Büyük Türkçe Sözlük

Sürüm No: 1.0 Farabi

Açıklama

(veya ağzının içine) bakmak

* ne söyleyeceğini beklemek.

* onun sözüne göre davranmak.

... (bir) hâl almak

* bir duruma gelmek.

... canlısı* düşkünü.

... damgasınıvurmak

* (biri için) kötü bir yargıya varmak.

... -e kuvvet

* herhangi bir şeye ağırlık verildiğinde kullanılır.

... fırın ekmek yemesi lâzım

* bir duruma erişmek için pek çok emek vermesi, çalışmasıgerekir.

... gözüyle bakmak

* yerine koymak.

... ile beraber

* ile birlikte.

... kim ... kim

* yakıştırılan şeyin uygunsuzluğunu belirtmeye yarar.

... olsun, ... olsun,

* sözü geçen her şey.

... süsü vermek

* gerçeğe aykırıolarak, kendisinde veya herhangi bir şeyde üstün bir nitelik veya değer varmışgibi

göstermek.

... ziyafeti çekmek

* herhangi bir şeyi en iyi biçimde başarmak, herhangi bir yönüyle doyurmak.

...-a veya ...-e gelince

* sıra gelince anlamına gelerek bir konu bittikten sonra sözü başka bir konuya geçirmeye yarar.

* ayrıcalık gösteren bir düşünceye geçildiğini anlatır.

...-a, ...-ya getirmek

* birini bir duruma getirerek istediği gibi davranmak.

...-den eylemek

* yoksun bırakmak.

...-ında / ...-inde değil

* bir şeyin söylenen niteliğine önem vermeyi anlatır.

...i tutmak

* bir işi yapacağıve göreceği o zamana rastlamak.

...ikinci plâna düşmek

* bir kimsenin veya topluluğun gözünde eski önemini, değerini yitirmek.

...ile beraber

* -dığı/ -diği anda.

* -dan / -den başka.

* -dığı/ -diği hâlde.

...-masıyla, ...-mesi bir olmak

* aynıanda, çabucacık, birden.

...maya veya ...meye görsün (veya gör)

* söz konusu fiilin doğuracağısonuca kesinlik kazandırmak için kullanılır.

...nın resmidir...

* bir durumun olacağıkesin ve bellidir.

19 Mayıs

30 Ağustos

* Zafer Bayramı.

a

* Seslenme bildirir.

a

* (a:) Şaşma, hatırlama, sevinme, acıma, üzülme, kızma gibi duygularıgüçlendirir, cümlenin başında veya

sonunda kullanılır.

a / e

* Çekimli fiilin sonuna gelerek anlamıpekiştirir.

-a- / -e-

* İsimden fiil türeten ek.

-a / -e

* Yönelme durumu eki: dağa, eve, yola, öne. Ünlü ile biten isimlerden sonra araya y sesi girer.

-a / -e

* Fiilden zarf türeten ek: yaza yaza, gide gide, koşa koşa, düşe kalka, güle oynaya. Ünlü ile biten fiillerden

sonra araya y sesi girer: yaşaya yaşaya, bekleye bekleye, okuya okuya, yürüye yürüye. Bu ek göre, kala, geçe, sapa

örneklerinde kalıplaşmıştır.

a, A

* Türk alfabesinin birinci harfi, ses bilimi bakımından kalın ünlülerin düz ve genişolanınıgösterir.

* Nota işaretlerini harflerle gösterme yönteminde lâ sesini bildirir.

ab

* Su.

aba

* Yünden, dövülerek yapılan kalın ve kaba kumaş.

* Bu kumaştan yapılmışyakasız ve uzun üstlük.

* Bu kumaştan yapılmışolan.

* Eskiden dervişlerin giydiği abadan yapılmış, önü açık hırka.

* Abla.

* Anne.

aba altından değnek (sopa) göstermek

* yumuşak görünmekle birlikte yine de gözünü korkutmak.

aba gibi

* (kumaşiçin) kaba ve kalın.

aba güreşi*

Aba giyilerek ve bele kuşak bağlanarak yapılan bir tür güreş.

aba vakti yaba, yaba vakti aba

* kişi, ihtiyaçlarınıvaktinden önce ve ucuz olduğu zaman karşılamalıdır.

abacı

* Aba yapan veya satan kimse.

* Abadan giyecek yapan veya satan kimse.

* Bedavacı, asalak.

abacıkebeci, ara yerde sen neci?

* "anlamadığın bu işe ne karışıyorsun?" anlamında kullanılan bir söz.

abacılık

* Aba yapma veya satma işi.

* Abadan giyecek yapma veya satma işi.

abadî

* Kalınca ve açık saman renginde, yarımat bir yazıkâğıdıtürü.

abajur

* Işığıbir yere toplamak, doğrudan doğruya gözlere vurmasınıönlemek için kullanılan lâmba siperi.

* Genellikle üzeri siperli masa lâmbasıveya ayaklılâmba.

abajurcu

* Abajur yapan veya satan kimse.

abajurculuk

* Abajurcunun işi veya mesleği.

abajurlu

* Abajuru olan.

abaküs

* Sayıboncuğu, çörkü.

abalı

* Abasıolan, aba giymişolan.

abandırma

* Abandırmak işi.

abandırmak

* Bir kimsenin bir yere abanmasınısağlamak.

* Bir hayvanıyere çöktürmek.

abandone

* Dövüşemeyecek duruma gelen (boksör).

abandone etmek

* dövüşemeyecek duruma getirmek.

abandone olmak

* dövüşemeyecek duruma gelmek.

abanî

* Sarımtırak dallınakışlarla işlenmişbir tür beyaz, ipek kumaş.

* Bu kumaştan yapılmış.

abanma

* Abanmak işi.

abanmak

* Eğilerek bir şeyin, bir kimsenin üzerine kapanmak.

* Bir yere veya bir kimseye yaslanmak, dayanmak.

* Bir şeyin veya bir kimsenin üzerine çöküp çullanmak.

* Birine yük olarak onun sırtından geçinmeye bakmak.

abanoz

* Abanozgillerin ağır, sert ve siyah renkli tahtası.

abanoz gibi

* çok sert.

abanoz kesilmek

* sertleşerek dayanıklılığıartmak.

* kirden matlaşmak, rengini kaybetmek.

abanozgiller

* İki çeneklilerden, sıcak ülkelerde yetişen ve kerestesine abanoz denilen bir bitki familyası.

abanozlaşma

* Abanozlaşmak durumu alma.

abanozlaşmak

* Ağaç ve benzeri maddeler uzun süre suda kalarak kararmak.

* (insan) uzun süre güneşte kalarak kararmak, yanmak.

abartı

* Abartma, mübalâğa.

abartıcı

* Bir şeyi olduğundan büyük veya çok gösterme huyunda olan (kimse), abartmacı, mübalâğacı.

abartıcılık

* Abartıcıolma durumu, abartmacılık, mübalâğacılık.

abartılı

* Olduğundan fazla gösterilen, mübalâğalı.

abartılma

* Abartılmak işi.

abartılmak

* Abartmak işine konu olmak, mübalâğa edilmek.

abartısız

* Olduğundan fazla gösterilmeyen, mübalâğasız.

abartış

* Abartmak işi veya biçimi.

abartma

* Abartmak işi, mübalâğa.

abartmacı*

Abartıcı, mübalâğacı.

abartmacılık

* Abartıcılık, mübalâğacılık.

abartmak

* Bir şeyi olduğundan büyük veya çok göstererek anlatmak, mübalâğa etmek.

abartmalı*

Abartılmış, mübalâğalı.

abartmasız

* Abartılmamış, abartmadan, mübalâğasız.

abasız

* Abasıolmayan, aba giymemişolan.

abaşo

* Alt, alttaki, aşağı.

* Gemiyi baştan veya kıçtan halatla karaya bağlama.

abat

* Bayındır, mamur.

* Şen, rahat.

abat etmek

* mamur etmek, rahata kavuşturmak, zenginleştirmek, gönendirmek.

abat eylemek

* abat etmek.

abat olmak

* mutlu olmak, rahata kavuşmak, gönenmek.

abayısermek

* bir yere teklifsizce yerleşmek.

abayıyakmak

* gönül vermek, tutulmak, âşık olmak.

Abaza

* KuzeybatıKafkasya'da yaşayan bir halk ve bu halka mensup olan kimse.

Abazaca

* Abazalar tarafından kullanılan dil.

abazan

* Karnıaç olan (kimse).

* Uzun süre kadınsız kalan (erkek).

abazan kalmak

* uzun süre cinsel ilişkide bulunmamak, kadınsız kalmak.

abazanlık

* Abazan olma durumu.

Abbas yolcu

* yola çıkacak kimse.

Abbasî

* Abbas bin Abdülmuttalib soyundan gelen, Bağdat merkez olmak üzere Ön Asya ve Kuzey Afrika'da 750-

1258 tarihleri arasında hüküm süren sülâle.

abd

* Kul.

* Köle.

Abdal

* Safevîler devrinde İran'da yaşayan Türk oymaklarından biri.

* Anadolu'da yaşayan birtakım oymaklara verilen ad.

abdal

* Eskiden bazıgezgin dervişlere verilen ad.

* Dilenci kılıklı, üstü başıperişan kimse.

* Bkz. aptal.

abdala malûm olur

* bir şeyin olacağınıönceden sezen kimseler için şaka yollu söylenir.

abdallık

* Abdal olma durumu.

abdest

* Müslümanların, bazıibadetleri yapabilmek için el, ağız, burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el

gezdirme, kulağıtemizleme biçiminde yaptıklarıarınma.

* İdrar yapma ve kalın bağırsağıboşaltma.

abdest almak

* abdest yoluyla arınmak.

* namaz kılmak için gerekli yıkama kurallarınıyerine getirmek.

abdest bozmak

* ayak yoluna gitmek.

abdest bozulmak

* yeniden abdest alma gereği ortaya çıkmak.

abdest tazelemek

* yeniden abdest almak.

abdestbozan

* Şeritgillerden, vücudu yassı, birbirine kenetlenmişboğumlarıbulunan ve bazısımetrelerce boyda olan bir

bağırsak asalağı, tenya, şerit.

abdestbozan otu

* Gülgillerden, siyah ve yeşil boya çıkarılan bir bitki (Poterium spinosum).

abdesthane

* Abdest bozacak yer, ayak yolu, tuvalet.

abdesti gelmek (veya olmak)

* abdest bozmaya ihtiyaç duymak.

abdesti kaçmak

* abdest bozma ihtiyacıvarken yok olmak.

abdestinde namazında

* dindar.

abdestinden şüphesi olmamak

* yaptığıişte kusuru olmadığınıkesin olarak bilmek.

abdestini vermek

* azarlamak.

abdestli

* Abdest almışbulunan veya abdesti bozulmamışolan.

abdestlik

* Abdest alınacak yer.

