Büyük Türkçe Sözlük
Sürüm No: 1.0 Farabi
Açıklama
(veya ağzının içine) bakmak
* ne söyleyeceğini beklemek.
* onun sözüne göre davranmak.
... (bir) hâl almak
* bir duruma gelmek.
... canlısı* düşkünü.
... damgasınıvurmak
* (biri için) kötü bir yargıya varmak.
... -e kuvvet
* herhangi bir şeye ağırlık verildiğinde
kullanılır.
... fırın ekmek yemesi lâzım
* bir duruma erişmek için pek çok emek vermesi, çalışmasıgerekir.
... gözüyle bakmak
* yerine koymak.
... ile beraber
* ile birlikte.
... kim ... kim
* yakıştırılan şeyin uygunsuzluğunu
belirtmeye yarar.
... olsun, ... olsun,
* sözü geçen her şey.
... süsü vermek
* gerçeğe aykırıolarak, kendisinde veya herhangi
bir şeyde üstün bir nitelik veya değer varmışgibi
göstermek.
... ziyafeti çekmek
* herhangi bir şeyi en iyi biçimde başarmak, herhangi
bir yönüyle doyurmak.
...-a veya ...-e gelince
* sıra gelince anlamına gelerek bir konu bittikten sonra
sözü başka bir konuya geçirmeye yarar.
* ayrıcalık gösteren bir düşünceye geçildiğini
anlatır.
...-a, ...-ya getirmek
* birini bir duruma getirerek istediği gibi davranmak.
...-den eylemek
* yoksun bırakmak.
...-ında / ...-inde değil
* bir şeyin söylenen niteliğine önem vermeyi anlatır.
...i tutmak
* bir işi yapacağıve göreceği o zamana
rastlamak.
...ikinci plâna düşmek
* bir kimsenin veya topluluğun gözünde eski önemini, değerini
yitirmek.
...ile beraber
* -dığı/ -diği anda.
* -dan / -den başka.
* -dığı/ -diği hâlde.
...-masıyla, ...-mesi bir olmak
* aynıanda, çabucacık, birden.
...maya veya ...meye görsün (veya gör)
* söz konusu fiilin doğuracağısonuca kesinlik
kazandırmak için kullanılır.
...nın resmidir...
* bir durumun olacağıkesin ve bellidir.
19 Mayıs
30 Ağustos
* Zafer Bayramı.
a
* Seslenme bildirir.
a
* (a:) Şaşma, hatırlama, sevinme, acıma, üzülme,
kızma gibi duygularıgüçlendirir, cümlenin başında veya
sonunda kullanılır.
a / e
* Çekimli fiilin sonuna gelerek anlamıpekiştirir.
-a- / -e-
* İsimden fiil türeten ek.
-a / -e
* Yönelme durumu eki: dağa, eve, yola, öne. Ünlü ile biten
isimlerden sonra araya y sesi girer.
-a / -e
* Fiilden zarf türeten ek: yaza yaza, gide gide, koşa koşa,
düşe kalka, güle oynaya. Ünlü ile biten fiillerden
sonra araya y sesi girer: yaşaya yaşaya, bekleye
bekleye, okuya okuya, yürüye yürüye. Bu ek göre, kala, geçe, sapa
örneklerinde kalıplaşmıştır.
a, A
* Türk alfabesinin birinci harfi, ses bilimi bakımından
kalın ünlülerin düz ve genişolanınıgösterir.
* Nota işaretlerini harflerle gösterme yönteminde lâ sesini
bildirir.
ab
* Su.
aba
* Yünden, dövülerek yapılan kalın ve kaba kumaş.
* Bu kumaştan yapılmışyakasız ve uzun
üstlük.
* Bu kumaştan yapılmışolan.
* Eskiden dervişlerin giydiği abadan yapılmış,
önü açık hırka.
* Abla.
* Anne.
aba altından değnek (sopa) göstermek
* yumuşak görünmekle birlikte yine de gözünü korkutmak.
aba gibi
* (kumaşiçin) kaba ve kalın.
aba güreşi*
Aba giyilerek ve bele kuşak bağlanarak yapılan bir
tür güreş.
aba vakti yaba, yaba vakti aba
* kişi, ihtiyaçlarınıvaktinden önce ve ucuz olduğu
zaman karşılamalıdır.
abacı
* Aba yapan veya satan kimse.
* Abadan giyecek yapan veya satan kimse.
* Bedavacı, asalak.
abacıkebeci, ara yerde sen neci?
* "anlamadığın bu işe ne karışıyorsun?"
anlamında kullanılan bir söz.
abacılık
* Aba yapma veya satma işi.
* Abadan giyecek yapma veya satma işi.
abadî
* Kalınca ve açık saman renginde, yarımat bir yazıkâğıdıtürü.
abajur
* Işığıbir yere toplamak, doğrudan doğruya
gözlere vurmasınıönlemek için kullanılan lâmba siperi.
* Genellikle üzeri siperli masa lâmbasıveya ayaklılâmba.
abajurcu
* Abajur yapan veya satan kimse.
abajurculuk
* Abajurcunun işi veya mesleği.
abajurlu
* Abajuru olan.
abaküs
* Sayıboncuğu, çörkü.
abalı
* Abasıolan, aba giymişolan.
abandırma
* Abandırmak işi.
abandırmak
* Bir kimsenin bir yere abanmasınısağlamak.
* Bir hayvanıyere çöktürmek.
abandone
* Dövüşemeyecek duruma gelen (boksör).
abandone etmek
* dövüşemeyecek duruma getirmek.
abandone olmak
* dövüşemeyecek duruma gelmek.
abanî
* Sarımtırak dallınakışlarla işlenmişbir
tür beyaz, ipek kumaş.
* Bu kumaştan yapılmış.
abanma
* Abanmak işi.
abanmak
* Eğilerek bir şeyin, bir kimsenin üzerine kapanmak.
* Bir yere veya bir kimseye yaslanmak, dayanmak.
* Bir şeyin veya bir kimsenin üzerine çöküp çullanmak.
* Birine yük olarak onun sırtından geçinmeye bakmak.
abanoz
* Abanozgillerin ağır, sert ve siyah renkli tahtası.
abanoz gibi
* çok sert.
abanoz kesilmek
* sertleşerek dayanıklılığıartmak.
* kirden matlaşmak, rengini kaybetmek.
abanozgiller
* İki çeneklilerden, sıcak ülkelerde yetişen ve
kerestesine abanoz denilen bir bitki familyası.
abanozlaşma
* Abanozlaşmak durumu alma.
abanozlaşmak
* Ağaç ve benzeri maddeler uzun süre suda kalarak kararmak.
* (insan) uzun süre güneşte kalarak kararmak, yanmak.
abartı
* Abartma, mübalâğa.
abartıcı
* Bir şeyi olduğundan büyük veya çok gösterme huyunda
olan (kimse), abartmacı, mübalâğacı.
abartıcılık
* Abartıcıolma durumu, abartmacılık, mübalâğacılık.
abartılı
* Olduğundan fazla gösterilen, mübalâğalı.
abartılma
* Abartılmak işi.
abartılmak
* Abartmak işine konu olmak, mübalâğa edilmek.
abartısız
* Olduğundan fazla gösterilmeyen, mübalâğasız.
abartış
* Abartmak işi veya biçimi.
abartma
* Abartmak işi, mübalâğa.
abartmacı*
Abartıcı, mübalâğacı.
abartmacılık
* Abartıcılık, mübalâğacılık.
abartmak
* Bir şeyi olduğundan büyük veya çok göstererek
anlatmak, mübalâğa etmek.
abartmalı*
Abartılmış, mübalâğalı.
abartmasız
* Abartılmamış, abartmadan, mübalâğasız.
abasız
* Abasıolmayan, aba giymemişolan.
abaşo
* Alt, alttaki, aşağı.
* Gemiyi baştan veya kıçtan halatla karaya bağlama.
abat
* Bayındır, mamur.
* Şen, rahat.
abat etmek
* mamur etmek, rahata kavuşturmak, zenginleştirmek,
gönendirmek.
abat eylemek
* abat etmek.
abat olmak
* mutlu olmak, rahata kavuşmak, gönenmek.
abayısermek
* bir yere teklifsizce yerleşmek.
abayıyakmak
* gönül vermek, tutulmak, âşık olmak.
Abaza
* KuzeybatıKafkasya'da yaşayan bir halk ve bu halka
mensup olan kimse.
Abazaca
* Abazalar tarafından kullanılan dil.
abazan
* Karnıaç olan (kimse).
* Uzun süre kadınsız kalan (erkek).
abazan kalmak
* uzun süre cinsel ilişkide bulunmamak, kadınsız
kalmak.
abazanlık
* Abazan olma durumu.
Abbas yolcu
* yola çıkacak kimse.
Abbasî
* Abbas bin Abdülmuttalib soyundan gelen, Bağdat merkez olmak
üzere Ön Asya ve Kuzey Afrika'da 750-
1258 tarihleri arasında hüküm süren sülâle.
abd
* Kul.
* Köle.
Abdal
* Safevîler devrinde İran'da yaşayan Türk oymaklarından
biri.
* Anadolu'da yaşayan birtakım oymaklara verilen ad.
abdal
* Eskiden bazıgezgin dervişlere verilen ad.
* Dilenci kılıklı, üstü başıperişan
kimse.
* Bkz. aptal.
abdala malûm olur
* bir şeyin olacağınıönceden sezen kimseler
için şaka yollu söylenir.
abdallık
* Abdal olma durumu.
abdest
* Müslümanların, bazıibadetleri yapabilmek için el, ağız,
burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el
gezdirme, kulağıtemizleme biçiminde yaptıklarıarınma.
* İdrar yapma ve kalın bağırsağıboşaltma.
abdest almak
* abdest yoluyla arınmak.
* namaz kılmak için gerekli yıkama kurallarınıyerine
getirmek.
abdest bozmak
* ayak yoluna gitmek.
abdest bozulmak
* yeniden abdest alma gereği ortaya çıkmak.
abdest tazelemek
* yeniden abdest almak.
abdestbozan
* Şeritgillerden, vücudu yassı, birbirine kenetlenmişboğumlarıbulunan
ve bazısımetrelerce boyda olan bir
bağırsak asalağı, tenya, şerit.
abdestbozan otu
* Gülgillerden, siyah ve yeşil boya çıkarılan bir
bitki (Poterium spinosum).
abdesthane
* Abdest bozacak yer, ayak yolu, tuvalet.
abdesti gelmek (veya olmak)
* abdest bozmaya ihtiyaç duymak.
abdesti kaçmak
* abdest bozma ihtiyacıvarken yok olmak.
abdestinde namazında
* dindar.
abdestinden şüphesi olmamak
* yaptığıişte kusuru olmadığınıkesin
olarak bilmek.
abdestini vermek
* azarlamak.
abdestli
* Abdest almışbulunan veya abdesti bozulmamışolan.
abdestlik
* Abdest alınacak yer.
* Abdest alınırken giyilen ve kolsuz hırkaya
benzeyen bir tür giyecek.
