşi.
ant verdirmek
* bir şeyi yapmasıiçin bir kimseye ant içirmek.
ant vermek
* "Allah aşkına, "çocuklarının başıiçin"
gibi sözlerle karşısındakini bir şeye zorlamak.
antagonizma
* Tezat.
antant
* Anlaşma, uyuşma, mutabakat, itilâf.
antant kalmak
* anlaşmak, uzlaşmak.
antarktik
* Güney kutupla ilgili, güney kutup yakınında olan.
antarktik kara
* Güney kutuptaki kara bölgesi.
anten
* Boşlukta yayılan elektromanyetik dalgalarıtoplayarak
bu dalgaların transmisyon hatlarıiçerisinde
yayılmasınısağlayan cihaz.
* Duyarga.
* Olta şamandırasının alt ve üst kısmında
bulunan ince uçlar.
anten yükselteci
* Anten ile alıcıarasında yer alarak elektromanyetik
dalgaların genliğini yükselten cihaz.
antenli
* Anteni olan.
antenli balık
* Göğüs yüzgeçleri saplı, iskeleti kemikleşmiş,
sırt yüzgeçleri uzamışkemikli balık türü.
Antep baklavası
* Antep yöresinde yapılan özel bir tatlıtürü.
Antep fıstığı
* Antep fıstığıgillerin örnek bitkisi,
yurdumuzda Gazi Antep ve Siirt bölgelerinde yetişen, yanlışolarak
Şam
fıstığıda denilen bir ağaç (Pistacia
vera).
* Bu ağacın, ince ve sert kabuklu, yağlıyemişi.
Antep fıstığıgiller
* Ayrıtaç yapraklılardan, tipik örneği Antep fıstığıağacıolan
bir familya.
Antep işi
* Gazi Antep yöresine özgü, iplikleri çıkarılmışve
kafes şeklini almışkumaşüzerine aynırenk iplikle
verevine sarılarak yapılan bir çeşit el işlemesi.
anterit
* İnce bağırsak iltihabı.
anterograf*
Bağırsak kasılmalarınıölçmeye yarayan
alet.
anterosel
* İnce bağırsak fıtığı.
anterostomi
* Bağırsak düğümlenmesinin kesilip alınması.
antet
* Kâğıt veya zarf üstüne basılmışad ve
adres, başlık.
antetli
* Başlıklı.
antetsiz
* Başlıksız.
antialerjik
* Alerjilerin önlenmesinde veya tedavisinde kullanılan
ilâçların özelliği.
antiasit
* Alkalik, kalevî.
antibiyotik
* Bitkilerde, özellikle küf mantarlarında bulunan veya
sentezle elde edilen, birçok mikroba karşıkullanılan,
penisilin, streptomisin gibi maddelerin ortak adı.
antibiyotik tedavisi
* Bir veya birçok antibiyotiğin durdurucu veya öldürücü
etkisinden faydalanılarak yapılan tedavi.
antidemokratik
* Demokrasiye aykırıolan.
antidot
* Bkz. panzehir.
antiemperyalist
* Emperyalizme karşıolan.
antiemperyalizm
* Emperyalizme karşıtutum, davranışveya öğreti.
antifriz
* Bir sıvıya katıldığında o sıvının
donma derecesini düşürerek donmasınıönleyen madde.
antihijyenik
* Sağlık kurallarına aykırıolma.
antijen
* İçerisine girdiği organizma aracılığıyla
antikor oluşumunu sağlayan bakteri, virüs, parazit gibi protein
yapısında madde.
antik
* İlk Çağdaki uygarlıklarla, özellikle eski Yunan
ve Roma uygarlıklarıile ilgili olan.
antik çağ
* Eski Yunan ve Roma uygarlıklarının gelişip
yayıldığıçağ.
* Bu çağa özgü olan.
antika
* Eski çağlardan kalma eser veya tarihî değeri olan eski
eşya.
* Genele, olağana, geleneğe aykırı, acayip,
tuhaf.
* Mendil, örtü, yatak çarşafıgibi bezlerin kenarlarına
paralel ipliklerden bir bölümü çekilip dikey olanların
ikisi, üçü bir arada tire ile sarılarak yapılan dişdişsüs,
sıçan dişi, ajur.
* Antik.
antika mobilya
* En az yüz sene evvel imal edilmişolan, ana hatlarda
herhangi bir değişiklik yapılmamışve belli bir ekole
göre isimlendirilen mobilya.
antikacı
* Antika eşya veya eser satan veya toplayan kimse.
antikacılık
* Antika eşya veya eserlerle uğraşma işi.
antikalık
* Antika olma durumu.
* Tuhaflık.
antikapitalist
* Kapitalist rejime karşıolan kimse.
antikapitalizm
* Kapitalizme karşıolma.
antikasınıbilmek
* en iyisini bilmek.
antikatot
* Basıncıazaltılmışbir elektrik boşalma
tüpünde, katot ışınlarınıalan elektronik lâmbadaki
genellikle metal
yaprak.
antikite
* Tarihte İlk Çağ, antik devir.
antikomünist
* Komünizme karşı.
antikomünizm
* Komünizm aleyhtarlığı.
antikor
* Hastalık etkenlerini zararsız duruma getirmek için
vücudun çıkardığımadde.
antilop
* Antiloplardan, sıcak ülkelerde yaşayan, çok hızlıkoşan,
boynuzlu bir hayvan (Anthilopus).