* Abdest alınırken giyilen ve kolsuz hırkaya benzeyen bir tür giyecek.

* Abdest almaya yarayan.

abdestsiz

* Abdest almamışveya abdesti bozulmuşolan.

abdestsiz yere basmamak

* din buyruklarına titizlikle uymak.

abdiâciz

* Alçak gönüllülük bildirmek üzere "ben" yerine kullanılır.

abdülleziz

* Akdeniz bölgesinde ve Afrika'da yetişen çok yıllık ve otsu bir bitki (Cyperus esculentus).

* Bu bitkinin yemişgibi yenilen, tatlıve yağlıürünü.

abece

* Bkz. alfabe.

abece sırası

* Bkz. alfabe sırası.

abecesel

* Bkz. alfabetik.

aberasyon

* Sapınç.

abes

* Akla ve gerçeğe aykırı.

* Gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş.

abes bulmak

* gereksiz, saçma saymak.

abes kaçmak

* uygunsuz düşmek.

abesle uğraşmak (veya abesle iştigal etmek)

* yersiz, yararsız şeylerle vakit öldürmek.

abeslik

* Abes olma durumu.

abıhayat

* Efsanelere göre içen kimseye ölümsüzlük sağlayan bir su, bengi su.

abıhayat içmiş

* yaşıçok ilerlemişolduğu hâlde genç görünen (kimse).

abıkevser

* Cennette bulunduğuna inanılan Kevser ırmağının adı.

abıru

* Yüz suyu.

* Irz, namus, şeref, haysiyet.

abide

* Anıt.

abideleşme

* Anıtlaşma.

abideleşmek

* Anıtlaşmak.

abideleştirme

* Anıtlaştırmak işi.

abideleştirmek

* Anıtlaştırmak.

abidemsi

* Anıt benzeri.

abidevî

* Anıtla ilgili, anıtsal, anıta benzer, anıt gibi.

abis

* Okyanusların çok derin yeri ve daha özel olarak, güneşışığının erişemediği kesim.

abiye

* Bayanların özel gecelerde giydiği şık giysi veya tuvalet.

abla

* Bir kimsenin kendinden büyük olan kız kardeşi.

* Büyük kız kardeşgibi saygıve sevgi gösterilen kız veya kadın.

* Genel ev veya randevu evi işletmecisi kadın, çaça, mama.

ablak

* Yayvan ve dolgun yüz veya yüzü böyle olan (kimse).

ablakça

* Ablak gibi, ablak tarzında.

ablaklık

* Ablak olma durumu.

ablalık

* Abla olma durumu.

ablalık etmek

* abla gibi yakın ve koruyucu davranışta bulunmak.

ablâtif

* Çıkma durumu.

ablatya

* Uzunluğu 150, genişliği 4-10 kulaç olan bir balık ağı.

abli

* Yarım serenleri sağa, sola veya ortaya çevirmek için bunların ucuna bağlıbulunan donanım.

abliyi kaçırmak (veya bırakmak)

* şaşırmak, soğuk kanlılığınıyitirmek, ipin ucunu kaçırmak.

abluka

* Bir ülkenin veya bir yerin dışdünya ile olan her türlü bağlantısınıkuvvet kullanarak kesme, kuşatma, ihata.

abluka altında tutmak

* ablukayıdevam ettirmek.

abluka etmek

* genellikle denizden kuşatmak.

* etrafınıçevirmek, bulunduğu yerden ayırmak.

ablukaya almak

* Bkz. abluka etmek.

ablukayıkaldırmak

* abluka kararından ve uygulamasından vazgeçmek.

ablukayıyarmak

* abluka bölgesini zor kullanarak yarıp geçmek.

abone

* Önceden ödemede bulunarak süreli yayınlara alıcıolma işi.

* Peşin para ile bir şeye belli bir süre için alıcıolan kimse.

* Bir yere gitmeyi alışkanlık hâline getirmek.

abone etmek

* peşin para ile belli bir süre için bir şeyi sürekli olarak almayısağlamak.

abone olmak

* peşin para ile belli bir süre için bir şeyi sürekli olarak almayıönceden üstlenmek.

abone yapmak

* abone olmayısağlamak..

abonelik

* Abone veya aboneler için kullanılabilecek kadar olan.

abonman

* Bir satıcıveya kamu kuruluşu ile alıcılar arasında yapılan anlaşma.

aborda

* Bir deniz teknesinin başka bir tekneye, bir iskeleye veya bir rıhtıma yanınıvererek yanaşması.

aborda etmek

* (gemi için) yanlamasına yanaşmak.

abra

* Bozuk teraziyi dengelemek için hafif gelen kefeye konulan taş, demir, çivi gibi ağırlık, dara.

* Bir değiştokuşta üste verilen şey.

abrakadabra

* Eski çağlarda bazıhastalıklara iyi geldiğine inanılan büyülü söz.

* Sihirbazların sıkça kullandığıbüyülü söz.

abrama

* Abramak işi, idare.

abramak

* (deniz taşıtlarıiçin) Yönetmek, idare etmek.

abraş

* Alaca benekli.

* (bitki yapraklarında) Klorofil azlığından dolayıaçık renkte lekeleri olan.

* Çilli, çopur yüzlü, açık renk gözlü, çapar.

* Deseni ve atkısıbozuk halı.

* Çarpık, eğri, düzgün olmayan.

* Ters, kaba, görgüsüz.

abril

* Nisan, april.

abstraksiyonizm

* Bkz. soyutçuluk.

abstre

* Soyut, somut karşıtı, mücerret.

abstre sayı

* Bkz. soyut sayı.

absürt

* Saçma.

absürt tiyatro

* Bkz. saçma tiyatro.

abu

* Şaşma ve korku bildirir.

abuhava

* İklim.

abuk sabuk

* Akla, mantığa uymayan, düşünmeden söylenen, saçma sapan (söz).

abuk sabuk konuşmak

* saçma sapan söz söylemek.

abuk sabukluk

* Ciddiyetsizlik, saçmalık.

abuli

* İstenç yitimi, irade kaybı.

abullabut

* Hantal, kaba ve anlayışsız (kimse).

* Biçimsiz ve kötü giyinen, giyimine özen göstermeyen (kimse).

abullabutluk

* Abullabut gibi davranma, abullabut olma durumu.

abur cubur

* Sırası, tadı, yararıgözetilmeksizin rastgele yenilen şeyler.

* İşe yaramayan, boş.

abus

* Asık suratlı, somurtkan (kimse).

* Somurtkan, çatık, asık (yüz).

* Niteliği bilinmeyen, garip, acayip.

Ac

* Aktinyum'un kısaltması.

acaba

* Merak, kararsızlık veya kuşku anlatır.

-acak / -ecek

* Fiil çekim eki (gelecek zaman eki).

* Fiilden isim ve sıfat yapma eki.

Acar

* GüneybatıKafkasya'nın Türkiye sınırına yakın bölgesinde yaşayan bir halk.

acar

* Atılgan, gözü pek, yiğit, kabadayı, yılmaz, kabına sığmaz.

* Güçlü ve becerikli, çevik, enerjik.

* Yeni.

Acara

* Bkz. Acar.

acarlaşma

* Acarlaşmak işi.

acarlaşmak

* Acar duruma gelmek.

acarlık

* Acar olma durumu.

acayibine gitmek

* yadırgamak, tuhafına gitmek.

acayip

* Sağduyuya, göreneğe, olağana aykırı, şaşılacak, şaşmaya değer, garip, tuhaf, yadırganan, yabansı.

* Şaşma anlatır.

acayip olmak

* yadırganacak bir duruma girmek.

acayipleşme

* Acayipleşmek durumu.

acayipleşmek

* Başkalaşmak, yadırganacak bir duruma girmek.

acayipleştirme

* Acayipleştirmek işi.

acayipleştirmek

* Acayip, yadırganacak bir duruma getirmek.

acayiplik

* Acayip olma durumu, yabansılık, gariplik, tuhaflık.

accelerando

* Parçanın çalınırken gittikçe hızlanacağınıanlatır.

acele

* Çabuk davranma zorunluluğu, ivedi, ivecenlik.

* Vakit geçirmeden, tez olarak.

acele acele

* Çabuk çabuk, hızlıolarak, büyük bir çabuklukla.

acele etmek

* çabuk davranmak, ivmek.

* telâşetmek, sabırsızlanmak.

acele işe şeytan karışır

* düşünüp taşınmadan, ivedi olarak yapılan işten iyi sonuç beklenmemesi gerektiğini anlatır.

aceleci

* Tez işgören, çabuk davranan, telâşlı, ivecen.

acelecilik

* Aceleci olma durumu, ivecenlik.

aceleleştirme

* Aceleleştirmek işi.

aceleleştirmek

* Çabuklaştırmak.

aceleye gelmek

* çabuk yapıldığıiçin gereken özen gösterilmemişolmak.

aceleye getirmek

* zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak veya bir işi üstünkörü yapmak.

Acem

* İranlı.

* İran'a özgü.

* İran ülkesi.

acem

* Türk müziğinde mi notasına yakın bir perde.

Acem halayı

* Güney Anadolu yöresinde oynanan bir halk oyunu.

Acem kılıcıgibi

* hem birinden yana, hem ona karşıolabilen.

Acem lâlesi

* Taşkırangillerden, turuncu ve sarırenkte çiçekli, yıllık ve çok yıllık türleri olan, tohumla saksıda ve tarlada

üretilebilen bir süs bitkisi, güneştopu.

Acem pilâvı

* Safran ve zencefil ile yapılan İran usulü bir pilâv çeşidi.

acemaşiran

* Klâsik Türk müziğinde kullanılan şet makamlarından biri.

acemborusu

* Canlıkırmızıçiçekler açan bir süs bitkisi (Bigonia radicams).

acembuselik

* Klâsik Türk müziğinde kullanılan birleşik bir makam.