* Abdest almaya yarayan.
abdestsiz
* Abdest almamışveya abdesti bozulmuşolan.
abdestsiz yere basmamak
* din buyruklarına titizlikle uymak.
abdiâciz
* Alçak gönüllülük bildirmek üzere "ben" yerine kullanılır.
abdülleziz
* Akdeniz bölgesinde ve Afrika'da yetişen çok yıllık
ve otsu bir bitki (Cyperus esculentus).
* Bu bitkinin yemişgibi yenilen, tatlıve yağlıürünü.
abece
* Bkz. alfabe.
abece sırası
* Bkz. alfabe sırası.
abecesel
* Bkz. alfabetik.
aberasyon
* Sapınç.
abes
* Akla ve gerçeğe aykırı.
* Gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş.
abes bulmak
* gereksiz, saçma saymak.
abes kaçmak
* uygunsuz düşmek.
abesle uğraşmak (veya abesle iştigal etmek)
* yersiz, yararsız şeylerle vakit öldürmek.
abeslik
* Abes olma durumu.
abıhayat
* Efsanelere göre içen kimseye ölümsüzlük sağlayan bir su,
bengi su.
abıhayat içmiş
* yaşıçok ilerlemişolduğu hâlde genç görünen
(kimse).
abıkevser
* Cennette bulunduğuna inanılan Kevser ırmağının
adı.
abıru
* Yüz suyu.
* Irz, namus, şeref, haysiyet.
abide
* Anıt.
abideleşme
* Anıtlaşma.
abideleşmek
* Anıtlaşmak.
abideleştirme
* Anıtlaştırmak işi.
abideleştirmek
* Anıtlaştırmak.
abidemsi
* Anıt benzeri.
abidevî
* Anıtla ilgili, anıtsal, anıta benzer, anıt
gibi.
abis
* Okyanusların çok derin yeri ve daha özel olarak, güneşışığının
erişemediği kesim.
abiye
* Bayanların özel gecelerde giydiği şık giysi
veya tuvalet.
abla
* Bir kimsenin kendinden büyük olan kız kardeşi.
* Büyük kız kardeşgibi saygıve sevgi gösterilen kız
veya kadın.
* Genel ev veya randevu evi işletmecisi kadın, çaça,
mama.
ablak
* Yayvan ve dolgun yüz veya yüzü böyle olan (kimse).
ablakça
* Ablak gibi, ablak tarzında.
ablaklık
* Ablak olma durumu.
ablalık
* Abla olma durumu.
ablalık etmek
* abla gibi yakın ve koruyucu davranışta bulunmak.
ablâtif
* Çıkma durumu.
ablatya
* Uzunluğu 150, genişliği 4-10 kulaç olan bir balık
ağı.
abli
* Yarım serenleri sağa, sola veya ortaya çevirmek için
bunların ucuna bağlıbulunan donanım.
abliyi kaçırmak (veya bırakmak)
* şaşırmak, soğuk kanlılığınıyitirmek,
ipin ucunu kaçırmak.
abluka
* Bir ülkenin veya bir yerin dışdünya ile olan her türlü
bağlantısınıkuvvet kullanarak kesme, kuşatma, ihata.
abluka altında tutmak
* ablukayıdevam ettirmek.
abluka etmek
* genellikle denizden kuşatmak.
* etrafınıçevirmek, bulunduğu yerden ayırmak.
ablukaya almak
* Bkz. abluka etmek.
ablukayıkaldırmak
* abluka kararından ve uygulamasından vazgeçmek.
ablukayıyarmak
* abluka bölgesini zor kullanarak yarıp geçmek.
abone
* Önceden ödemede bulunarak süreli yayınlara alıcıolma
işi.
* Peşin para ile bir şeye belli bir süre için alıcıolan
kimse.
* Bir yere gitmeyi alışkanlık hâline getirmek.
abone etmek
* peşin para ile belli bir süre için bir şeyi sürekli
olarak almayısağlamak.
abone olmak
* peşin para ile belli bir süre için bir şeyi sürekli
olarak almayıönceden üstlenmek.
abone yapmak
* abone olmayısağlamak..
abonelik
* Abone veya aboneler için kullanılabilecek kadar olan.
abonman
* Bir satıcıveya kamu kuruluşu ile alıcılar
arasında yapılan anlaşma.
aborda
* Bir deniz teknesinin başka bir tekneye, bir iskeleye veya
bir rıhtıma yanınıvererek yanaşması.
aborda etmek
* (gemi için) yanlamasına yanaşmak.
abra
* Bozuk teraziyi dengelemek için hafif gelen kefeye konulan taş,
demir, çivi gibi ağırlık, dara.
* Bir değiştokuşta üste verilen şey.
abrakadabra
* Eski çağlarda bazıhastalıklara iyi geldiğine
inanılan büyülü söz.
* Sihirbazların sıkça kullandığıbüyülü
söz.
abrama
* Abramak işi, idare.
abramak
* (deniz taşıtlarıiçin) Yönetmek, idare etmek.
abraş
* Alaca benekli.
* (bitki yapraklarında) Klorofil azlığından
dolayıaçık renkte lekeleri olan.
* Çilli, çopur yüzlü, açık renk gözlü, çapar.
* Deseni ve atkısıbozuk halı.
* Çarpık, eğri, düzgün olmayan.
* Ters, kaba, görgüsüz.
abril
* Nisan, april.
abstraksiyonizm
* Bkz. soyutçuluk.
abstre
* Soyut, somut karşıtı, mücerret.
abstre sayı
* Bkz. soyut sayı.
absürt
* Saçma.
absürt tiyatro
* Bkz. saçma tiyatro.
abu
* Şaşma ve korku bildirir.
abuhava
* İklim.
abuk sabuk
* Akla, mantığa uymayan, düşünmeden söylenen, saçma
sapan (söz).
abuk sabuk konuşmak
* saçma sapan söz söylemek.
abuk sabukluk
* Ciddiyetsizlik, saçmalık.
abuli
* İstenç yitimi, irade kaybı.
abullabut
* Hantal, kaba ve anlayışsız (kimse).
* Biçimsiz ve kötü giyinen, giyimine özen göstermeyen (kimse).
abullabutluk
* Abullabut gibi davranma, abullabut olma durumu.
abur cubur
* Sırası, tadı, yararıgözetilmeksizin rastgele
yenilen şeyler.
* İşe yaramayan, boş.
abus
* Asık suratlı, somurtkan (kimse).
* Somurtkan, çatık, asık (yüz).
* Niteliği bilinmeyen, garip, acayip.
Ac
* Aktinyum'un kısaltması.
acaba
* Merak, kararsızlık veya kuşku anlatır.
-acak / -ecek
* Fiil çekim eki (gelecek zaman eki).
* Fiilden isim ve sıfat yapma eki.
Acar
* GüneybatıKafkasya'nın Türkiye sınırına
yakın bölgesinde yaşayan bir halk.
acar
* Atılgan, gözü pek, yiğit, kabadayı, yılmaz,
kabına sığmaz.
* Güçlü ve becerikli, çevik, enerjik.
* Yeni.
Acara
* Bkz. Acar.
acarlaşma
* Acarlaşmak işi.
acarlaşmak
* Acar duruma gelmek.
acarlık
* Acar olma durumu.
acayibine gitmek
* yadırgamak, tuhafına gitmek.
acayip
* Sağduyuya, göreneğe, olağana aykırı, şaşılacak,
şaşmaya değer, garip, tuhaf, yadırganan, yabansı.
* Şaşma anlatır.
acayip olmak
* yadırganacak bir duruma girmek.
acayipleşme
* Acayipleşmek durumu.
acayipleşmek
* Başkalaşmak, yadırganacak bir duruma girmek.
acayipleştirme
* Acayipleştirmek işi.
acayipleştirmek
* Acayip, yadırganacak bir duruma getirmek.
acayiplik
* Acayip olma durumu, yabansılık, gariplik, tuhaflık.
accelerando
* Parçanın çalınırken gittikçe hızlanacağınıanlatır.
acele
* Çabuk davranma zorunluluğu, ivedi, ivecenlik.
* Vakit geçirmeden, tez olarak.
acele acele
* Çabuk çabuk, hızlıolarak, büyük bir çabuklukla.
acele etmek
* çabuk davranmak, ivmek.
* telâşetmek, sabırsızlanmak.
acele işe şeytan karışır
* düşünüp taşınmadan, ivedi olarak yapılan işten
iyi sonuç beklenmemesi gerektiğini anlatır.
aceleci
* Tez işgören, çabuk davranan, telâşlı, ivecen.
acelecilik
* Aceleci olma durumu, ivecenlik.
aceleleştirme
* Aceleleştirmek işi.
aceleleştirmek
* Çabuklaştırmak.
aceleye gelmek
* çabuk yapıldığıiçin gereken özen
gösterilmemişolmak.
aceleye getirmek
* zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak
veya bir işi üstünkörü yapmak.
Acem
* İranlı.
* İran'a özgü.
* İran ülkesi.
acem
* Türk müziğinde mi notasına yakın bir perde.
Acem halayı
* Güney Anadolu yöresinde oynanan bir halk oyunu.
Acem kılıcıgibi
* hem birinden yana, hem ona karşıolabilen.
Acem lâlesi
* Taşkırangillerden, turuncu ve sarırenkte çiçekli,
yıllık ve çok yıllık türleri olan, tohumla saksıda ve
tarlada
üretilebilen bir süs bitkisi, güneştopu.
Acem pilâvı
* Safran ve zencefil ile yapılan İran usulü bir pilâv çeşidi.
acemaşiran
* Klâsik Türk müziğinde kullanılan şet makamlarından
biri.
acemborusu
* Canlıkırmızıçiçekler açan bir süs bitkisi
(Bigonia radicams).
acembuselik
* Klâsik Türk müziğinde kullanılan birleşik bir
makam.
Acemce
* Farsça.
acemi
* Bir işin yabancısıolan, eli işe alışmamış,
bir işi beceremeyen.
* İşinde, mesleğinde ilerlememiş.
* Bir yerin, bir şeyin yabancısı.
* Saraya yeni alınmışcariyelere verilen ad.
acemi ağası
* Hareme yeni alınan cariyelerin ağası.
acemi çaylak
* Tecrübesiz, toy, beceriksiz.
acemi er
* Askere yeni alınan ve eğitim dönemini henüz tamamlamamışer.
acemi ocağı
* Osmanlıordusuna kapıkulu eri yetiştirmek için
kurulan okul.
acemi oğlanı
* Yeniçeri ocağında yetiştirilmek üzere
tutsaklardan veya devşirme yoluyla Hristiyanlardan toplanan çocuk.
acemice
* Toyca, beceriksizce.
acemileşme
* Acemileşmek durumu.
acemileşmek
* Beceriksizlik göstermek, bocalamak.
acemilik
* Acemi olma durumu, aceminin çekingenliği ve ürkekliği,
acemice davranış, toyluk.
acemilik çekmek
* henüz alışmadığıbir işte zorluk
çekmek, bocalamak.
acemilik etmek
* düşüncesizce hareket etmek, acemice davranmak.
acemkürdi
* Klâsik Türk müziğinde birleşik bir makam.
acemleşme
* Acemleşmek durumuna gelmek.
acemleşmek
* Kültür ve medeniyet bakımından İran'ıveya İran
halkınıörnek almak.