* Bu hayvanın derisinden yapılmış.
antiloplar
* Gevişgetiren memeli hayvanların bir familyası.
antimon
* Atom numarası51, atom ağırlığı121,76
olan, 6300 C de eriyen, haddede veya çekiç altında işlenemeyen,
çoğunlukla basım harfleri alaşımında
kullanılan, mavimtırak beyaz renkte bir element. KısaltmasıSb.
antinomi
* Çatışkı.
antipati
* Sevimsizlik, soğukluk.
* Karşıt duygu.
antipatik
* Antipati uyandıran, sevimsiz, soğuk.
antipatik bulmak
* sevimsiz bulmak, kanıkaynamamak.
antipropaganda
* Karşıpropaganda.
antisemit
* Yahudilik aleyhtarlığı.
antisemitist
* Yahudilere karşıdüşmanca duygular besleyen ve
Yahudilere karşıayırt edici tedbirler alınmasını_____isteyen
görüşe bağlıolan (kimse).
antisemitizm
* Yahudilere karşıdüşmanca duygular besleyen ve
Yahudilere karşıayırt edici tedbirler alınmasını
isteyenlerin görüşü veya tutumu.
antisepsi
* Mikroplarıilâçla öldürme yolları.
antiseptik
* Antisepsi yapmak için kullanılan veya antisepsi özelliği
olan (madde).
antisiklon
* Yüksek basınçlıatmosfer kütlesi; havanın sarmal
biçimli hareketi için kullanılır.
antitez
* Karşısav.
antitoksik
* Antitoksin.
antitoksin
* İçine giren toksinleri zararsız hâle getirmek için
vücudun çıkardığımadde.
antlaşma
* İki veya daha çok devletin saldırmazlık, savaşta
ittifak gibi konularda üstlenmelerini belirttikleri belge ve
belgede belirtilen durum, muahede, pakt.
antlaşmak
* Antlaşma yapmak, ahitleşmek.
antlı
* Ant içmişveya ant içirilmiş.
antoloji
* Şairlerin, yazarların, bestecilerin eserlerinden alınmışseçme
parçalardan oluşan kitap, seçki, güldeste.
antrakt
* Ara.
antrasit
* Güçlükle tutuşan, koku, duman çıkarmadan, büyük bir ısıvererek
yanan bir tür taşkömürü.
antre
* Bir yapıda girip geçilen yer, methal.
* Başlangıç yemeği.
antrenman
* Bir spor dalında yapılan alıştırma veya
hazırlık çalışması, idman, egzersiz.
antrenman yapmak
* spor amacıyla çalışmak, alıştırma
yapmak.
antrenmanlı
* İdmanlı.
antrenmansız
* Antrenmanıolmayan, idmansız.
antrenör
* Bir spor dalında sporcuyu eğiten, yetiştiren ve
çalıştıran kişi, çalıştırıcı.
antrenörlük
* Antrenörün işi veya mesleği, çalıştırıcılık.
antrepo
* Gümrüklere gelmişticarî eşyanın konulduğu,
korunduğu yer, ardiye.
antrepocu
* Antrepo işleten kimse.
* Antrepoya bakan kimse.
antrepoculuk
* Antrepocunun yaptığıiş.
antrkot
* Sığırın iki kürek arasından ve pirzolalık
yerinden çıkartılan kemiğinden sıyrılmışet
dilimi.
antrok
* Triyas devri katmanlarında bulunan, derisi dikenlilerden,
deniz lâlelerinin saplarınıoluşturan kalsiyum
karbonat birleşimli fosil.
antropoit
* Bkz. insansı.
antropoitler
* Bkz. insansılar.
antropolog
* İnsan bilimi uzmanı.
antropoloji
* İnsanın kökenini, evrimini, biyolojik özelliklerini,
toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bilim, insan
bilimi.
antropolojik
* İnsan bilimiyle ilgili, insan bilimsel.
antropomorfizm
* İnsan biçimcilik.
antroponim
* Kişi adlarınıinceleyen bilim dalı.
antroposantrizm
* İnsanıtabiatın merkezi sayan, bütün öbür yaratıkların
insan için yaratılmışolduklarınısöyleyen dinî
nitelikli
öğreti, insaniçincilik.
antropozoik
* İnsanın belirmesi ve yayılmasınıniteleyen
antropozoik devir teriminde geçer.
antropozoik devir
* Antropozoik.
antrparantez
* Söz arasında, sırasıgelmişken, istitrat.
anut
* İnatçı, ayak direyici.
anüri
* İdrarınıyapamama şeklinde ağır bir
böbrek rahatsızlığıbelirtisi.
anüs
* Sindirim kanalının doğru bağırsak
denilen son bölümündeki çıkışdeliği, makat, şerç.
anüs yüzgeci
* Balıklarda anüs bölgesinde tek olarak bulunan yüzgeç.
anyon
* Negatif elektrikle yüklü iyon, eksin.
anzarot
* Sıcak ülkelerde yetişen bodur bir ağaç
(Sarcocolla).
* Bu ağacın yara tedavisinde kullanılan reçinesi.