Acemce

* Farsça.

acemi

* Bir işin yabancısıolan, eli işe alışmamış, bir işi beceremeyen.

* İşinde, mesleğinde ilerlememiş.

* Bir yerin, bir şeyin yabancısı.

* Saraya yeni alınmışcariyelere verilen ad.

acemi ağası

* Hareme yeni alınan cariyelerin ağası.

acemi çaylak

* Tecrübesiz, toy, beceriksiz.

acemi er

* Askere yeni alınan ve eğitim dönemini henüz tamamlamamışer.

acemi ocağı

* Osmanlıordusuna kapıkulu eri yetiştirmek için kurulan okul.

acemi oğlanı

* Yeniçeri ocağında yetiştirilmek üzere tutsaklardan veya devşirme yoluyla Hristiyanlardan toplanan çocuk.

acemice

* Toyca, beceriksizce.

acemileşme

* Acemileşmek durumu.

acemileşmek

* Beceriksizlik göstermek, bocalamak.

acemilik

* Acemi olma durumu, aceminin çekingenliği ve ürkekliği, acemice davranış, toyluk.

acemilik çekmek

* henüz alışmadığıbir işte zorluk çekmek, bocalamak.

acemilik etmek

* düşüncesizce hareket etmek, acemice davranmak.

acemkürdi

* Klâsik Türk müziğinde birleşik bir makam.

acemleşme

* Acemleşmek durumuna gelmek.

acemleşmek

* Kültür ve medeniyet bakımından İran'ıveya İran halkınıörnek almak.

* Kendini İranlıgibi hissetmek veya İranlıgibi davranmak.

acemleştirme

* Acemleştirmek işi.

acemleştirmek

* Kültür veya medeniyet bakımından İran'ıveya İran halkınıörnek aldırmak, Acem kültürünü

yaygınlaştırmak.

acente

* Bir kuruluşun malî veya ticarî işlerini kazanç karşılığında yürüten ticarethane.

* Vapur ortaklığıveya banka şubesi.

* Bir kurumun veya şubelerinin başında bulunan kimse.

* Bir kuruluşa bağlıolmaksızın sözleşmeye dayanarak belirli bir yer ve bölge içinde sürekli olarak ticarethane

veya işletmeyi ilgilendiren işlerde aracılık eden, bunlarıo işletme adına yapan kimse.

acentelik

* Acentenin yaptığıiş.

* Acente kuruluşu.

acep

* Acaba.

aceze

* Acizler, güçsüzler, eli ermezler, düşkünler.

acı

* Tat alma organında bazımaddelerin bıraktığıyakıcıdurum, tatlıkarşıtı.

* Tadıbu nitelikte olan.

* Keskin, hoşa gitmeyen, şiddetli.

* Renk için, koyu.

* Ağrı, sancı.

* Dışarıdan gelen bir etki ile dışorganlarda birdenbire oluşan ve o etkilerin kalkmasıile duyulan rahatsızlık,

ıstırap.

* Kırıcı, üzücü, incitici, dokunaklı, korkunç.

* Ölüm, yangın, deprem gibi olayların yarattığıüzüntü, keder, elem.

acıacı

* Acıolarak, acıvererek, acıduyurarak, üzüntü içinde.

* Dokunaklı, kırıcı, üzücü olarak, üzüntü içinde.

acıağaç

* Sedef otugillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kabuğu ve odunu hekimlikte kullanılan küçük bir ağaç, kavasya

(Quassia amara).

acıbadem

* Gülgillerden bir meyve ağacı(Amygdalus amara).

* Bu ağacın acımtırak, keskin kokulu meyvesi.

acıbadem kurabiyesi

* İrmik ve şekerle yoğrularak üzerine acıbadem konduktan sonra fırında pişirilen bir çeşit kurabiye.

acıbakla

* Baklagillerden, acıolan taneleri suda tatlılaştırılarak yenilen otsu bir bitki, Yahudi baklası(Lupinus termis).

acıbal

* Deli bal.

acıbalık

* Sazangillerden, Avrupa'da ve ülkemiz göllerinde yaşayan, 8-10 cm uzunluğunda bir balık, gördek (Rhodeus

amarus).

acıceviz

* Genellikle Kuzey Amerika'da yetişen, güzel görünüşlü bir ceviz türü.

acıçekmek (veya duymak)

* ağrı, sızıduymak.

* üzülmek, üzüntü içinde kalmak.

acıçiğdem*

Zambakgillerden, 10-30 cm boyunda, şerit yapraklıve açık renk çiçekli, tohumlarıromatizma tedavisinde

kullanılan zehirli bir çiğdem türü, güz çiğdemi (Colchicum autumnale).

acıelma

* Bkz. ebucehil karpuzu.

acıgelmek*

dokunaklı, kırıcı, üzücü gelmek.

acıgörmüş

* kötü günler yaşamış.

acıhıyar

* Bkz. ebucehil karpuzu.

acıkarpuz

* Bkz. ebucehil karpuzu.

acıkavak

* Dağkavağıveya titrek kavak (Populus tremula).

acıkavun

* Bkz. eşek hıyarı.

acıkök

* Loğusa otu köklerinin kurutularak dövülmesiyle elde edilen acıbir toz.

acıkuvvet*

Sert, etkili, zorlu kuvvet.

acımarul

* Birleşikgillerden, tadıacı, dişli yapraklı, sürgününden çıkan sütü uyuşturucu ve yatıştırıcıolarak kullanılan

iki yıllık bir bitki (Lactuca virosa).

acımeyan

* Bkz. dikenli meyan.

acıot

* Kuzey Anadolu dağlarının ormanlarında yetişen, toprak altında bilek kalınlığında kökü bulunan çok yıllık

ve otsu bir bitki (Tamus communis).

acıpatlıcanıkırağıçalmaz

* kötü durumda olan bir kimseyi yeni kötü durumlar etkilemez.

acısakız

* Çam sakızı.

acısöylemek

* olumsuz bir davranışa karşıgerçeği olduğu gibi söylemek.

acısöz

* Kişinin onuruna dokunan gönlünü inciten söz.

acısu

* İçindeki minerallerin etkisiyle tadısert olan kuyu veya pınar suyu.

acıtatlı

* İyi kötü.

acıvermek

* üzüntüye sebep olmak, incitmek.

acıyavşan

* Tüylü dalak otu.

acıyitimi

* Sinir bozukluğu, çok ilâç alma, donma gibi sebeplerle acıduyumunun birazının veya tamamının yok

olması, analjezi.

acıyonca

* Kızıl kantarongillerden, bataklık yerlerde yetişen, kötü kokulu ve çok acıolan yapraklarıhekimlikte

kullanılan bir bitki (Menyanthes trifoliata).

acıca

* Oldukça acı.

acıkılma

* Acıkılmak işi veya durumu.

acıkılmak

* Acıkmak işine konu olmak.

acıklı

* Acındıracak, acıverecek nitelikte olan, dokunaklı, koygun.

* Acıgörmüş, yaslı, kederli.

acıklıkomedi

* Eğlendirici olmayıamaçlamayan, dramatik yönü ağır basan, duygusal bir oyun türü, trajikomik.

acıkma

* Acıkmak işi.

acıkmak

* Açlık duymak, yemek yeme ihtiyacıduymak.

* Uzun süre bir şeyin yokluğunu çeken kimse, o şeyden ne kadar çok elde etse, yine kendisine yetmeyeceğini

düşünür.

acıktırma

* Acıktırmak işi.

acıktırmak

* Açlık duymasına sebep olmak.

* Aç bırakmak, yeterince doyurmamak.

acılanma

* Acılanmak işi.

acılanmak

* Tadıacıolmak, acılaşmak.

* Acılıdurumda olmak, üzüntüye kapılmak, üzülmek.

acılaşma

* Acılaşmak işi.

acılaşmak

* Tadıbozulmak, acıolmak.

* Dokunaklıduruma gelmek.

* (konuşma) Kırıcı, sert bir durum almak.

* Yemlerde genellikle yağasitlerinin oksidasyonu ve hidroliz sonucu uygun olmayan koku ve tat meydana

gelmek.

acılaştırma

* Acılaştırmak işi.

acılaştırmak

* Acıbir duruma getirmek.

acılı

* Acıkatılmışolan.

* Acısıolan, kederli.

acılık

* Acıolma durumu.

* Dokunaklılık, kederlilik, yaslılık.

acılılık

* Acılıolma durumu.

acıma

* Acımak işi.

* Başka bir kimsenin veya canlının mutsuzluğuna karşıduyulan üzüntü, merhamet.

acımak

* Tadıacıduruma gelmek, acılaşmak.

* Acılı, ağrılıolmak.

* Başkasının acısına ortak olmak veya durumundan üzüntü duymak.

* Başkasının uğradığıveya uğrayacağıkötü bir duruma üzülmek, merhamet etmek.

* Bir şeyi vermeye kıyamamak veya verdiğine, elden çıkardığına üzülmek.

acımasız

* Acımaz, katıyürekli, merhametsiz.

acımasızca

* Acımasız olarak, acımasız bir biçimde, zalimce, zalimane.

acımasızlık

* Acımaz olma durumu, merhametsizlik, zulüm.

acımık

* Buğday tarlalarında yetişen, tohumu zehirli, yabanî bir bitki, belemir.

acımsı

* Acıya yakın tadıolan, tadıaz acıolan, acımtırak.

* Dokunaklı.

acımtırak

* Acımsı.

acınacak

* Üzüntü duyulacak, merhamet edilecek.

acından ölmek

* açlıktan ölmek.

* çok acıkmak.

acındırma

* Acındırmak işi.

acındırmak

* Bir kimsenin acımasına yol açmak, merhamete getirmek.

acınılacak

* Üzüntü duyulacak, merhamet edilecek durumda bulunan.

acınılma

* Acınılmak işi.

acınılmak

* Acınmak işine konu olmak.

acınma

* Acınmak işi.

acınmak

* Acımak işine konu olmak.

* Başkasının hesabına üzülmek, yazıklanmak, yerinmek, eseflenmek, esef etmek, teessüf etmek.

acırak

* Az acı, acımtırak.

acırga

* Yaban turpu.

acısıçıkmak

* olumsuz, kötü sonucu ortaya çıkmak.

acısıiçine (veya yüreğine) çökmek (veya işlemek)

* bir şeyin acısınıpek çok duymak.