* Kendini İranlıgibi hissetmek veya İranlıgibi
davranmak.
acemleştirme
* Acemleştirmek işi.
acemleştirmek
* Kültür veya medeniyet bakımından İran'ıveya İran
halkınıörnek aldırmak, Acem kültürünü
yaygınlaştırmak.
acente
* Bir kuruluşun malî veya ticarî işlerini kazanç karşılığında
yürüten ticarethane.
* Vapur ortaklığıveya banka şubesi.
* Bir kurumun veya şubelerinin başında bulunan
kimse.
* Bir kuruluşa bağlıolmaksızın sözleşmeye
dayanarak belirli bir yer ve bölge içinde sürekli olarak ticarethane
veya işletmeyi ilgilendiren işlerde aracılık
eden, bunlarıo işletme adına yapan kimse.
acentelik
* Acentenin yaptığıiş.
* Acente kuruluşu.
acep
* Acaba.
aceze
* Acizler, güçsüzler, eli ermezler, düşkünler.
acı
* Tat alma organında bazımaddelerin bıraktığıyakıcıdurum,
tatlıkarşıtı.
* Tadıbu nitelikte olan.
* Keskin, hoşa gitmeyen, şiddetli.
* Renk için, koyu.
* Ağrı, sancı.
* Dışarıdan gelen bir etki ile dışorganlarda
birdenbire oluşan ve o etkilerin kalkmasıile duyulan rahatsızlık,
ıstırap.
* Kırıcı, üzücü, incitici, dokunaklı, korkunç.
* Ölüm, yangın, deprem gibi olayların yarattığıüzüntü,
keder, elem.
acıacı
* Acıolarak, acıvererek, acıduyurarak, üzüntü
içinde.
* Dokunaklı, kırıcı, üzücü olarak, üzüntü
içinde.
acıağaç
* Sedef otugillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kabuğu
ve odunu hekimlikte kullanılan küçük bir ağaç, kavasya
(Quassia amara).
acıbadem
* Gülgillerden bir meyve ağacı(Amygdalus amara).
* Bu ağacın acımtırak, keskin kokulu meyvesi.
acıbadem kurabiyesi
* İrmik ve şekerle yoğrularak üzerine acıbadem
konduktan sonra fırında pişirilen bir çeşit kurabiye.
acıbakla
* Baklagillerden, acıolan taneleri suda tatlılaştırılarak
yenilen otsu bir bitki, Yahudi baklası(Lupinus termis).
acıbal
* Deli bal.
acıbalık
* Sazangillerden, Avrupa'da ve ülkemiz göllerinde yaşayan,
8-10 cm uzunluğunda bir balık, gördek (Rhodeus
amarus).
acıceviz
* Genellikle Kuzey Amerika'da yetişen, güzel görünüşlü
bir ceviz türü.
acıçekmek (veya duymak)
* ağrı, sızıduymak.
* üzülmek, üzüntü içinde kalmak.
acıçiğdem*
Zambakgillerden, 10-30 cm boyunda, şerit yapraklıve açık
renk çiçekli, tohumlarıromatizma tedavisinde
kullanılan zehirli bir çiğdem türü, güz çiğdemi
(Colchicum autumnale).
acıelma
* Bkz. ebucehil karpuzu.
acıgelmek*
dokunaklı, kırıcı, üzücü gelmek.
acıgörmüş
* kötü günler yaşamış.
acıhıyar
* Bkz. ebucehil karpuzu.
acıkarpuz
* Bkz. ebucehil karpuzu.
acıkavak
* Dağkavağıveya titrek kavak (Populus tremula).
acıkavun
* Bkz. eşek hıyarı.
acıkök
* Loğusa otu köklerinin kurutularak dövülmesiyle elde edilen
acıbir toz.
acıkuvvet*
Sert, etkili, zorlu kuvvet.
acımarul
* Birleşikgillerden, tadıacı, dişli yapraklı,
sürgününden çıkan sütü uyuşturucu ve yatıştırıcıolarak
kullanılan
iki yıllık bir bitki (Lactuca virosa).
acımeyan
* Bkz. dikenli meyan.
acıot
* Kuzey Anadolu dağlarının ormanlarında yetişen,
toprak altında bilek kalınlığında kökü bulunan çok yıllık
ve otsu bir bitki (Tamus communis).
acıpatlıcanıkırağıçalmaz
* kötü durumda olan bir kimseyi yeni kötü durumlar etkilemez.
acısakız
* Çam sakızı.
acısöylemek
* olumsuz bir davranışa karşıgerçeği olduğu
gibi söylemek.
acısöz
* Kişinin onuruna dokunan gönlünü inciten söz.
acısu
* İçindeki minerallerin etkisiyle tadısert olan kuyu
veya pınar suyu.
acıtatlı
* İyi kötü.
acıvermek
* üzüntüye sebep olmak, incitmek.
acıyavşan
* Tüylü dalak otu.
acıyitimi
* Sinir bozukluğu, çok ilâç alma, donma gibi sebeplerle acıduyumunun
birazının veya tamamının yok
olması, analjezi.
acıyonca
* Kızıl kantarongillerden, bataklık yerlerde yetişen,
kötü kokulu ve çok acıolan yapraklarıhekimlikte
kullanılan bir bitki (Menyanthes trifoliata).
acıca
* Oldukça acı.
acıkılma
* Acıkılmak işi veya durumu.
acıkılmak
* Acıkmak işine konu olmak.
acıklı
* Acındıracak, acıverecek nitelikte olan, dokunaklı,
koygun.
* Acıgörmüş, yaslı, kederli.
acıklıkomedi
* Eğlendirici olmayıamaçlamayan, dramatik yönü ağır
basan, duygusal bir oyun türü, trajikomik.
acıkma
* Acıkmak işi.
acıkmak
* Açlık duymak, yemek yeme ihtiyacıduymak.
* Uzun süre bir şeyin yokluğunu çeken kimse, o şeyden
ne kadar çok elde etse, yine kendisine yetmeyeceğini
düşünür.
acıktırma
* Acıktırmak işi.
acıktırmak
* Açlık duymasına sebep olmak.
* Aç bırakmak, yeterince doyurmamak.
acılanma
* Acılanmak işi.
acılanmak
* Tadıacıolmak, acılaşmak.
* Acılıdurumda olmak, üzüntüye kapılmak, üzülmek.
acılaşma
* Acılaşmak işi.
acılaşmak
* Tadıbozulmak, acıolmak.
* Dokunaklıduruma gelmek.
* (konuşma) Kırıcı, sert bir durum almak.
* Yemlerde genellikle yağasitlerinin oksidasyonu ve hidroliz
sonucu uygun olmayan koku ve tat meydana
gelmek.
acılaştırma
* Acılaştırmak işi.
acılaştırmak
* Acıbir duruma getirmek.
acılı
* Acıkatılmışolan.
* Acısıolan, kederli.
acılık
* Acıolma durumu.
* Dokunaklılık, kederlilik, yaslılık.
acılılık
* Acılıolma durumu.
acıma
* Acımak işi.
* Başka bir kimsenin veya canlının mutsuzluğuna
karşıduyulan üzüntü, merhamet.
acımak
* Tadıacıduruma gelmek, acılaşmak.
* Acılı, ağrılıolmak.
* Başkasının acısına ortak olmak veya
durumundan üzüntü duymak.
* Başkasının uğradığıveya uğrayacağıkötü
bir duruma üzülmek, merhamet etmek.
* Bir şeyi vermeye kıyamamak veya verdiğine, elden
çıkardığına üzülmek.
acımasız
* Acımaz, katıyürekli, merhametsiz.
acımasızca
* Acımasız olarak, acımasız bir biçimde,
zalimce, zalimane.
acımasızlık
* Acımaz olma durumu, merhametsizlik, zulüm.
acımık
* Buğday tarlalarında yetişen, tohumu zehirli,
yabanî bir bitki, belemir.
acımsı
* Acıya yakın tadıolan, tadıaz acıolan,
acımtırak.
* Dokunaklı.
acımtırak
* Acımsı.
acınacak
* Üzüntü duyulacak, merhamet edilecek.
acından ölmek
* açlıktan ölmek.
* çok acıkmak.
acındırma
* Acındırmak işi.
acındırmak
* Bir kimsenin acımasına yol açmak, merhamete getirmek.
acınılacak
* Üzüntü duyulacak, merhamet edilecek durumda bulunan.
acınılma
* Acınılmak işi.
acınılmak
* Acınmak işine konu olmak.
acınma
* Acınmak işi.
acınmak
* Acımak işine konu olmak.
* Başkasının hesabına üzülmek, yazıklanmak,
yerinmek, eseflenmek, esef etmek, teessüf etmek.
acırak
* Az acı, acımtırak.
acırga
* Yaban turpu.
acısıçıkmak
* olumsuz, kötü sonucu ortaya çıkmak.
acısıiçine (veya yüreğine) çökmek (veya işlemek)
* bir şeyin acısınıpek çok duymak.
* olmadan olacağıdüşünerek çok üzülmek.
acısına dayanamamak
* bir kimse bir yakınının ölümünden büyük üzüntü
duymak.
acısınıalmak
* acılığınıgidermek.
* sızıyıdindirmek.
* kederini azaltmak.
acısınıbağrına basmak
* şikâyet etmeden üzüntüye katlanmak.
acısınıçekmek
* yapılan yanlışbir işin kötü sonucunu görmek.
acısınıçıkarmak
* (tat için) acılığınıyok etmek.
* uğradığımaddî veya manevî zararıkarşılayacak
bir işyapmak.
* öç almak, intikam almak.
acısınıgörmek
* bir yakınının ölümünü görmek.
acısız
* Tadıacıolmayan.
* Ağrı, sızıduyulmayan.
* Üzüntü, sıkıntıolmayan, kedersiz.
acıtış
* Acıtmak işi veya biçimi.
acıtma
* Acıtmak işi.
acıtmak
* Acılık vermek.
* Ağrıve sızıduymasına sebep olmak.
acıyıcı
* Acıma duygusu olan (kimse).
acıyış
* Acımak işi veya biçimi.
acibe
* Hiç görülmemiş, alışılmamış, şaşılacak
veya yadırganacak şey.
acil
* İvedi, ivedili.
acil servis
* (hastanelerde) Vakit yitirilmeden bakılmasıgereken
hastaların ilk tedavilerinin yapıldığıyer.
acil şifalar dilemek
* hastanın kısa sürede iyileşmesi dileğinde
bulunmak.
acilen
* Hemen, hiç zaman yitirmeden, tez elden, gecikmeden, ivedilikle.
aciyo
* Bkz. acyo.
aciz
* Gücü bir işe yetmez olanın durumu, güçsüzlük.
* Beceriksizlik.
* Birinin borcunu vaktinde ödeyememesi durumu.
âciz
* Gücü bir işe yetmez olan, güçsüz.
* Beceriksiz.
âciz kalmak
* çok uğraşmaya rağmen o işi yapamamak.
âcizane
* Söz söyleyen kimsenin kendi yaptıklarınıabartmamak
için kullandığı"acizlere yakışacak biçimde"
anlamında bir nezaket sözü.
âcizleri
* Alçak gönüllülük göstermek için "ben" zamiri yerine
kullanılan bir söz.
âcizlik
* Beceriksizlik, güçsüzlük.
acube
* Tuhaf kimse.
acul
* Tez canlı, içi tez, ivecen.
* Hızlı, çabuk.
acun
* Dünya.
acur
* Bkz. ajur.
acur
* Kabakgillerden, kabuğu çizgili ve tüylü, sarımtırak,
yeşil veya sarı, üzeri yeşil lekeli, irice bir çeşit hıyar
(Cucumis flexuosus).
acurlu
* Bkz. ajurlu.
acuze
* Huysuz, çirkin, yaşlıkadın, cadıkarı.
acyo
* Herhangi bir paranın gerçek değeriyle sürüm değeri
arasında veya bir ticaret senedinin üzerinde yazılı
miktar ile indirimden sonraki tutarıarasında doğan
fark.
* Bir ticaret senedinin yenilenmesinde alınan komisyon.
* Senetli kredi işlemlerinde bankaların yaptıklarıtahsilât.
acyocu
* Borsa veya piyasada tahvil için çeşitli hileler uygulayan,
dolaplar çeviren kimse.
acz içinde olmak
* gücü yetmemek, becerememek.
acze düşmek
* çaresiz kalmak, elinden birşey gelmemek.
aç
* Yemek yeme ihtiyacıolan veya yemesi gereken, tok karşıtı.
* Yiyecek bulamayan, yoksul kimse.
* Gözü doymaz, haris.
* Çok istekli, çok hevesli.
*Karnıdoymamışolarak.
-aç / -eç
* İsimden isim ve sıfat yapma eki: bakr-aç, top-aç, kır-aç
vb.
* Fiilden sıfat yapma eki: gül-eç vb.
* Fiilden isim yapma eki: tıka-ç, say-aç, sür-eç vb.
aç acına
* aç olarak, bir şey yemeden.
aç açık kalmak
* yoksulluk içinde, evsiz barksız kalmak.
aç ayıoynamaz
* kendisinden işbeklenilen kimseden emeğinin karşılığıesirgenmemelidir.
aç bırakmak
* yiyecek vermemek veya karnınıdoyurmasına engel
olmak.
aç bîilâç
* Sürekli olarak aç ve bakımsız.
* Sürekli olarak aç ve bakımsız.
aç doymam, tok acıkmam sanır
* aç insan elde ettiğinden çoğunu ister, varlıklıinsan
ise var olanla yetinir gibi görünür.
aç doyurmak
* yoksullarıbeslemek.
aç gezmektense tok ölmek yeğdir
* yoksulluk ölümden de beterdir.
aç göz
* Gözü aç, doymaz, tamahkâr, haris.
aç gözlü
* Mala veya yiyecek içecek şeylere doymak bilmeyen, gözü aç,
doymaz, tamahkâr, haris, camgöz.
aç gözlü
* karşıtı.
aç gözlülük
* Aç gözlü olma durumu veya aç gözlüye yakışacak davranış,
doymazlık, tamahkârlık, tamah.
aç gözlülük
* karşıtı.
aç gözlülük etmek
* bir şeye karşıaşırıistek duymak,
doyumsuzca davranmak, tamahkârlık etmek.
aç gözünü, açarlar gözünü
* "uğraşılarda uyanık bulunmak gerekir,
yoksa umulmadık bir anda büyük zararlarla yüz yüze gelirsin"
anlamında kullanılır.
aç kalmak
* karnınıdoyuramamak.
* yoksulluğa düşmek.
aç karnına*
mide boşken henüz birşey yiyip içmemişken.
aç kurt gibi (yemek, üşüşmek veya saldırmak)
* büyük bir istekle.
aç susuz kalmak
* yoksulluktan yaşayamayacak bir duruma gelmek, yoksul bir
duruma düşmek.
aç tavuk kendini arpa ambarında sanır
* insanlar, yokluğunu, yoksulluğunu çektikleri şeyler
için olmayacak hayaller, düşler kurar.
açacak
* Açmaya yarayan araç.
* Anahtar.
açalya
* Kokusuz, güzel renkli çiçekler açan bir bitki, açelya, azelya.
açan
* Açmak işini yapan.
* Oynak kemiklerin arasındaki açılarıgenişletmeye
yarayan kasların genel adı, büken karşıtı.
açar
* Anahtar.
* İştah açmak için yemekten önce içilen alkollü içki,
aperitif.
açelya
* Bkz. açalya.
açı
* Birbirini kesen iki yüzeyin veya iki doğrunun oluşturduğu
çıkıntı.
* Birbirini kesen iki yüzey veya aynınoktadan çıkan iki
yarım doğrunun oluşturduğu geometrik biçim,
zaviye.
* Görüş, bakım, yön.
açıölçüm
* Açıölçmede söz konusu olan yöntem ve teknik.
açıcı
* Açmak işini yapan.
açığa alınmak
* görevine son verilmek.
açığa alma
* bir görevliyi geçici bir süre işten alma.
açığa almak
* görevine son vermek.
açığa çıkarmak
* işinden çıkarmak.
açığa çıkmak
* belli olmak, anlaşılmak.
* işinden çıkarılmak.
açığa vurmak
* belli etmek, ortaya çıkarmak.
* gizli bir durumu ortaya çıkarmak.
açığıçıkmak
* saklamakla görevli bulunduğu paranın veya malın
eksik olduğu anlaşılmak.
açığınıkapatmak
* eksiğini tamamlamak.
açık
* Açılmış, kapalıolmayan, kapalıkarşıtı.
* Engelsiz.
* Örtüsüz, çıplak.
* Boş.
* Görevlisi olmayan, boş(iş, görev), münhal.
* Aralığıçok.
* İşler durumda olan.
* Kolay anlaşılır, vazıh.
* Gizliliği olmayan, olduğu gibi görünen.
* Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen,
etkisinde kalabilen.
* (renk için) Koyu olmayan.
* (kitap, resim, film için) Sevişme sahnelerini bütün çıplaklığıyla
anlatan.
* Kapalıolmayan (hava, işyeri).
* Belli bir yerin biraz uzağı.
* Denizin kıyıdan uzakça olan yeri.
* Doğru olarak, açıkça.
* Bir ihtiyacın karşılanamamasıdurumu.
açık açık
* Saklamaksızın, gizli yer bırakmaksızın,
içtenlikle.
açık ağıl
* Koyunların ve keçilerin barındırıldıklarıüstü
açık, etrafıtaşduvar veya ölü çitlerle çevrili basit barınak.
açık ağızlı*
Aptal, sersem, ahmak.
açık alınla
* başarıve övünç ile.
açık artırma
* Bir malın satışında alıcılar arasında
fiyat artırma yarışına dayanan satış.
açık bilet
* Yolculuklarda dönüştarihi kararlaştırılmamış,
belirli bir dönem için geçerli, gidişdönüşbileti.
açık bono
* Para hanesi boşbırakılarak imza edilen bono.
açık bono vermek
* sınırsız yetki tanımak.
açık bölge
* Gümrük sınırlamalarının olmadığıbölge,
serbest bölge, serbest mıntıka.
açık celse
* Açık duruşma.
açık ciro
* Senet veya çek arkasına kime ödeneceği belirtilmeden
imzalanma yoluyla yapılan ciro.
açık çek
* Üzerine para miktarıyazılmamış, çek.
açık deniz
* Denizin, kara sularının dışında kalan
bölümü.
* Yakın karalarla çevrili olmayan deniz, engin.
açık devre
* İçinden sürekli akım geçmeyecek bir yalıtkanla
kesilmişelektrik devresi.
açık dolaşım sistemi
* Genellikle bütün eklem bacaklılarda ve birçok yumuşakçada
bulunan atardamar ve kan boşluğundan
oluşmuşaçık bir dolaşım sistemi.
açık duruşma
* Mahkemede herkesin duruşmayıdinleyebileceği
oturum.
açık düşme
* Yağlıgüreşte pehlivanın kıç üstü düşerek
yenilmişsayılması.
açık eksiltme
* Yaptırılacak bir işin veya satın alınacak
bir malın ucuza sağlanmasıiçin işi yapacak veya malısatacak
kişiler
arasında fiyat düşürme yarışına dayanan işlem.
açık elli
* Cömert.
açık ellilik
* Cömertlik.
açık fikirli
* Olaylarıve özellikle yenilikleri iyi anlayıp gereği
gibi karşılayabilen, düşündüğünü olduğu gibi
söyleyebilen
(kimse).
açık fikirlilik
* Açık fikirli olma durumu.
açık hava
* Bulutsuz hava.
* Bahçe, park gibi yapıdışıolan yer.
açık hava sineması
* Yazın veya iklimi elverişli yerlerde sürekli olarak
çalışan, üstü açık, yanlarıkapalısinema.
açık hava tiyatrosu
* Yazın veya iklimi elverişli yerlerde sürekli olarak
çalışan, üstü açık, yanlarıkapalıtiyatro.
açık hece
* Ünlü ile biten hece.
açık hesap
* Peşin para veya bono vermeden yapılan alışveriş.
açık imza
* Üzeri boşbırakılan bir kâğıdın altına,
dolduracak olana güvenilerek atılan imza.
açık işletme
* Maden yatağınıörten verimsiz topraklar kaldırıldıktan
sonra açık havada yapılan işletme.
açık kahverengi
* Kahverenginin bir veya birkaç ton açığı.
açık kalp ameliyatı
* Kalbin içi açılmadan önce dolaşım sun'î kalp denilen
bir aygıta devredildikten sonra yapılan kalp ameliyatı.
açık kalpli
* Bkz. açık yürekli.
açık kalplilik
* Bkz. açık yüreklilik.
açık kapamak
* (bütçe) gider fazlasınıpara sağlayarak gidermek.
açık kapıbırakmak
* gereğinde, bir konuya yeniden dönebilme imkânıbırakmak,
kesip atmamak.
açık kapıpolitikası
* Yabancımallarıbir ülkeye serbestçe sokma politikası.
açık kapısiyaseti
* Açık kapıpolitikası.
açık konuşmak
* gerçeği çekinmeden söylemek.
açık kredi
* Bankaların güvendikleri müşterilere rehin, ipotek veya
kefil istemeksizin verdikleri borç para.
açık liman
* Bütün gemilerin formalite yönünden kolayca girip çıktıklarıliman.
* Hava şartlarından kolayca etkilenen liman.
açık maaşı
* Görevinden alınan birine yasaca tanınan, belirli bir
süre içinde ödenen aylık.
açık mavi
* Mavinin bir ton açığı.
açık mektup
* Zarfıyapıştırılmamışmektup.