* olmadan olacağıdüşünerek çok üzülmek.

acısına dayanamamak

* bir kimse bir yakınının ölümünden büyük üzüntü duymak.

acısınıalmak

* acılığınıgidermek.

* sızıyıdindirmek.

* kederini azaltmak.

acısınıbağrına basmak

* şikâyet etmeden üzüntüye katlanmak.

acısınıçekmek

* yapılan yanlışbir işin kötü sonucunu görmek.

acısınıçıkarmak

* (tat için) acılığınıyok etmek.

* uğradığımaddî veya manevî zararıkarşılayacak bir işyapmak.

* öç almak, intikam almak.

acısınıgörmek

* bir yakınının ölümünü görmek.

acısız

* Tadıacıolmayan.

* Ağrı, sızıduyulmayan.

* Üzüntü, sıkıntıolmayan, kedersiz.

acıtış

* Acıtmak işi veya biçimi.

acıtma

* Acıtmak işi.

acıtmak

* Acılık vermek.

* Ağrıve sızıduymasına sebep olmak.

acıyıcı

* Acıma duygusu olan (kimse).

acıyış

* Acımak işi veya biçimi.

acibe

* Hiç görülmemiş, alışılmamış, şaşılacak veya yadırganacak şey.

acil

* İvedi, ivedili.

acil servis

* (hastanelerde) Vakit yitirilmeden bakılmasıgereken hastaların ilk tedavilerinin yapıldığıyer.

acil şifalar dilemek

* hastanın kısa sürede iyileşmesi dileğinde bulunmak.

acilen

* Hemen, hiç zaman yitirmeden, tez elden, gecikmeden, ivedilikle.

aciyo

* Bkz. acyo.

aciz

* Gücü bir işe yetmez olanın durumu, güçsüzlük.

* Beceriksizlik.

* Birinin borcunu vaktinde ödeyememesi durumu.

âciz

* Gücü bir işe yetmez olan, güçsüz.

* Beceriksiz.

âciz kalmak

* çok uğraşmaya rağmen o işi yapamamak.

âcizane

* Söz söyleyen kimsenin kendi yaptıklarınıabartmamak için kullandığı"acizlere yakışacak biçimde"

anlamında bir nezaket sözü.

âcizleri

* Alçak gönüllülük göstermek için "ben" zamiri yerine kullanılan bir söz.

âcizlik

* Beceriksizlik, güçsüzlük.

acube

* Tuhaf kimse.

acul

* Tez canlı, içi tez, ivecen.

* Hızlı, çabuk.

acun

* Dünya.

acur

* Bkz. ajur.

acur

* Kabakgillerden, kabuğu çizgili ve tüylü, sarımtırak, yeşil veya sarı, üzeri yeşil lekeli, irice bir çeşit hıyar

(Cucumis flexuosus).

acurlu

* Bkz. ajurlu.

acuze

* Huysuz, çirkin, yaşlıkadın, cadıkarı.

acyo

* Herhangi bir paranın gerçek değeriyle sürüm değeri arasında veya bir ticaret senedinin üzerinde yazılı

miktar ile indirimden sonraki tutarıarasında doğan fark.

* Bir ticaret senedinin yenilenmesinde alınan komisyon.

* Senetli kredi işlemlerinde bankaların yaptıklarıtahsilât.

acyocu

* Borsa veya piyasada tahvil için çeşitli hileler uygulayan, dolaplar çeviren kimse.

acz içinde olmak

* gücü yetmemek, becerememek.

acze düşmek

* çaresiz kalmak, elinden birşey gelmemek.

* Yemek yeme ihtiyacıolan veya yemesi gereken, tok karşıtı.

* Yiyecek bulamayan, yoksul kimse.

* Gözü doymaz, haris.

* Çok istekli, çok hevesli.

*Karnıdoymamışolarak.

-aç / -eç

* İsimden isim ve sıfat yapma eki: bakr-aç, top-aç, kır-aç vb.

* Fiilden sıfat yapma eki: gül-eç vb.

* Fiilden isim yapma eki: tıka-ç, say-aç, sür-eç vb.

aç acına

* aç olarak, bir şey yemeden.

aç açık kalmak

* yoksulluk içinde, evsiz barksız kalmak.

aç ayıoynamaz

* kendisinden işbeklenilen kimseden emeğinin karşılığıesirgenmemelidir.

aç bırakmak

* yiyecek vermemek veya karnınıdoyurmasına engel olmak.

aç bîilâç

* Sürekli olarak aç ve bakımsız.

* Sürekli olarak aç ve bakımsız.

aç doymam, tok acıkmam sanır

* aç insan elde ettiğinden çoğunu ister, varlıklıinsan ise var olanla yetinir gibi görünür.

aç doyurmak

* yoksullarıbeslemek.

aç gezmektense tok ölmek yeğdir

* yoksulluk ölümden de beterdir.

aç göz

* Gözü aç, doymaz, tamahkâr, haris.

aç gözlü

* Mala veya yiyecek içecek şeylere doymak bilmeyen, gözü aç, doymaz, tamahkâr, haris, camgöz.

aç gözlü

* karşıtı.

aç gözlülük

* Aç gözlü olma durumu veya aç gözlüye yakışacak davranış, doymazlık, tamahkârlık, tamah.

aç gözlülük

* karşıtı.

aç gözlülük etmek

* bir şeye karşıaşırıistek duymak, doyumsuzca davranmak, tamahkârlık etmek.

aç gözünü, açarlar gözünü

* "uğraşılarda uyanık bulunmak gerekir, yoksa umulmadık bir anda büyük zararlarla yüz yüze gelirsin"

anlamında kullanılır.

aç kalmak

* karnınıdoyuramamak.

* yoksulluğa düşmek.

aç karnına*

mide boşken henüz birşey yiyip içmemişken.

aç kurt gibi (yemek, üşüşmek veya saldırmak)

* büyük bir istekle.

aç susuz kalmak

* yoksulluktan yaşayamayacak bir duruma gelmek, yoksul bir duruma düşmek.

aç tavuk kendini arpa ambarında sanır

* insanlar, yokluğunu, yoksulluğunu çektikleri şeyler için olmayacak hayaller, düşler kurar.

açacak

* Açmaya yarayan araç.

* Anahtar.

açalya

* Kokusuz, güzel renkli çiçekler açan bir bitki, açelya, azelya.

açan

* Açmak işini yapan.

* Oynak kemiklerin arasındaki açılarıgenişletmeye yarayan kasların genel adı, büken karşıtı.

açar

* Anahtar.

* İştah açmak için yemekten önce içilen alkollü içki, aperitif.

açelya

* Bkz. açalya.

açı

* Birbirini kesen iki yüzeyin veya iki doğrunun oluşturduğu çıkıntı.

* Birbirini kesen iki yüzey veya aynınoktadan çıkan iki yarım doğrunun oluşturduğu geometrik biçim,

zaviye.

* Görüş, bakım, yön.

açıölçüm

* Açıölçmede söz konusu olan yöntem ve teknik.

açıcı

* Açmak işini yapan.

açığa alınmak

* görevine son verilmek.

açığa alma

* bir görevliyi geçici bir süre işten alma.

açığa almak

* görevine son vermek.

açığa çıkarmak

* işinden çıkarmak.

açığa çıkmak

* belli olmak, anlaşılmak.

* işinden çıkarılmak.

açığa vurmak

* belli etmek, ortaya çıkarmak.

* gizli bir durumu ortaya çıkarmak.

açığıçıkmak

* saklamakla görevli bulunduğu paranın veya malın eksik olduğu anlaşılmak.

açığınıkapatmak

* eksiğini tamamlamak.

açık

* Açılmış, kapalıolmayan, kapalıkarşıtı.

* Engelsiz.

* Örtüsüz, çıplak.

* Boş.

* Görevlisi olmayan, boş(iş, görev), münhal.

* Aralığıçok.

* İşler durumda olan.

* Kolay anlaşılır, vazıh.

* Gizliliği olmayan, olduğu gibi görünen.

* Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen, etkisinde kalabilen.

* (renk için) Koyu olmayan.

* (kitap, resim, film için) Sevişme sahnelerini bütün çıplaklığıyla anlatan.

* Kapalıolmayan (hava, işyeri).

* Belli bir yerin biraz uzağı.

* Denizin kıyıdan uzakça olan yeri.

* Doğru olarak, açıkça.

* Bir ihtiyacın karşılanamamasıdurumu.

açık açık

* Saklamaksızın, gizli yer bırakmaksızın, içtenlikle.

açık ağıl

* Koyunların ve keçilerin barındırıldıklarıüstü açık, etrafıtaşduvar veya ölü çitlerle çevrili basit barınak.

açık ağızlı*

Aptal, sersem, ahmak.

açık alınla

* başarıve övünç ile.

açık artırma

* Bir malın satışında alıcılar arasında fiyat artırma yarışına dayanan satış.

açık bilet

* Yolculuklarda dönüştarihi kararlaştırılmamış, belirli bir dönem için geçerli, gidişdönüşbileti.

açık bono

* Para hanesi boşbırakılarak imza edilen bono.

açık bono vermek

* sınırsız yetki tanımak.

açık bölge

* Gümrük sınırlamalarının olmadığıbölge, serbest bölge, serbest mıntıka.

açık celse

* Açık duruşma.

açık ciro

* Senet veya çek arkasına kime ödeneceği belirtilmeden imzalanma yoluyla yapılan ciro.

açık çek

* Üzerine para miktarıyazılmamış, çek.

açık deniz

* Denizin, kara sularının dışında kalan bölümü.

* Yakın karalarla çevrili olmayan deniz, engin.

açık devre

* İçinden sürekli akım geçmeyecek bir yalıtkanla kesilmişelektrik devresi.

açık dolaşım sistemi

* Genellikle bütün eklem bacaklılarda ve birçok yumuşakçada bulunan atardamar ve kan boşluğundan

oluşmuşaçık bir dolaşım sistemi.

açık duruşma

* Mahkemede herkesin duruşmayıdinleyebileceği oturum.

açık düşme

* Yağlıgüreşte pehlivanın kıç üstü düşerek yenilmişsayılması.

açık eksiltme

* Yaptırılacak bir işin veya satın alınacak bir malın ucuza sağlanmasıiçin işi yapacak veya malısatacak kişiler

arasında fiyat düşürme yarışına dayanan işlem.

açık elli

* Cömert.

açık ellilik

* Cömertlik.

açık fikirli

* Olaylarıve özellikle yenilikleri iyi anlayıp gereği gibi karşılayabilen, düşündüğünü olduğu gibi söyleyebilen

(kimse).

açık fikirlilik

* Açık fikirli olma durumu.

açık hava

* Bulutsuz hava.