* Yazıldığıkimseye gönderilmeyip basın
yoluyla açıklanan mektup.
açık olmak
* (o yerde) kendisi her zaman iyi karşılanmak.
açık ordugâh
* Kırda kurulan ordugâh.
açık oturum
* Güncel, siyasî, sosyal ve bilimsel konuların veya sorunların
herkesin izleyebileceği bir biçimde açık olarak
tartışıldığıtoplantı.
açık oy
* Verenin adınıgösteren ve konuşulan sorun
üzerindeki düşüncesini belli edecek yolda verilen oy.
açık öğretim
* Ders konularıradyo ve televizyon gibi araçlarla yayımlanan
veya posta ile ilgililere ulaştırılan öğretim
yöntemi.
açık önerme
* İçerisinde değişken bulunan ve bu değişkenin
alacağıdeğerle doğruluğu veya yanlışlığıkesinleşen
önerme.
açık pazar
* Gümrük kaydıolmayan, her devletin malınıserbestçe
satabileceği şehir veya ülke.
açık pembe
* Pembenin bir ton açığı.
açık poliçe
* Eksik bilgileri sonradan tamamlanmak üzere düzenlenen poliçe.
açık rejim
* Parlâmenter rejim.
açık saçık
* Göreneğe aykırıderecede çıplak veya örtüsüz.
açık saçık konuşmak
* cinsî konularla ilgili sözler söylemek.
açık sarı
* Sarının bir ton açığı.
açık sayım
* Bir seçim sonunda verilen oyların açık olarak sayılması,
aleni tadat.
açık seçik
* Çok açık, çok belirgin.
açık senet
* Bkz. açık bono.
açık söylemek
* anlaşılmamışyönünü bırakmadan anlatmak
veya çekinmeden söylemek.
açık sözlü
* Her şeyi olduğu gibi söyleyen, sözünü esirgemeyen.
açık sözlülük
* Açık sözlü olma durumu.
açık şehir
* Düşman saldırısına karşısavunma
önlemleri alınmamış, içinde herhangi bir askerî hedef bulunmayan
ve bu
durumu önceden ilân edilmişolan şehir.
açık taşıt
* Üstü örtülmemiştaşıt (araba, otomobil vb.).
açık teşekkür
* Herhangi birine basın yoluyla edilen teşekkür.
açık tohumlular
* Tohumlarıkozalak pullarıüzerinde açık olarak
bulunan çiçekli bitkilerin ayrıldığıiki büyük daldan biri.
açık tribün
* Açık havadaki spor müsabakalarında seyircilerin oturduğu
ve üstü kapalıolmayan bölüm.
açık tutmak
* bir işyerinin çalışır durumunu sürdürmek.
açık vermek
* gelir, gideri karşılamamak.
* gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu
elde olmayarak ortaya koymak, açıklamak.
açık yara
* Kapanmamış, sürekli işleyen yara.
açık yeşil
* Yeşilin bir ton açığı_____.
açık yürekle
* özü sözü bir olarak, hiçbir şey saklamaksızın.
açık yürekli
* Düşündüğünü olduğu gibi söyleyen, içi temiz,
gizli yönü olmayan (kimse), samimî, açık kalpli.
açık yüreklilik
* Açık yürekli olma durumu, samimiyet, açık kalplilik.
açık zaman
* Tutkalın yüzeye sürüldüğü an ile pres edilip, sıkılmasıgereken
an arasında geçen süre.
açıkağız
* Turpgillerden bir bitki (Hesperis acris).
açıkça
* Gizli bir yönü kalmaksızın, kolay anlaşılır
bir biçimde.
açıkçası
* Doğrusu, açık olanı, anlaşılır
biçimi, gizli kapaklıolmayan yanı.
* Açık olarak.
açıkçı
* Borsada fiyat dalgalanmalarından yararlanarak açıktan
para kazanan (kimse).
açıkgöz
* Uyanık davranarak çıkarınısağlayan,
imkânlardan kurnazca yararlanmasınıbilen.
açıkgözlük
* Açıkgözlülük.
açıkgözlülük
* Açıkgöz olanın durumu, açıkgöze yakışacak
davranış.
açıklama
* Açıklamak işi, izah.
açıklama cümlesi
* Bir önceki cümleyle bağlantıkuran yani, demek ki, öyle
ki gibi bağlayıcılarla başlayan, söz konusu duygu
veya düşünceyi bütünleyen cümle.
açıklama yapmak
* herhangi bir konuyu aydınlığa kavuşturmak
amacıyla konuşmak veya yazmak.
açıklamak
* Bir konuyla ilgili olarak gerekli bilgileri vermek, izah etmek.
* Bir sorunla ilgili olarak aydınlatıcıbilgi
vermek, tavzih etmek.
* Bir sözün, bir yazının ne anlatmak istediğini
belirtmek, yorumlamak.
* Açıkça söylemek, ifşa etmek.
* Belirtmek, göstermek, açığa vurmak, izhar etmek.
açıklamalı*
Birtakım açıklamalarla anlaşılması, öğrenilmesi
kolaylaştırılmış, izahlı.
açıklanan
* Açıklamalar sonunda ortaya çıkmasıbeklenen
kavram.
açıklanma
* Açıklanmak işi.
açıklanmak
* Açıklamak işi yapılmak, izah edilmek, ifşa
edilmek.
açıklar livası
* İşi gücü olmayan, boşta kalan kimse.
açıklar livası
* işi gücü olmayan, boşta kalan kimse.
açıklar livasıolmak
* işbulamayarak işsiz ve kazançsız kalmak.
açıklaşma
* Açıklaşmak durumu almak.
açıklaşmak
* Açık duruma gelmek.
* Rengi açılmak.
açıklaştırma
* Açıklaştırmak işi.
açıklaştırmak
* Açık duruma getirmek.
* Rengini açtırmak.
açıklatma
* Açıklatmak işi.
açıklatmak
* Açıklamasınısağlamak.
açıklayan
* Açıklamalar sonucunda elde edilen kavram.
açıklayıcı*
Bir sorunu gerekli açıklığa kavuşturan.
* Kendinden önce gelen kelimeyi belirten, açıklayan (kelime
veya kelimeler): "Atatürk yeni Türkiye'nin
kurucusu, daima saygıile anılacaktır"
cümlesindeki 'yeni Türkiye'nin kurucusu' sözü Atatürk adının açıklayıcısıdır.
açıklayış
* Açıklamak işi veya biçimi.
açıklığa kavuşturmak
* (bir konu veya sorunu) aydınlatmak, kapalılıktan
kurtarmak, anlaşılır duruma getirmek.
açıklık
* Açık olma durumu.
* Uzaklık, mesafe.
* Örtüsüz, çıplak yer.
* Boşve genişyer.
* Bir yerin uzaklara kadar bakılabilecek ve bakanın
içinde ferahlık doğuracak durumda olması.
* Gerçeği olduğu gibi yansıtma durumu.
* Bir söz veya yazıda maksadın açık olmasıözelliği,
vuzuh.
* Dürbün, fotoğraf makinesi gibi optik araçlarda ağız
çapı, ışığın girebildiği delik.
açıklık getirmek (veya kazandırmak)
* (bir konu veya sorunu) anlaşılır duruma getirmek.
açıklıkölçer
* Bir mikroskobun açıklığınıölçmeye
yarayan alet.
açıkta bırakmak
* işve görev vermemek, yersiz yurtsuz bırakmak veya
birkaç kişiye birlikte sağlanan bir iyilikten birini
yararlandırmamak.
açıkta kalmak (veya olmak)
* işve görev bulamamak, yersiz yurtsuz kalmak veya birkaç kişinin
birlikte eriştiği bir iyilikten
yararlanamamak.
açıktan
* Bir yerin uzağından.
* Sıra ve aşama gözetilmeden, dışarıdan
atayarak.
* Emek ve para harcamadan.
açıktan (para) kazanmak
* emek ve sermaye olmadan para kazanmak.
açıktan açığa
* Belirgin olarak, göz göre göre.
açıktan kazanmak
* emek ve sermaye koymadan kazanç sağlamak.
açıktan para almak
* bir işveya mal için, kararlaştırılmışücret
veya değer dışında para almak.
açıktan tayin
* Derece ve belli bir sıra gözetilmeksizin yapılan
atama.
açılama
* İleride, içlerinde en uygununun seçilebilmesi için, güç bir
sahnenin çeşitli açılardan çekiminin yapılması.
açılım
* Açılma.
* Bir yıldızla gök ekvatoru arasındaki uzaklık;
kuzeye doğru olanıartı, güneye doğru olanıda eksi işaretiyle
ölçülür.
açılıp saçılmak
* (kadın için) çok açık saçık giyinmeye başlamak.
* (kadın için) eskisine göre ölçüsüz davranışlarda
bulunmaya başlamak.
açılış
* Açılmak işi veya biçimi.
* Yeni bir yapının, yerin veya yeni bir kuruluşun
çalışmaya başlaması, küşat.
açılışkonuşması
* Herhangi bir toplantının açılmasısırasında
yapılan ilk konuşma.
açılıştöreni
* Bir açılışıkutlamak için yapılan
toplantı, resmiküşat.
açılma
* Açılmak işi.
* Bir film çekiminde karanlıkta başlayıp gittikçe
aydınlanarak görüntülerin belirmesine dayanan noktalama.
* Bir grupta, sıraların jimnastik alıştırmalarıiçin
dağınık düzene girmesi.
* Çatlama.
açılmak
* Açmak işi yapılmak veya açmak işine konu olmak.
* (renk için) Koyuluğunu yitirmek.
* Kendine gelmek, biraz iyileşmek, ferahlamak.
* (gemi) Gitmek, uzaklaşmak.
* Sıkılması, çekinmesi, tutukluğu kalmamak.
* (kuruluşlar için) İlk kez veya yeniden işe başlamak.
* İşini gereğinden veya götürebileceğinden
geniştutmak.
* Genişlemek, bollaşmak.
* Delinmek, yırtılmak.
* (sis, karanlık, duman için) Dağılmak, yoğunluğunu
yitirmek.
* Gereken güce ulaşmak.
* Sırrını, üzüntüsünü, sorunlarınıbirine
söylemek.
* (pencere, kapı, yol için) Geçit vermek.
* Ayrıntıya girmek.
* (yüzerken) Kıyıdan uzaklaşmak.
açım
* Açma, açılış, küşat.
açımlama
* Açımlamak işi, teşrih, şerh.
açımlamak
* Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına
kadar gözden geçirerek anlatmak, şerh etmek, teşrih
etmek.
açımlanma
* Açımlanmak işi.
açımlanmak
* Açımlamak işine konu olmak.
açındırma
* Açındırmak işi.
açındırmak
* Açınmasınısağlamak.
* Bir cismin yüzeyini açarak bir düzlem üzerine yaymak.
açınım
* Açınmak işi, inkişaf.
* Bir cismin yüzeylerinin açılıp bir düzlem üzerine yayılması.
açınma
* Açınmak işi.
açınmak
* Gelişmek.