* Bahçe, park gibi yapıdışıolan yer.

açık hava sineması

* Yazın veya iklimi elverişli yerlerde sürekli olarak çalışan, üstü açık, yanlarıkapalısinema.

açık hava tiyatrosu

* Yazın veya iklimi elverişli yerlerde sürekli olarak çalışan, üstü açık, yanlarıkapalıtiyatro.

açık hece

* Ünlü ile biten hece.

açık hesap

* Peşin para veya bono vermeden yapılan alışveriş.

açık imza

* Üzeri boşbırakılan bir kâğıdın altına, dolduracak olana güvenilerek atılan imza.

açık işletme

* Maden yatağınıörten verimsiz topraklar kaldırıldıktan sonra açık havada yapılan işletme.

açık kahverengi

* Kahverenginin bir veya birkaç ton açığı.

açık kalp ameliyatı

* Kalbin içi açılmadan önce dolaşım sun'î kalp denilen bir aygıta devredildikten sonra yapılan kalp ameliyatı.

açık kalpli

* Bkz. açık yürekli.

açık kalplilik

* Bkz. açık yüreklilik.

açık kapamak

* (bütçe) gider fazlasınıpara sağlayarak gidermek.

açık kapıbırakmak

* gereğinde, bir konuya yeniden dönebilme imkânıbırakmak, kesip atmamak.

açık kapıpolitikası

* Yabancımallarıbir ülkeye serbestçe sokma politikası.

açık kapısiyaseti

* Açık kapıpolitikası.

açık konuşmak

* gerçeği çekinmeden söylemek.

açık kredi

* Bankaların güvendikleri müşterilere rehin, ipotek veya kefil istemeksizin verdikleri borç para.

açık liman

* Bütün gemilerin formalite yönünden kolayca girip çıktıklarıliman.

* Hava şartlarından kolayca etkilenen liman.

açık maaşı

* Görevinden alınan birine yasaca tanınan, belirli bir süre içinde ödenen aylık.

açık mavi

* Mavinin bir ton açığı.

açık mektup

* Zarfıyapıştırılmamışmektup.

* Yazıldığıkimseye gönderilmeyip basın yoluyla açıklanan mektup.

açık olmak

* (o yerde) kendisi her zaman iyi karşılanmak.

açık ordugâh

* Kırda kurulan ordugâh.

açık oturum

* Güncel, siyasî, sosyal ve bilimsel konuların veya sorunların herkesin izleyebileceği bir biçimde açık olarak

tartışıldığıtoplantı.

açık oy

* Verenin adınıgösteren ve konuşulan sorun üzerindeki düşüncesini belli edecek yolda verilen oy.

açık öğretim

* Ders konularıradyo ve televizyon gibi araçlarla yayımlanan veya posta ile ilgililere ulaştırılan öğretim

yöntemi.

açık önerme

* İçerisinde değişken bulunan ve bu değişkenin alacağıdeğerle doğruluğu veya yanlışlığıkesinleşen önerme.

açık pazar

* Gümrük kaydıolmayan, her devletin malınıserbestçe satabileceği şehir veya ülke.

açık pembe

* Pembenin bir ton açığı.

açık poliçe

* Eksik bilgileri sonradan tamamlanmak üzere düzenlenen poliçe.

açık rejim

* Parlâmenter rejim.

açık saçık

* Göreneğe aykırıderecede çıplak veya örtüsüz.

açık saçık konuşmak

* cinsî konularla ilgili sözler söylemek.

açık sarı

* Sarının bir ton açığı.

açık sayım

* Bir seçim sonunda verilen oyların açık olarak sayılması, aleni tadat.

açık seçik

* Çok açık, çok belirgin.

açık senet

* Bkz. açık bono.

açık söylemek

* anlaşılmamışyönünü bırakmadan anlatmak veya çekinmeden söylemek.

açık sözlü

* Her şeyi olduğu gibi söyleyen, sözünü esirgemeyen.

açık sözlülük

* Açık sözlü olma durumu.

açık şehir

* Düşman saldırısına karşısavunma önlemleri alınmamış, içinde herhangi bir askerî hedef bulunmayan ve bu

durumu önceden ilân edilmişolan şehir.

açık taşıt

* Üstü örtülmemiştaşıt (araba, otomobil vb.).

açık teşekkür

* Herhangi birine basın yoluyla edilen teşekkür.

açık tohumlular

* Tohumlarıkozalak pullarıüzerinde açık olarak bulunan çiçekli bitkilerin ayrıldığıiki büyük daldan biri.

açık tribün

* Açık havadaki spor müsabakalarında seyircilerin oturduğu ve üstü kapalıolmayan bölüm.

açık tutmak

* bir işyerinin çalışır durumunu sürdürmek.

açık vermek

* gelir, gideri karşılamamak.

* gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu elde olmayarak ortaya koymak, açıklamak.

açık yara

* Kapanmamış, sürekli işleyen yara.

açık yeşil

* Yeşilin bir ton açığı_____.

açık yürekle

* özü sözü bir olarak, hiçbir şey saklamaksızın.

açık yürekli

* Düşündüğünü olduğu gibi söyleyen, içi temiz, gizli yönü olmayan (kimse), samimî, açık kalpli.

açık yüreklilik

* Açık yürekli olma durumu, samimiyet, açık kalplilik.

açık zaman

* Tutkalın yüzeye sürüldüğü an ile pres edilip, sıkılmasıgereken an arasında geçen süre.

açıkağız

* Turpgillerden bir bitki (Hesperis acris).

açıkça

* Gizli bir yönü kalmaksızın, kolay anlaşılır bir biçimde.

açıkçası

* Doğrusu, açık olanı, anlaşılır biçimi, gizli kapaklıolmayan yanı.

* Açık olarak.

açıkçı

* Borsada fiyat dalgalanmalarından yararlanarak açıktan para kazanan (kimse).

açıkgöz

* Uyanık davranarak çıkarınısağlayan, imkânlardan kurnazca yararlanmasınıbilen.

açıkgözlük

* Açıkgözlülük.

açıkgözlülük

* Açıkgöz olanın durumu, açıkgöze yakışacak davranış.

açıklama

* Açıklamak işi, izah.

açıklama cümlesi

* Bir önceki cümleyle bağlantıkuran yani, demek ki, öyle ki gibi bağlayıcılarla başlayan, söz konusu duygu

veya düşünceyi bütünleyen cümle.

açıklama yapmak

* herhangi bir konuyu aydınlığa kavuşturmak amacıyla konuşmak veya yazmak.

açıklamak

* Bir konuyla ilgili olarak gerekli bilgileri vermek, izah etmek.

* Bir sorunla ilgili olarak aydınlatıcıbilgi vermek, tavzih etmek.

* Bir sözün, bir yazının ne anlatmak istediğini belirtmek, yorumlamak.

* Açıkça söylemek, ifşa etmek.

* Belirtmek, göstermek, açığa vurmak, izhar etmek.

açıklamalı*

Birtakım açıklamalarla anlaşılması, öğrenilmesi kolaylaştırılmış, izahlı.

açıklanan

* Açıklamalar sonunda ortaya çıkmasıbeklenen kavram.

açıklanma

* Açıklanmak işi.

açıklanmak

* Açıklamak işi yapılmak, izah edilmek, ifşa edilmek.

açıklar livası

* İşi gücü olmayan, boşta kalan kimse.

açıklar livası

* işi gücü olmayan, boşta kalan kimse.

açıklar livasıolmak

* işbulamayarak işsiz ve kazançsız kalmak.

açıklaşma

* Açıklaşmak durumu almak.

açıklaşmak

* Açık duruma gelmek.

* Rengi açılmak.

açıklaştırma

* Açıklaştırmak işi.

açıklaştırmak

* Açık duruma getirmek.

* Rengini açtırmak.

açıklatma

* Açıklatmak işi.

açıklatmak

* Açıklamasınısağlamak.

açıklayan

* Açıklamalar sonucunda elde edilen kavram.

açıklayıcı*

Bir sorunu gerekli açıklığa kavuşturan.

* Kendinden önce gelen kelimeyi belirten, açıklayan (kelime veya kelimeler): "Atatürk yeni Türkiye'nin

kurucusu, daima saygıile anılacaktır" cümlesindeki 'yeni Türkiye'nin kurucusu' sözü Atatürk adının açıklayıcısıdır.

açıklayış

* Açıklamak işi veya biçimi.

açıklığa kavuşturmak

* (bir konu veya sorunu) aydınlatmak, kapalılıktan kurtarmak, anlaşılır duruma getirmek.

açıklık

* Açık olma durumu.

* Uzaklık, mesafe.

* Örtüsüz, çıplak yer.

* Boşve genişyer.

* Bir yerin uzaklara kadar bakılabilecek ve bakanın içinde ferahlık doğuracak durumda olması.

* Gerçeği olduğu gibi yansıtma durumu.

* Bir söz veya yazıda maksadın açık olmasıözelliği, vuzuh.

* Dürbün, fotoğraf makinesi gibi optik araçlarda ağız çapı, ışığın girebildiği delik.

açıklık getirmek (veya kazandırmak)

* (bir konu veya sorunu) anlaşılır duruma getirmek.

açıklıkölçer

* Bir mikroskobun açıklığınıölçmeye yarayan alet.

açıkta bırakmak

* işve görev vermemek, yersiz yurtsuz bırakmak veya birkaç kişiye birlikte sağlanan bir iyilikten birini

yararlandırmamak.

açıkta kalmak (veya olmak)

* işve görev bulamamak, yersiz yurtsuz kalmak veya birkaç kişinin birlikte eriştiği bir iyilikten

yararlanamamak.

açıktan

* Bir yerin uzağından.

* Sıra ve aşama gözetilmeden, dışarıdan atayarak.