* (tohum, hastalık için) İçindeki yetenekler uyanarak
amacına varmak, gelişmek, inkişaf etmek.
açınsama
* Açınsamak işi, istikşaf.
açınsamak
* Bir yerin özelliklerini ortaya çıkarmak için araştırma
ve inceleme yapmak, istikşaf etmek.
açıortay
* Bir açısal bölgeyi, ölçüleri birbirine eşit olan iki
açısal bölgeye ayıran doğru.
açıortay düzlemi
* İki düzlemli bir açıyıiki komşu ve eşit
açıya bölen düzlem.
açıölçer
* Bkz. iletki.
açısal
* Açıile ilgili.
açısal bölge
* Açıile iç bölgesinin birleşiminden oluşan düzlem
parçası.
açısal çap
* Ay ve Güneşgibi gök cisimlerinin iki doğrusu arasındaki
açı.
açısal hız
* Hareket eden bir cismi duran bir noktaya birleştiren doğru
parçasının birim zamanda taradığıaçı.
açısal ivme
* Açısal hızın birim zamanda değişen
niceliği.
açısal sapma
* Belli bir açıdüzeyinde gerçekleşen sapma.
açısal uzaklık
* Gök cisimlerinin (yıldız veya gezegen) birbirlerinin
karşılaşma düzlemine göre uzaklığı.
açısal yol
* Hareket eden cismin birim zamanda gözlemciye göre aldığıyol.
açış
* Açmak işi veya biçimi.
* Bir kuruluşu çalışmaya başlatma.
açışkonuşması
* Herhangi bir toplantıyıbaşlatmak için yapılan
ilk konuşma.
açıt
* Bir duvarda açık bırakılmışbulunan kapı,
pencere, kemerleme benzeri açıklık.
açkı
* Bir cismin yüzeyi üzerinde sert bir madde veya bir araç sürterek
onu düzleştirip parlatma, perdah.
* Demircilikte delik büyütmekte kullanılan araç.
* Anahtar ve her türlü açma aracı.
açkıcı
* Açkıyapan (kimse), perdahçı.
* Anahtarcı.
açkılama
* Açkılamak işi.
açkılamak
* Açkıile parlatmak.
açkılanma
* Açkılanmak işi.
açkılanmak
* Açkıyapılmak, perdahlanmak.
açkılatma
* Açkılatmak işi.
açkılatmak
* Açkıişi yaptırmak, perdahlatmak.
açkılı
* Açkıyapılmış, perdahlanmış,
perdahlı.
açkısız
* Açkıyapılmamış, perdahlanmamış,
perdahsız.
açlığıöldürmek
* açlık hissini geçiştirmek, yatıştırmak.
açlık
* Aç olma durumu.
* Kıtlık.
* Yoksulluk.
* Aşırıistek içinde bulunmak.
açlık çekmek
* yoksulluk içinde bulunmak.
açlık grevi
* Kendisine veya başkalarına yapılan bir haksızlığıprotesto
için bir kimsenin aç durarak gösterdiği tepki.
açlıktan gözü (veya gözleri) kararmak (veya dönmek)
* çok acıkmak.
açlıktan imanıgevremek
* çok acıkmak.
açlıktan nefesi kokmak
* yoksulluk içinde bulunmak.
açlıktan ölmek
* dayanılmaz derecede acıkmak, çok acıkmak.
açlıktan ölmeyecek kadar
* (yiyecek, içecek için) pek az (yemek, içmek).
* gereğinden az.
açma
* Açmak işi.
* Orman içinde ağaç kesme veya yakma yoluyla tarıma
elverişli bir duruma getirilen arazi.
* Bir çeşit susamsız, kalınca yağlısimit.
açmacı
* Açma yapan veya satan kimse.
açmak
* Bir şeyi kapalıdurumdan kurtarmak.
* Bir şeyin kapağınıveya örtüsünü kaldırmak.
* Engeli kaldırmak.
* Sarılmış, katlanmış, örtülmüşveya
iliklenmişolan şeyleri bu durumdan kurtarmak.
* Oyarak veya kazarak çukur, delik oluşturmak.
* Tıkalıbir şeyi, bu durumdan kurtarmak.
* Çevresini genişletmek.
* Birbirinden uzaklaştırmak.
* Yarmak.
* Düğümü veya dolaşmışbir şeyi çözmek.
* Bir kuruluşu, bir işyerini, bir yeri işler veya
ilk defa kullanılır duruma getirmek.
* Bir aygıtı, bir düzeni vb.lerini çalışır
duruma getirmek.
* Alışverişi başlatmak.
* Rengin koyuluğunu azaltmak.
* Yakışmak, güzel göstermek.
* Ferahlık vermek.
* Bir konu ile ilgili konuşmak.
* Savaşla almak, fethetmek.
* Avunmak veya danışmak için söylemek.
* Yapmak, düzenlemek.
* Ayırmak, tahsis etmek.
* Sıkılganlığını, utangaçlığınıgidermek.
* Görünür duruma getirmek.
* (hava için) Bulutların dağılmasıyla gök yüzü
aydınlanmak.
* Geçit vermek.
* İçini dökmek.
açmalık
* Kiri çıkarmak veya eşyayıiyice temizlemek için
kullanılan her türlü madde.
açmaz
* Satranç oyununda şahıkoruyan taşlardan birinin
yerinden oynatılmamasıdurumu.
* İçinden zor çıkılır durum.
* (tulûatta) Karşısındakine bir nükte veya
tekerleme söyleme kolaylığınıveren söz.
açmaz halatı
* Gemilerin limana bağlanmasıve sahilden esecek rüzgârla
rıhtımdan uzaklaşmamasıiçin kıyıya dikine
bağlanan halat.
açmaza düşmek
* içinden çıkılmasıgüç durumda kalmak.
açmaza getirmek (veya düşürmek)
* düzen, hile yapmak, bir kimseyi oyuna getirmek, zor duruma
sokmak.
açmazlık
* Açmaz olma durumu.
* Ağzıpek sıkıolma durumu, ketumiyet.
açtıağzını, yumdu gözünü
* öfkelenerek veya kızarak ağır sözler söyledi.
açtırma
* Açtırmak işi.
açtırma kutuyu, söyletme kötüyü
* kötü konuşabilecek birine, bildiklerini açıklama fırsatıverilmemesi
gerektiğini öğütler.
açtırmak
* Açmak işini yaptırmak.
ad
* Bir kimseyi, bir şeyi anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya,
bildirmeye yarayan söz, isim: Çocuk, kedi, ağaç,
düşünce, iyilik, Ahmet, Ertuğrul birer addır.
* Herkesçe tanınmışveya işitilmişolma
durumu, ün, nam, şöhret.
* Anılacak değer, önem.
* İsim.
ad
* Sayma, sayılma.
ad almak
* kendisine ad verilmek.
* ün kazanma.
ad bilimi
* Özel adlar üzerinde duran ve özel adlarıköken bilgisi,
tarihî gelişme, dil ve kültür sorunlarıaçısından
inceleyen bilim dalı.
ad cümlesi
* Bkz. isim cümlesi.
ad çekilmek
* ad çekmek işi yapılmak.
ad çekilmek
* ad çekmek işi yapılmak.
ad çekimi
* Bkz. isim çekimi.
ad çekme
* Ad çekmek işi, kur'a.
ad çekmek
* raslantıya ve talihe bağlıbir ayırma yapmak
için, her birinde birer ad yazılmışkâğıtlardan birini
çekmek,
kur'a çekmek.
ad çekmeye girmek
* kur'aya tâbi olmak.
* oyunun başlangıcında, oyuncular arasında
alan seçimi, başlama atışıveya karşılama hakkıiçin
öncelik
sağlayan iş.
ad çektirmek
* ad çekmek işini yaptırmak.
ad değişimi
* Bkz. mecazimürsel.
ad durumu
* Bkz. isim hâli.
ad gövdesi
* Bkz. isim gövdesi.
ad koymak
* çağırmak veya anmak için bir canlıya, bir yere,
bir şeye ad vermek, adlandırmak, isim koymak, tesmiye
etmek.
ad kökü
* Bkz. isim kökü.
ad takmak
* adlandırmak, ad koymak.
ad tamlaması
* Bkz. isim tamlaması.
ad vermek*
ad koymak, adlandırmak, tesmiye etmek.
* bir işi kimin yaptığınısöylemek.
ad yapmak
* isim yapmak.
ada
* Her yanısu ile çevrilmişkara parçası.
* Trafiğe açık bir yol üzerinde sola dönüşleri sağlayan,
sağtarafta veya yol ortasında yer alan kaldırım taşıyla
ayrılmışalan.
* Çevresi yollarla belirlenmişolan arsa ve böyle bir arsayıkaplayan
yapılar topluluğu.
ada balığı*
Bkz. amber balığı.
ada çayı
* Ballıbabagillerden, yurdumuzda çok yetişen tüylü ve
beyazımtırak yapraklarıolan ıtırlıbir bitki
(Salvia
oflicinalis).
* Bu bitkiden yapılan sıcak içecek.
ada gibi gemi
* pek büyük (gemi).
ada soğanı
* Zambakgillerden, soğanından ilâç olarak yararlanılan
birtakım maddeler elde edilen çok yıllık bir bitki
(Urginea maritima).
ada tavşanı
* Evcil cinsleri de olan tavşana yakın bir kemirici
memeli (Oryetolagus cuniculus).
adabımuaşeret
* Terbiyeli, ince davranmak için tutulmasıgereken yollar,
davranıştöresi, davranışbilgisi, topluluk töresi,
görgü.
adacık
* Küçük ada.
adacılık
* Kavramların gerçek varlıklar olduğunu kabul eden,
kavram gerekliğine karşıt olarak, tümel kavramların
yalnızca nesnelerin adlarıolduğunu ileri süren görüş,
nominalizm.
adagio
* Yavaş, ağır olarak.
* Bu biçimde çalınan beste.
adak
* Adamak işi veya adanılan şey, nezir.
adak adamak
* bir dileğin gerçekleşmesi amacıyla kurban kesip
yoksullara dağıtmak veya kutsal bir güce yönelik bir niyette
bulunmak.
adaklama
* Adaklamak durumu.
adaklamak
* Küçük çocuk yürümeye başlamak.
adaklanma
* Adaklanmak işi veya durumu.
adaklanmak
* Nişanlıduruma gelmek, nişanlanmak.
adaklı
* Adağıolan, adak adamışolan.
* Nişanlı, yavuklu, sözlü.
adaklık
* Adak olarak ayrılmış(hayvan).
* Adak adanan yer.
adaksız
* Adağıolmayan, adak adamamışolan.
* Nişanlıolmayan.
adale
* Kas.
adaleli
* Kaslı, kaslarısıkı, gelişmiş.
adalesiz
* Kassız.
adalet
* Hak ve hukuka uygunluk, hakkıgözetme, doğruluk, türe.
* Bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları.
* Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkıolanıverme.
adalet dağıtmak
* kanunların saydığıhaklarısahiplerine
vermek, tanınmak.
adalet divanı
* Devletler arasındaki birtakım hukuk anlaşmazlıklarına
bakan ve merkezi La Haye'de bulunan uluslar arası
mahkeme.
adalet kapısı
* Hak ve hukukun aranmasıiçin başvurulan merci, mahkeme.
adalet mahkemesi
* Bkz. adliye mahkemesi.
adalet örgütü
* Adliye teşkilâtı.
adalet sarayı
* Mahkemelerin bulunduğu büyük yapı.
adalete teslim etmek
* sanığı, adalet işleriyle uğraşan
kuruluşa götürmek.
adalete teslim olmak
* sanık, adalet işleriyle uğraşan kuruluşa
gidip hakkında gerekli işlemin yapılmasınıistemek.
adaletine sığınmak
* (birinden) anlayış, hoşgörü, yakınlık
beklemek.
adaletli
* Adalete uygun düşen veya adaletli olan, adil.
adaletlilik
* Adaletli olma durumu.
adaletsiz
* Adalete aykırıdüşen veya adaleti olmayan.
adaletsizlik
* Adalete aykırıdavranış.
adalı
* Ada halkından olan (kimse).
adalî
* Kas niteliğinde olan; kasla ilgili olan, kasıl.
* Kaslarıiyi gelişmiş, adaleli, kaslı.
adam
* İnsan.
* Erkek kişi.
* İyi yetişmiş, değerli kimse.
* Birinin yanında ve işinde bulunan kimse.
* Birinin yararlandığı, kullandığıkimse.
* Birinin sözünü dinleyen, nazınıçeken kimse, kayırıcı.
* İyi huylu, güvenilir kimse.
* (belirsizlik zamiri yerine), Herkes, kim olursa olsun.
* Görevli kimse.
* (isim tamlamalarında) Bir alanda derin bilgisi olan veya
bir alanıbenimseyen.
* Eş, koca.
adam adama (savunma)
* futbolda, basketbolda karşıtakım oyuncusunu
kollama, rahat hareket etmesini, sayıyapmasınıengelleme.
adam akıllı
* Bkz. adamakıllı.
adam almamak
* son derece kalabalık olmak.
adam azmanı
* Çok iri yapılıkimse.
adam başına
* her kişiye, her birine.
adam beğenmemek
* herkesi değersiz görmek.
adam boyu
* Yaklaşık olarak normal bir adam boyunda.
* İnsan boyunca.
adam değilim
* herhangi bir durumun gerçekleşmemesi hâlinde, kendisinin
insan sayılamayacağıanlamında kullanılan ant,
göz dağısözü.
adam etmek
* eğitmek, yetiştirmek, topluma yararlıduruma
getirmek.
* bir yeri düzene sokmak veya bir şeyi işe yarar duruma
getirmek.
adam evlâdı
* İyi bir ailenin iyi yetişmişçocuğu.
adam gibi
* terbiyeli, akıllıuslu.
* adamlığa, insanlığa yaraşır yolda.
* iyice.
adam hesabına koymak
* birine değer vermek, saygıgöstermek.
adam içine çıkmak
* topluluğa karışmak, değerli insanların
bulunduğu yerlere gitmek, eşe dosta gitmek.
adam içine karışmak
* değerli bir topluluğa girmek, kendisine değer
verilir olmak.
adam kıtlığında (veya yokluğunda)
* işe yarar kimselerin bulunmadığıdurumda.
adam kullanmak
* iyi çalıştırmasınıbilmek.
adam olmak
* gelişmek, büyümek, şişmanlamak.
* iyi yetişmek, iyi bir duruma gelmek.
adam sarrafı
* İnsanların karakterini çabuk anlayacak duruma gelmişkimse,
insan sarrafı.
adam sen de! (veya yalnız adam)
* bir işin önemsenmediğini anlatmak için söylenir.
adam sırasına geçmek (veya girmek)
* daha önce toplumda önemli bir yeri veya özel bir değeri
yokken artık kendisine önem ve değer verilmek.
adam yerine koymak
* adamdan saymak, varlığınıkabul etmek.
adama
* Adamak işi.
adama dönmek (veya benzemek)
* düzelmek.
adamak
* Bir dileğin gerçekleşmesi amacıyla kurban kesip
yoksullara dağıtmak veya kutsal bir güce yönelik bir niyette
bulunmak, nezretmek.
* Kutsal saydığıbir şey uğruna kendini
feda etmek, ant niteliğinde söz vermek.
* Ayırmak.
adamakıllı
* Gereğinden çok, iyice.
adamakla mal tükenmez
* büyük vaatlerde bulunanlar için alay yollu söylenir.
adamca
* İnsana yaraşır biçimde.
* İnsan sayısıolarak.
adamcağız*
Kendisine karşısevgi veya acıma duyulan adam.
adamcasına
* Adamca.
adamcık
* Yerilen, küçümsenen; acınan (kimse).
adamcıl
* İnsandan ürkmeyen, insana alışmışolan,
insana sokulan, sıcakkanlı, munis.
adamcıllık
* Adamcıl olma durumu.
adamdan saymak
* bir kimseye değeri olmadığıhâlde değer
vermek, saygıduymak.
adamı
* (bir işi) ustalıkla yapan.
adamın adıçıkacağına canıçıksın
* Bkz. insanın adıçıkacağına canıçıksın.
adamın alacasıiçinde, hayvanın alacasıdışında
* Bkz. insanın alacasıiçinde, hayvanın alacasıdışında.
adamın iyisi alışverişte (veya işbaşında)
belli olur
* bir kişiyi iyi bir insan olarak değerlendirebilmek
için alışverişte veya işbaşında ahlâk dışıdavranışlarda
bulunmamasıgerekir.
adamına çatmak
* Bkz. tam adamına çatmak.
adamına düşmek
* (yapılacak bir iş) güzel bir rastlantısonunda
anlayanına, uzmanına verilmişolmak.
adamına göre
* kişiler arasında ayrıcalık gözeterek.
* herkesin yeteneğine uygun olarak.
adamınıbulmak
* Bkz. tam adamınıbulmak (veya adamına düşmek).
adamkökü
* Bkz. adamotu.
adamlık
* İnsana yakışacak durum, tutum ve davranış.
* Yabanlık.
adamlık sende kalsın
* iyilik bilmese de sen yine iyilik et.
* bu işi nasıl olsa sana yaptıracaklar, bari
kendiliğinden yap da onurunu koru.
adamotu
* Patlıcangillerden, genişyapraklı, kötü kokulu bir
bitki, kankurutan, adamkökü (Mandragora autumnalis).
adamsız
* Yardımcısız, hizmetçisiz.
* Erkeksiz, kocasız.
adamsızlık*
Adamsız olma durumu.
a'dan z'ye kadar
* baştan aşağı, bütünüyle.
Adana kebabı
* Kıymasına bolca acıbiber katılarak hazırlanan
şişköfte.
adanma
* Adanmak işi.
adanmak
* Adamak işine konu olmak.
adap
* Töre.
* Yol yordam, yol yöntem.
adap erkân
* Yol yöntem.
adaptasyon
* Uyarlama.
* Bir eseri çevrildiği dilin, konuşulduğu toplumun
yaşayışına, inançlarına uyarlama.
* Uyma.
adapte
* Uyarlanmış.
adapte etmek
* uyarlamak.
adapte olmak
* uymak.
adaptör
* Bir âletin çaplarıbirbirinden farklıolan parçalarından
birini ötekine geçirebilmek için yararlanılan bağlayıcı.
adaş
* Adlarıaynıolanlardan her biri.
adaşlık
* Adaşolma, aynıadıtaşıma durumu.
adatepe
* Genellikle tropikal bölgelerde görülen ve çevresindeki alçak
alanlar üzerinde dik yamaçlarla bir ada gibi
yükselen, aşınımdan dolayıortaya çıkmıştepe.
adatma
* Adatmak işini yaptırmak.
adatmak
* Adamak işini yaptırmak.
adavet
* Düşmanlık, yağılık.
aday
* Bir görev, bir işiçin kendini ileri süren veya başkalarıtarafından
ileri sürülen kimse.
* Bir işiçin yetiştirilmekte olan kimse, namzet.
aday adayı
* Herhangi bir işi yapmak, bir görevi yüklenmek için adaylık
aşamasınıkazanmak amacıyla başvuran kimse.
* Milletvekili ve senatör seçimlerinde, partinin adayıolmak
için, partisinde yapılan ön seçimlere adaylığını
koyan kimse.
aday göstermek
* bir işveya bir görev için birini aday olarak belirlemek:
Anayasa.
aday olmak
* herhangi bir işe alınmak veya seçilmek için istekli
olmak.
adayavrusu
* İki veya üç çifte kürekli küçük balıkçıteknesi.
adaylığınıkoymak
* bir işveya göreve seçilmek için kendini ileri sürmek.
adaylık
* Herhangi bir iş, bir görev için kendini ileri sürme veya başkalarıtarafından
ileri sürülme, namzetlik.
* Bir görevde yetiştirilme.
adcı
* Adcılık öğretisiyle ilgili olan.
* Bu öğretiye bağlıkimse.
adcılık
* Kavramların gerçek varlıklar olduğunu kabul eden,
kavram gerçekliğine karşıt olarak, tümel kavramların
yalnızca nesnelerin adlarıolduğunu ileri süren görüş,
isimcilik, nominalizm.
addan türeme fiil
* Bkz. isimden türeme fiil.
addedilme
* Addedilmek işi.
addedilmek
* Sayılmak.
addetme
* Addetmek işi.
addetmek
* Saymak.
addolunma
* Addolunmak işi veya durumu.
addolunmak
* Sayılmak.
adedî
* Adetçe, sayıca.
adem
* Yokluk, hiçlik, ölüm.
* Osmanlıca sözlerle birleşerek "-siz, -lik"
anlamında kullanılır.
Âdem
* Dinî inançlara göre ilk yaratılan insan ve ilk peygamber.
* İnsan, insanoğlu, adam.
* İnsanda bulunmasıgereken olumlu özelliklere sahip
olan.
Âdem baba
* İnsanlığın babası, Hz. Âdem.
* Hapishanede çevresindeki mahkûmlarıharaca bağlayan
kimse.
* Afyonkeş.
Âdem elması
* Gırtlak çıkıntısı.
Âdem evlâdı
* Bkz. âdemoğlu.
Âdemci
* Âdemcilik yanlısıolan kimse.
Âdemcilik
* XX. yüzyılın başında simgeciliğe karşıbir
tepki olarak Rusya'da ortaya çıkan bir edebiyat akımı.
ademimerkeziyet
* Yerinden yönetim.
ademimerkeziyetçi
* Yerinden yönetimci.
ademimerkeziyetçilik
* Yerinden yönetimcilik.
ademiyet
* Yokluk.
âdemiyet
* İnsanlık.
* Doğru dürüst insana yakışır durum, adamlık.
âdemoğlu
* İnsan denilen yaratıkların hepsi.
âdemotu
* Bkz. adamotu.
adenit
* Lenf düğümleri iltihabı.
adese
* Mercek.
* Kovucuk.
* Görüşderecesi, inceliği.
adet
* Sayı.
* Herhangi bir sayıda olan (şey), tane.
âdet
* Bir kimsenin yapmaya alışmışolduğu şey,
alışkı.
* Topluluk içinde eskiden beri uyulan kural, töre.
* Ay başı.
âdet edinmek
* bir şeyi alışkanlık ve huy durumuna
getirmek.
âdet görmek
* (kadın) ay başıolmak.
âdet olmak
* öteden beri yapılır olmak.
* bir şey gelenek durumuna gelmişolmak.
âdet yerini bulsun diye
* gerekli görüldüğü için değil, yalnız alışılmışolduğu
için.
âdeta
* Bayağı, basbayağı, hemen hemen, sanki.
* Bayağıyürüyüşle.
adetçe
* Sayıbakımından, sayıca.
adetimürettep
* Bkz. tam sayı.
adezyon kuvveti
* Yan yana duran veya sürtünen iki cismin molekülleri arasındaki
çekişkuvveti.
adı(veya ismi) gibi bilmek
* çok iyi bilmek.
adıbatası(veya adıbatasıca)
* "yok olası" anlamında bir ilenme.
adıbatmak
* (sevilmeyen bir şey veya kimse için) unutulmak, adıanılmaz
olmak, artık sözü edilmemek.
adıbelirsiz
* ünü olmayan, tanınmayan, kim ve ne olduğu bilinmeyen.
adıbile okunmamak
* birine hiç önem verilmemek.
adıçıkmak
* kötü bir ün kazanmak.
* hakkıolmayan bir ün kazanma.
adıçıkmışdokuza, inmez sekize
* birinin bir kere adıçıktıktan sonra onun hakkındaki
yaygın inanç artık kolay kolay düzelemez.
adıdeliye çıkmak
* deli olmadığıhâlde deli olarak tanınmak.
adıduyulmak
* tanınmak, ünlenmek.
adıgeçmek
* anılmak, söz konusu olmak, ismi geçmek.
* adıyazılmak.
adıkaldırılmak
* anılmaz olmak, silinip gitmek.
adıkalmak
* bir kimse veya bir şey ortadan çekildikten, öldükten sonra
dillerde yalnız adıdolaşmak.
adıkarışmak
* (kötü) bir işle birinin ilgisi bulunduğu söylenilmek.
adıkötüye çıkmak
* ünü kötü olarak yayılmak.
adıolmak
* gereksiz, yersiz ünü olmak.
adısanı
* bir kimsenin kimliği.
adıüstünde
* adından belli olduğu gibi.
adıvar
* yaşamayan, yalnızca hayalde var olan.
adıverilmek
* ad takılmak.
adıl
* Zamir.
adım
* Yürümek için yapılan ayak atışlarının
her biri.
* Bir adımda alınan yol (bu uzunluk 75 cm sayılır).
* Girişim, hamle.
* Bir gösterge ucunun eşolarak ayrılmışyaylardan
biri boyunca aldığıyol.
* Ayakta temel duruştan, bir ayağın türlü yönlerde
iki ayak boyu kadar ara ile yer değiştirmesi.
* Teknolojide iki dişli arasındaki aralık.
adım adım*
Ağır ağır, yavaşyavaş.
adım adım gezmek
* her yerini dolaşıp görmek.
adım adım izlemek
* arkasından izlemek.
* gizlice takip etmek.
adım atmak
* yürümek için ayağınıöne doğru uzatıp
basmak.
* bir işe ilk kez girişmek.
adım atmamak
* gitmemek, uğramamak, aramamak.
adım başı*
Birbirine yakın yerlerde, sık sık.
adımınıattırmamak
* bir yere girmesine engel olmak.
adımınıgeri almak
* başladığıbir işten geri dönmek.
adımlama
* Adımlamak işi.
adımlamak
* Adımla ölçmek.
* Bir yerde ileriye geriye doğru giderek dolaşmak.
adımlarınıaçmak
* yürürken hızlanmak.
adımlarınıseyrekleştirmek
* hızlıyürürken adımlarınıyavaşlatmak.
adımlarınısıklaştırmak
* daha küçük ve çabuk adımlar atarak hızlıyurümek,
ivmek, acele etmek.
adımlık
* Adım uzunluğunda olan.
* Bir yerin çok uzak olmadığınıbelirtmek için
kullanılır.
adımsayar
* Yürüme sırasında gerçek sonuçlara varabilmek için
geçilen yerin uzunluğunu anlayabilmek amacıyla ayağa
takılan alet, pedometre.
adına
* o şeyin veya o kimsenin yerinde olarak, namına, onun
hesabına.
adınıağzına almamak
* dargınlık, kırgınlık, kızgınlık
gibi bir sebeple bir kimseden hiç söz etmemek.
adınıalmak
* ad takılmak, ad verilmek.
adınıanmak (veya anmamak)
* birinden söz etmek (veya etmemek).
adınıbağışlamak
* bir başkasından adınısöylemesini istemek.
adınıbozmak
* andına uymamak, andına aykırıdavranmak.
adınıkirletmek (veya lekelemek)
* adının kötüye çıkmasına yol açmak.
adınıkoymak
* karşılığınıveya fiyatınıkararlaştırmak.
adınıtaşımak
* birinin adıyla anılmak, sahip olduğu adın
sorumluluğunu yüklenmişolmak.
adınıvermek
* birinin adınıbildirmek.
* biri tarafından salık verildiğini söylemek.
adıyla sanıyla
* bilinen ün ve niteliğiyle.
adî
* Sıradan, hiçbir özelliği olmayan.
* Aşağılık, bayağı, alçak.
adî adım
* Adımda uygunluk, beraberlik gerektirmeyen ve grup olarak
yapılan bir tür yürüyüş.
adî defter
* Bir işletmenin veya ticarethanenin yaptığıişlemlerinin
muhasebe kayıtlarının geçirildiği ticarî defter.
adî kesir
* Bayağıkesir.
adî suçlu
* Basit suçlarıişleyen kimse.
adil
* Adaletle işgören, adaletten, haktan ayrılmayan, hakkıyerine
getiren, adaletli.
* Hakka uygun, haklı.
adilâne
* Adalete uygun olarak, hakça.
adîleşme
* Adîleşmek durumu.
adîleşmek
* Adî bir duruma girmek, bayağılaşmak.
adîleştirme
* Adîleştirmek işi.
adîleştirmek
* Adîleşmesine yol açmak.
adîlik
* Bayağılık, düşüklük, aşağılık.
adisyon
* (lokanta, otel gibi yerlerde) Hesap.
adlandırılma
* Adlandırılmak işi.
adlandırılmak
* Ad vermek işi yapılmak.
adlandırma
* Adlandırmak işi.
adlandırmak
* Bir kimseyi veya bir şeyi kullanarak belli etmek, ad
vermek, ad koymak, tesmiye etmek.
* Ad koyma, ad vermeyi sağlamak, tesmiye etmek.
adlanma
* Adlanmak işi.
adlanmak
* Kendisine ad verilmek.
* Kötü ün kazanmak.
adlaşma
* Adlaşmak durumu.
adlaşmak
* Ad durumuna gelmek.
adlaştırma
* Adlaştırmak işi.
adlaştırmak
* Ad durumuna getirmek.
adlı
* Adıolan.
* Ünlü.
adlıadıyla
* herkesin bilip tanıdığıbiçimde.
adlısanlı*
Ünlü.
adlî
* Adaletle ilgili.
adlî makam
* Adalet işlerinin görüldüğü ve sonuca bağlandığıkamuya
ait yönetim yeri.
adlî merci
* Adaletle ilgili sorunların çözümü için başvurulan
resmî daireler.
adlî polis
* Adliye içerisinde güvenliği sağlayıp adlî işlere
yardımcıolan kolluk gücü.
adlî sicil
* Bir kimsenin mahkûmiyetinin olup olmadığının
anlaşılmasıiçin konulmuşolan kayıt yöntemi.
adlî tabip
* Adlî tıpta görevli doktor.
adlî tatil
* Her yıl 20 Temmuz ile 5 Eylül tarihleri arasında,
kanunda yazılıdurumların dışında, hiçbir adlî işlemin
yapılmadığısüre.
adlî tıp
* Tıbbın adalete yardım eden kolu; adaletin bu işle
uğraşan kuruluşu.
adlî yıl
* Mahkemelerin bir yıl içindeki çalışma süresi.
adlî zabıta
* Bir suç sonrasısanığıve suç delillerini adlî
yetkililere sunan kolluk kuvveti.
adliye
* Hukuk ve adalet işlerini gören devlet kuruluşları.
* Hukuk ve âdalet işlerinin görüldüğü resmî yapı.
adliye encümeni
* Adalet komisyonu.
adliye mahkemesi
* Anayasa mahkemesi, genel mahkemeler, askerî ve idarî mahkemeler
dışında kalan ve denetim mahkemesi
olan Yargıtay ile hüküm mahkemeleri.
adliye nezareti
* Osmanlıİmparatorluğunda adliye teşkilâtının
bağlıolduğu en üst makam.
adliye teşkilâtı
* Yargıorganlarıve bu organların birbirleriyle olan
ilişkilerini, derecelerini, görev ve yetkilerini düzenleyen
ve yürüten mekanizmanın bütünü.
adliye vekâleti
* Adalet bakanlığı.
adliyeci
* Adliye kuruluşunda meslek görevlisi.
adrenalin
* Böbrek üstü bezlerinin etkili bir maddesi; hekimlikte damarlarıdaraltma,
bronşlarıaçma, kanamalarıkesme
gibi amaçlarla kullanılır.
adres
* Bir kimsenin arandığında bulunabileceği yer,
oturduğu yer.
* Gönderilen şeyin üzerine, alıcının adınıve
bulunduğu yeri bildirmek için yazılan yazı.
adres bırakmak (göstermek veya vermek)
* arandığında bulunabileceği, oturduğu
yeri bildirmek.
adres defteri
* Kişilerin kendilerine lâzım olan adresleri topladıklarıdefter.
adres kartı
* Adres defteri.
adres kitabı
* Genellikle belli bir işveya meslekte olanların işve
ev adreslerini toplu olarak gösteren kitap.
adres makinesi
* Posta gönderilerinin üzerine kâğıt, plâstik veya
madenden, adres basan alet.
adres rehberi
* Adres defteri.
adsız
* Adıolmayan, isimsiz.
* Türklerde, ailesinden ayrıldığıiçin artık
onun adınıtaşımak, onun adıile anılmak hakkınıyitirmişolan
ve
ancak bir yararlık gösterince ad kazanabilen delikanlı.
adsız parmak
* Orta parmak ve serçe parmak arasındaki parmak, yüzük parmağı.
aerobik
* Hızlımüzik temposu eşliğinde yapılan,
vücudun çevikliğine ve hareketliliğine dayanan bir tür jimnastik.
aerobik solunum
* Hücrede yalnız moleküler oksijenin kullanıldığıbir
solunum şekli.
aerodinamik
* Hareket hâlinde olan bir cisim üzerinde havanın yarattığıetkiyi
inceleyen bilim.
* Aerodinamik bilim alanıyla ilgili.
* Fizik biliminin gazların hareketini inceleyen dalı.
af
* Bir suçu, bir kusuru veya bir hatayıbağışlama.
* Mazur görme veya görülme.
* (görevden) çıkarılma.
af buyurun!
* "affedersiniz" veya "affınızırica
ederim" anlamında bir söz.
af çıkarılmak
* bir suçun bağışlanmasıiçin Türkiye Büyük
Millet Meclisinden kanun çıkarmak.
af dilemek
* bağışlanmasınıistemek.