* Emek ve para harcamadan.

açıktan (para) kazanmak

* emek ve sermaye olmadan para kazanmak.

açıktan açığa

* Belirgin olarak, göz göre göre.

açıktan kazanmak

* emek ve sermaye koymadan kazanç sağlamak.

açıktan para almak

* bir işveya mal için, kararlaştırılmışücret veya değer dışında para almak.

açıktan tayin

* Derece ve belli bir sıra gözetilmeksizin yapılan atama.

açılama

* İleride, içlerinde en uygununun seçilebilmesi için, güç bir sahnenin çeşitli açılardan çekiminin yapılması.

açılım

* Açılma.

* Bir yıldızla gök ekvatoru arasındaki uzaklık; kuzeye doğru olanıartı, güneye doğru olanıda eksi işaretiyle

ölçülür.

açılıp saçılmak

* (kadın için) çok açık saçık giyinmeye başlamak.

* (kadın için) eskisine göre ölçüsüz davranışlarda bulunmaya başlamak.

açılış

* Açılmak işi veya biçimi.

* Yeni bir yapının, yerin veya yeni bir kuruluşun çalışmaya başlaması, küşat.

açılışkonuşması

* Herhangi bir toplantının açılmasısırasında yapılan ilk konuşma.

açılıştöreni

* Bir açılışıkutlamak için yapılan toplantı, resmiküşat.

açılma

* Açılmak işi.

* Bir film çekiminde karanlıkta başlayıp gittikçe aydınlanarak görüntülerin belirmesine dayanan noktalama.

* Bir grupta, sıraların jimnastik alıştırmalarıiçin dağınık düzene girmesi.

* Çatlama.

açılmak

* Açmak işi yapılmak veya açmak işine konu olmak.

* (renk için) Koyuluğunu yitirmek.

* Kendine gelmek, biraz iyileşmek, ferahlamak.

* (gemi) Gitmek, uzaklaşmak.

* Sıkılması, çekinmesi, tutukluğu kalmamak.

* (kuruluşlar için) İlk kez veya yeniden işe başlamak.

* İşini gereğinden veya götürebileceğinden geniştutmak.

* Genişlemek, bollaşmak.

* Delinmek, yırtılmak.

* (sis, karanlık, duman için) Dağılmak, yoğunluğunu yitirmek.

* Gereken güce ulaşmak.

* Sırrını, üzüntüsünü, sorunlarınıbirine söylemek.

* (pencere, kapı, yol için) Geçit vermek.

* Ayrıntıya girmek.

* (yüzerken) Kıyıdan uzaklaşmak.

açım

* Açma, açılış, küşat.

açımlama

* Açımlamak işi, teşrih, şerh.

açımlamak

* Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına kadar gözden geçirerek anlatmak, şerh etmek, teşrih

etmek.

açımlanma

* Açımlanmak işi.

açımlanmak

* Açımlamak işine konu olmak.

açındırma

* Açındırmak işi.

açındırmak

* Açınmasınısağlamak.

* Bir cismin yüzeyini açarak bir düzlem üzerine yaymak.

açınım

* Açınmak işi, inkişaf.

* Bir cismin yüzeylerinin açılıp bir düzlem üzerine yayılması.

açınma

* Açınmak işi.

açınmak

* Gelişmek.

* (tohum, hastalık için) İçindeki yetenekler uyanarak amacına varmak, gelişmek, inkişaf etmek.

açınsama

* Açınsamak işi, istikşaf.

açınsamak

* Bir yerin özelliklerini ortaya çıkarmak için araştırma ve inceleme yapmak, istikşaf etmek.

açıortay

* Bir açısal bölgeyi, ölçüleri birbirine eşit olan iki açısal bölgeye ayıran doğru.

açıortay düzlemi

* İki düzlemli bir açıyıiki komşu ve eşit açıya bölen düzlem.

açıölçer

* Bkz. iletki.

açısal

* Açıile ilgili.

açısal bölge

* Açıile iç bölgesinin birleşiminden oluşan düzlem parçası.

açısal çap

* Ay ve Güneşgibi gök cisimlerinin iki doğrusu arasındaki açı.

açısal hız

* Hareket eden bir cismi duran bir noktaya birleştiren doğru parçasının birim zamanda taradığıaçı.

açısal ivme

* Açısal hızın birim zamanda değişen niceliği.

açısal sapma

* Belli bir açıdüzeyinde gerçekleşen sapma.

açısal uzaklık

* Gök cisimlerinin (yıldız veya gezegen) birbirlerinin karşılaşma düzlemine göre uzaklığı.

açısal yol

* Hareket eden cismin birim zamanda gözlemciye göre aldığıyol.

açış

* Açmak işi veya biçimi.

* Bir kuruluşu çalışmaya başlatma.

açışkonuşması

* Herhangi bir toplantıyıbaşlatmak için yapılan ilk konuşma.

açıt

* Bir duvarda açık bırakılmışbulunan kapı, pencere, kemerleme benzeri açıklık.

açkı

* Bir cismin yüzeyi üzerinde sert bir madde veya bir araç sürterek onu düzleştirip parlatma, perdah.

* Demircilikte delik büyütmekte kullanılan araç.

* Anahtar ve her türlü açma aracı.

açkıcı

* Açkıyapan (kimse), perdahçı.

* Anahtarcı.

açkılama

* Açkılamak işi.

açkılamak

* Açkıile parlatmak.

açkılanma

* Açkılanmak işi.

açkılanmak

* Açkıyapılmak, perdahlanmak.

açkılatma

* Açkılatmak işi.

açkılatmak

* Açkıişi yaptırmak, perdahlatmak.

açkılı

* Açkıyapılmış, perdahlanmış, perdahlı.

açkısız

* Açkıyapılmamış, perdahlanmamış, perdahsız.

açlığıöldürmek

* açlık hissini geçiştirmek, yatıştırmak.

açlık

* Aç olma durumu.

* Kıtlık.

* Yoksulluk.

* Aşırıistek içinde bulunmak.

açlık çekmek

* yoksulluk içinde bulunmak.

açlık grevi

* Kendisine veya başkalarına yapılan bir haksızlığıprotesto için bir kimsenin aç durarak gösterdiği tepki.

açlıktan gözü (veya gözleri) kararmak (veya dönmek)

* çok acıkmak.

açlıktan imanıgevremek

* çok acıkmak.

açlıktan nefesi kokmak

* yoksulluk içinde bulunmak.

açlıktan ölmek

* dayanılmaz derecede acıkmak, çok acıkmak.

açlıktan ölmeyecek kadar

* (yiyecek, içecek için) pek az (yemek, içmek).

* gereğinden az.

açma

* Açmak işi.

* Orman içinde ağaç kesme veya yakma yoluyla tarıma elverişli bir duruma getirilen arazi.

* Bir çeşit susamsız, kalınca yağlısimit.

açmacı

* Açma yapan veya satan kimse.

açmak

* Bir şeyi kapalıdurumdan kurtarmak.

* Bir şeyin kapağınıveya örtüsünü kaldırmak.

* Engeli kaldırmak.

* Sarılmış, katlanmış, örtülmüşveya iliklenmişolan şeyleri bu durumdan kurtarmak.

* Oyarak veya kazarak çukur, delik oluşturmak.

* Tıkalıbir şeyi, bu durumdan kurtarmak.

* Çevresini genişletmek.

* Birbirinden uzaklaştırmak.

* Yarmak.

* Düğümü veya dolaşmışbir şeyi çözmek.

* Bir kuruluşu, bir işyerini, bir yeri işler veya ilk defa kullanılır duruma getirmek.

* Bir aygıtı, bir düzeni vb.lerini çalışır duruma getirmek.

* Alışverişi başlatmak.

* Rengin koyuluğunu azaltmak.

* Yakışmak, güzel göstermek.

* Ferahlık vermek.

* Bir konu ile ilgili konuşmak.

* Savaşla almak, fethetmek.

* Avunmak veya danışmak için söylemek.

* Yapmak, düzenlemek.

* Ayırmak, tahsis etmek.

* Sıkılganlığını, utangaçlığınıgidermek.

* Görünür duruma getirmek.

* (hava için) Bulutların dağılmasıyla gök yüzü aydınlanmak.

* Geçit vermek.

* İçini dökmek.

açmalık

* Kiri çıkarmak veya eşyayıiyice temizlemek için kullanılan her türlü madde.

açmaz

* Satranç oyununda şahıkoruyan taşlardan birinin yerinden oynatılmamasıdurumu.

* İçinden zor çıkılır durum.

* (tulûatta) Karşısındakine bir nükte veya tekerleme söyleme kolaylığınıveren söz.

açmaz halatı

* Gemilerin limana bağlanmasıve sahilden esecek rüzgârla rıhtımdan uzaklaşmamasıiçin kıyıya dikine

bağlanan halat.

açmaza düşmek

* içinden çıkılmasıgüç durumda kalmak.

açmaza getirmek (veya düşürmek)

* düzen, hile yapmak, bir kimseyi oyuna getirmek, zor duruma sokmak.

açmazlık

* Açmaz olma durumu.

* Ağzıpek sıkıolma durumu, ketumiyet.

açtıağzını, yumdu gözünü

* öfkelenerek veya kızarak ağır sözler söyledi.

açtırma

* Açtırmak işi.

açtırma kutuyu, söyletme kötüyü

* kötü konuşabilecek birine, bildiklerini açıklama fırsatıverilmemesi gerektiğini öğütler.

açtırmak

* Açmak işini yaptırmak.

ad

* Bir kimseyi, bir şeyi anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya, bildirmeye yarayan söz, isim: Çocuk, kedi, ağaç,

düşünce, iyilik, Ahmet, Ertuğrul birer addır.

* Herkesçe tanınmışveya işitilmişolma durumu, ün, nam, şöhret.

* Anılacak değer, önem.

* İsim.

ad

* Sayma, sayılma.

ad almak

* kendisine ad verilmek.

* ün kazanma.

ad bilimi

* Özel adlar üzerinde duran ve özel adlarıköken bilgisi, tarihî gelişme, dil ve kültür sorunlarıaçısından

inceleyen bilim dalı.

ad cümlesi

* Bkz. isim cümlesi.

ad çekilmek

* ad çekmek işi yapılmak.

ad çekilmek

* ad çekmek işi yapılmak.

ad çekimi

* Bkz. isim çekimi.

ad çekme

* Ad çekmek işi, kur'a.

ad çekmek

* raslantıya ve talihe bağlıbir ayırma yapmak için, her birinde birer ad yazılmışkâğıtlardan birini çekmek,

kur'a çekmek.

ad çekmeye girmek

* kur'aya tâbi olmak.

* oyunun başlangıcında, oyuncular arasında alan seçimi, başlama atışıveya karşılama hakkıiçin öncelik

sağlayan iş.

ad çektirmek

* ad çekmek işini yaptırmak.

ad değişimi

* Bkz. mecazimürsel.

ad durumu

* Bkz. isim hâli.

ad gövdesi

* Bkz. isim gövdesi.

ad koymak

* çağırmak veya anmak için bir canlıya, bir yere, bir şeye ad vermek, adlandırmak, isim koymak, tesmiye

etmek.

ad kökü

* Bkz. isim kökü.

ad takmak

* adlandırmak, ad koymak.

ad tamlaması

* Bkz. isim tamlaması.

ad vermek*

ad koymak, adlandırmak, tesmiye etmek.

* bir işi kimin yaptığınısöylemek.

ad yapmak

* isim yapmak.

ada

* Her yanısu ile çevrilmişkara parçası.

* Trafiğe açık bir yol üzerinde sola dönüşleri sağlayan, sağtarafta veya yol ortasında yer alan kaldırım taşıyla

ayrılmışalan.

* Çevresi yollarla belirlenmişolan arsa ve böyle bir arsayıkaplayan yapılar topluluğu.

ada balığı*

Bkz. amber balığı.

ada çayı

* Ballıbabagillerden, yurdumuzda çok yetişen tüylü ve beyazımtırak yapraklarıolan ıtırlıbir bitki (Salvia

oflicinalis).

* Bu bitkiden yapılan sıcak içecek.

ada gibi gemi

* pek büyük (gemi).

ada soğanı

* Zambakgillerden, soğanından ilâç olarak yararlanılan birtakım maddeler elde edilen çok yıllık bir bitki

(Urginea maritima).

ada tavşanı

* Evcil cinsleri de olan tavşana yakın bir kemirici memeli (Oryetolagus cuniculus).

adabımuaşeret

* Terbiyeli, ince davranmak için tutulmasıgereken yollar, davranıştöresi, davranışbilgisi, topluluk töresi,

görgü.

adacık

* Küçük ada.

adacılık

* Kavramların gerçek varlıklar olduğunu kabul eden, kavram gerekliğine karşıt olarak, tümel kavramların

yalnızca nesnelerin adlarıolduğunu ileri süren görüş, nominalizm.

adagio

* Yavaş, ağır olarak.

* Bu biçimde çalınan beste.

adak

* Adamak işi veya adanılan şey, nezir.

adak adamak

* bir dileğin gerçekleşmesi amacıyla kurban kesip yoksullara dağıtmak veya kutsal bir güce yönelik bir niyette

bulunmak.

adaklama

* Adaklamak durumu.

adaklamak

* Küçük çocuk yürümeye başlamak.

adaklanma

* Adaklanmak işi veya durumu.

adaklanmak

* Nişanlıduruma gelmek, nişanlanmak.

adaklı

* Adağıolan, adak adamışolan.

* Nişanlı, yavuklu, sözlü.

adaklık

* Adak olarak ayrılmış(hayvan).

* Adak adanan yer.

adaksız

* Adağıolmayan, adak adamamışolan.

* Nişanlıolmayan.

adale

* Kas.

adaleli

* Kaslı, kaslarısıkı, gelişmiş.

adalesiz

* Kassız.

adalet

* Hak ve hukuka uygunluk, hakkıgözetme, doğruluk, türe.

* Bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları.

* Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkıolanıverme.

adalet dağıtmak

* kanunların saydığıhaklarısahiplerine vermek, tanınmak.

adalet divanı

* Devletler arasındaki birtakım hukuk anlaşmazlıklarına bakan ve merkezi La Haye'de bulunan uluslar arası

mahkeme.

adalet kapısı

* Hak ve hukukun aranmasıiçin başvurulan merci, mahkeme.

adalet mahkemesi

* Bkz. adliye mahkemesi.

adalet örgütü

* Adliye teşkilâtı.

adalet sarayı

* Mahkemelerin bulunduğu büyük yapı.

adalete teslim etmek

* sanığı, adalet işleriyle uğraşan kuruluşa götürmek.

adalete teslim olmak

* sanık, adalet işleriyle uğraşan kuruluşa gidip hakkında gerekli işlemin yapılmasınıistemek.

adaletine sığınmak

* (birinden) anlayış, hoşgörü, yakınlık beklemek.

adaletli

* Adalete uygun düşen veya adaletli olan, adil.

adaletlilik

* Adaletli olma durumu.

adaletsiz

* Adalete aykırıdüşen veya adaleti olmayan.

adaletsizlik

* Adalete aykırıdavranış.

adalı

* Ada halkından olan (kimse).

adalî

* Kas niteliğinde olan; kasla ilgili olan, kasıl.

* Kaslarıiyi gelişmiş, adaleli, kaslı.

adam

* İnsan.

* Erkek kişi.

* İyi yetişmiş, değerli kimse.

* Birinin yanında ve işinde bulunan kimse.

* Birinin yararlandığı, kullandığıkimse.

* Birinin sözünü dinleyen, nazınıçeken kimse, kayırıcı.

* İyi huylu, güvenilir kimse.

* (belirsizlik zamiri yerine), Herkes, kim olursa olsun.

* Görevli kimse.

* (isim tamlamalarında) Bir alanda derin bilgisi olan veya bir alanıbenimseyen.

* Eş, koca.

adam adama (savunma)

* futbolda, basketbolda karşıtakım oyuncusunu kollama, rahat hareket etmesini, sayıyapmasınıengelleme.

adam akıllı

* Bkz. adamakıllı.

adam almamak

* son derece kalabalık olmak.

adam azmanı

* Çok iri yapılıkimse.

adam başına

* her kişiye, her birine.

adam beğenmemek

* herkesi değersiz görmek.

adam boyu

* Yaklaşık olarak normal bir adam boyunda.

* İnsan boyunca.

adam değilim

* herhangi bir durumun gerçekleşmemesi hâlinde, kendisinin insan sayılamayacağıanlamında kullanılan ant,

göz dağısözü.

adam etmek

* eğitmek, yetiştirmek, topluma yararlıduruma getirmek.

* bir yeri düzene sokmak veya bir şeyi işe yarar duruma getirmek.

adam evlâdı

* İyi bir ailenin iyi yetişmişçocuğu.

adam gibi

* terbiyeli, akıllıuslu.

* adamlığa, insanlığa yaraşır yolda.

* iyice.

adam hesabına koymak

* birine değer vermek, saygıgöstermek.

adam içine çıkmak

* topluluğa karışmak, değerli insanların bulunduğu yerlere gitmek, eşe dosta gitmek.

adam içine karışmak

* değerli bir topluluğa girmek, kendisine değer verilir olmak.

adam kıtlığında (veya yokluğunda)

* işe yarar kimselerin bulunmadığıdurumda.

adam kullanmak

* iyi çalıştırmasınıbilmek.

adam olmak

* gelişmek, büyümek, şişmanlamak.

* iyi yetişmek, iyi bir duruma gelmek.

adam sarrafı

* İnsanların karakterini çabuk anlayacak duruma gelmişkimse, insan sarrafı.

adam sen de! (veya yalnız adam)

* bir işin önemsenmediğini anlatmak için söylenir.

adam sırasına geçmek (veya girmek)

* daha önce toplumda önemli bir yeri veya özel bir değeri yokken artık kendisine önem ve değer verilmek.

adam yerine koymak

* adamdan saymak, varlığınıkabul etmek.

adama

* Adamak işi.

adama dönmek (veya benzemek)

* düzelmek.

adamak

* Bir dileğin gerçekleşmesi amacıyla kurban kesip yoksullara dağıtmak veya kutsal bir güce yönelik bir niyette

bulunmak, nezretmek.

* Kutsal saydığıbir şey uğruna kendini feda etmek, ant niteliğinde söz vermek.

* Ayırmak.

adamakıllı

* Gereğinden çok, iyice.

adamakla mal tükenmez

* büyük vaatlerde bulunanlar için alay yollu söylenir.

adamca

* İnsana yaraşır biçimde.

* İnsan sayısıolarak.

adamcağız*

Kendisine karşısevgi veya acıma duyulan adam.

adamcasına

* Adamca.

adamcık

* Yerilen, küçümsenen; acınan (kimse).

adamcıl

* İnsandan ürkmeyen, insana alışmışolan, insana sokulan, sıcakkanlı, munis.

adamcıllık

* Adamcıl olma durumu.

adamdan saymak

* bir kimseye değeri olmadığıhâlde değer vermek, saygıduymak.

adamı

* (bir işi) ustalıkla yapan.

adamın adıçıkacağına canıçıksın

* Bkz. insanın adıçıkacağına canıçıksın.

adamın alacasıiçinde, hayvanın alacasıdışında

* Bkz. insanın alacasıiçinde, hayvanın alacasıdışında.

adamın iyisi alışverişte (veya işbaşında) belli olur

* bir kişiyi iyi bir insan olarak değerlendirebilmek için alışverişte veya işbaşında ahlâk dışıdavranışlarda

bulunmamasıgerekir.

adamına çatmak

* Bkz. tam adamına çatmak.

adamına düşmek

* (yapılacak bir iş) güzel bir rastlantısonunda anlayanına, uzmanına verilmişolmak.

adamına göre

* kişiler arasında ayrıcalık gözeterek.

* herkesin yeteneğine uygun olarak.

adamınıbulmak

* Bkz. tam adamınıbulmak (veya adamına düşmek).

adamkökü

* Bkz. adamotu.

adamlık

* İnsana yakışacak durum, tutum ve davranış.

* Yabanlık.

adamlık sende kalsın

* iyilik bilmese de sen yine iyilik et.

* bu işi nasıl olsa sana yaptıracaklar, bari kendiliğinden yap da onurunu koru.

adamotu

* Patlıcangillerden, genişyapraklı, kötü kokulu bir bitki, kankurutan, adamkökü (Mandragora autumnalis).

adamsız

* Yardımcısız, hizmetçisiz.

* Erkeksiz, kocasız.

adamsızlık*

Adamsız olma durumu.

a'dan z'ye kadar

* baştan aşağı, bütünüyle.

Adana kebabı

* Kıymasına bolca acıbiber katılarak hazırlanan şişköfte.

adanma

* Adanmak işi.

adanmak

* Adamak işine konu olmak.

adap

* Töre.

* Yol yordam, yol yöntem.

adap erkân

* Yol yöntem.

adaptasyon

* Uyarlama.

* Bir eseri çevrildiği dilin, konuşulduğu toplumun yaşayışına, inançlarına uyarlama.

* Uyma.

adapte

* Uyarlanmış.

adapte etmek

* uyarlamak.

adapte olmak

* uymak.

adaptör

* Bir âletin çaplarıbirbirinden farklıolan parçalarından birini ötekine geçirebilmek için yararlanılan bağlayıcı.

adaş

* Adlarıaynıolanlardan her biri.

adaşlık

* Adaşolma, aynıadıtaşıma durumu.

adatepe

* Genellikle tropikal bölgelerde görülen ve çevresindeki alçak alanlar üzerinde dik yamaçlarla bir ada gibi

yükselen, aşınımdan dolayıortaya çıkmıştepe.

adatma

* Adatmak işini yaptırmak.

adatmak

* Adamak işini yaptırmak.

adavet

* Düşmanlık, yağılık.

aday

* Bir görev, bir işiçin kendini ileri süren veya başkalarıtarafından ileri sürülen kimse.

* Bir işiçin yetiştirilmekte olan kimse, namzet.

aday adayı

* Herhangi bir işi yapmak, bir görevi yüklenmek için adaylık aşamasınıkazanmak amacıyla başvuran kimse.

* Milletvekili ve senatör seçimlerinde, partinin adayıolmak için, partisinde yapılan ön seçimlere adaylığını

koyan kimse.

aday göstermek

* bir işveya bir görev için birini aday olarak belirlemek: Anayasa.

aday olmak

* herhangi bir işe alınmak veya seçilmek için istekli olmak.

adayavrusu

* İki veya üç çifte kürekli küçük balıkçıteknesi.

adaylığınıkoymak

* bir işveya göreve seçilmek için kendini ileri sürmek.

adaylık

* Herhangi bir iş, bir görev için kendini ileri sürme veya başkalarıtarafından ileri sürülme, namzetlik.

* Bir görevde yetiştirilme.

adcı

* Adcılık öğretisiyle ilgili olan.

* Bu öğretiye bağlıkimse.

adcılık

* Kavramların gerçek varlıklar olduğunu kabul eden, kavram gerçekliğine karşıt olarak, tümel kavramların

yalnızca nesnelerin adlarıolduğunu ileri süren görüş, isimcilik, nominalizm.

addan türeme fiil

* Bkz. isimden türeme fiil.

addedilme

* Addedilmek işi.

addedilmek

* Sayılmak.

addetme

* Addetmek işi.

addetmek

* Saymak.

addolunma

* Addolunmak işi veya durumu.

addolunmak

* Sayılmak.

adedî

* Adetçe, sayıca.

adem

* Yokluk, hiçlik, ölüm.

* Osmanlıca sözlerle birleşerek "-siz, -lik" anlamında kullanılır.

Âdem

* Dinî inançlara göre ilk yaratılan insan ve ilk peygamber.

* İnsan, insanoğlu, adam.

* İnsanda bulunmasıgereken olumlu özelliklere sahip olan.

Âdem baba

* İnsanlığın babası, Hz. Âdem.

* Hapishanede çevresindeki mahkûmlarıharaca bağlayan kimse.

* Afyonkeş.

Âdem elması

* Gırtlak çıkıntısı.

Âdem evlâdı

* Bkz. âdemoğlu.

Âdemci

* Âdemcilik yanlısıolan kimse.

Âdemcilik

* XX. yüzyılın başında simgeciliğe karşıbir tepki olarak Rusya'da ortaya çıkan bir edebiyat akımı.

ademimerkeziyet

* Yerinden yönetim.

ademimerkeziyetçi

* Yerinden yönetimci.

ademimerkeziyetçilik

* Yerinden yönetimcilik.

ademiyet

* Yokluk.

âdemiyet

* İnsanlık.

* Doğru dürüst insana yakışır durum, adamlık.

âdemoğlu

* İnsan denilen yaratıkların hepsi.

âdemotu

* Bkz. adamotu.

adenit

* Lenf düğümleri iltihabı.

adese

* Mercek.

* Kovucuk.

* Görüşderecesi, inceliği.

adet

* Sayı.

* Herhangi bir sayıda olan (şey), tane.

âdet

* Bir kimsenin yapmaya alışmışolduğu şey, alışkı.

* Topluluk içinde eskiden beri uyulan kural, töre.

* Ay başı.

âdet edinmek

* bir şeyi alışkanlık ve huy durumuna getirmek.

âdet görmek

* (kadın) ay başıolmak.

âdet olmak

* öteden beri yapılır olmak.

* bir şey gelenek durumuna gelmişolmak.

âdet yerini bulsun diye

* gerekli görüldüğü için değil, yalnız alışılmışolduğu için.

âdeta

* Bayağı, basbayağı, hemen hemen, sanki.

* Bayağıyürüyüşle.

adetçe

* Sayıbakımından, sayıca.

adetimürettep

* Bkz. tam sayı.

adezyon kuvveti

* Yan yana duran veya sürtünen iki cismin molekülleri arasındaki çekişkuvveti.

adı(veya ismi) gibi bilmek

* çok iyi bilmek.

adıbatası(veya adıbatasıca)

* "yok olası" anlamında bir ilenme.

adıbatmak

* (sevilmeyen bir şey veya kimse için) unutulmak, adıanılmaz olmak, artık sözü edilmemek.

adıbelirsiz

* ünü olmayan, tanınmayan, kim ve ne olduğu bilinmeyen.

adıbile okunmamak

* birine hiç önem verilmemek.

adıçıkmak

* kötü bir ün kazanmak.

* hakkıolmayan bir ün kazanma.

adıçıkmışdokuza, inmez sekize

* birinin bir kere adıçıktıktan sonra onun hakkındaki yaygın inanç artık kolay kolay düzelemez.

adıdeliye çıkmak

* deli olmadığıhâlde deli olarak tanınmak.

adıduyulmak

* tanınmak, ünlenmek.

adıgeçmek

* anılmak, söz konusu olmak, ismi geçmek.

* adıyazılmak.

adıkaldırılmak

* anılmaz olmak, silinip gitmek.

adıkalmak

* bir kimse veya bir şey ortadan çekildikten, öldükten sonra dillerde yalnız adıdolaşmak.

adıkarışmak

* (kötü) bir işle birinin ilgisi bulunduğu söylenilmek.

adıkötüye çıkmak

* ünü kötü olarak yayılmak.

adıolmak

* gereksiz, yersiz ünü olmak.

adısanı

* bir kimsenin kimliği.

adıüstünde

* adından belli olduğu gibi.

adıvar

* yaşamayan, yalnızca hayalde var olan.

adıverilmek

* ad takılmak.

adıl

* Zamir.

adım

* Yürümek için yapılan ayak atışlarının her biri.

* Bir adımda alınan yol (bu uzunluk 75 cm sayılır).

* Girişim, hamle.

* Bir gösterge ucunun eşolarak ayrılmışyaylardan biri boyunca aldığıyol.

* Ayakta temel duruştan, bir ayağın türlü yönlerde iki ayak boyu kadar ara ile yer değiştirmesi.

* Teknolojide iki dişli arasındaki aralık.

adım adım*

Ağır ağır, yavaşyavaş.

adım adım gezmek

* her yerini dolaşıp görmek.

adım adım izlemek

* arkasından izlemek.

* gizlice takip etmek.

adım atmak

* yürümek için ayağınıöne doğru uzatıp basmak.

* bir işe ilk kez girişmek.

adım atmamak

* gitmemek, uğramamak, aramamak.

adım başı*

Birbirine yakın yerlerde, sık sık.

adımınıattırmamak

* bir yere girmesine engel olmak.

adımınıgeri almak

* başladığıbir işten geri dönmek.

adımlama

* Adımlamak işi.

adımlamak

* Adımla ölçmek.

* Bir yerde ileriye geriye doğru giderek dolaşmak.

adımlarınıaçmak

* yürürken hızlanmak.

adımlarınıseyrekleştirmek

* hızlıyürürken adımlarınıyavaşlatmak.

adımlarınısıklaştırmak

* daha küçük ve çabuk adımlar atarak hızlıyurümek, ivmek, acele etmek.

adımlık

* Adım uzunluğunda olan.

* Bir yerin çok uzak olmadığınıbelirtmek için kullanılır.

adımsayar

* Yürüme sırasında gerçek sonuçlara varabilmek için geçilen yerin uzunluğunu anlayabilmek amacıyla ayağa

takılan alet, pedometre.

adına

* o şeyin veya o kimsenin yerinde olarak, namına, onun hesabına.

adınıağzına almamak

* dargınlık, kırgınlık, kızgınlık gibi bir sebeple bir kimseden hiç söz etmemek.

adınıalmak

* ad takılmak, ad verilmek.

adınıanmak (veya anmamak)

* birinden söz etmek (veya etmemek).

adınıbağışlamak

* bir başkasından adınısöylemesini istemek.

adınıbozmak

* andına uymamak, andına aykırıdavranmak.

adınıkirletmek (veya lekelemek)

* adının kötüye çıkmasına yol açmak.

adınıkoymak

* karşılığınıveya fiyatınıkararlaştırmak.

adınıtaşımak

* birinin adıyla anılmak, sahip olduğu adın sorumluluğunu yüklenmişolmak.

adınıvermek

* birinin adınıbildirmek.

* biri tarafından salık verildiğini söylemek.

adıyla sanıyla

* bilinen ün ve niteliğiyle.

adî

* Sıradan, hiçbir özelliği olmayan.

* Aşağılık, bayağı, alçak.

adî adım

* Adımda uygunluk, beraberlik gerektirmeyen ve grup olarak yapılan bir tür yürüyüş.

adî defter

* Bir işletmenin veya ticarethanenin yaptığıişlemlerinin muhasebe kayıtlarının geçirildiği ticarî defter.

adî kesir

* Bayağıkesir.

adî suçlu

* Basit suçlarıişleyen kimse.

adil

* Adaletle işgören, adaletten, haktan ayrılmayan, hakkıyerine getiren, adaletli.

* Hakka uygun, haklı.

adilâne

* Adalete uygun olarak, hakça.

adîleşme

* Adîleşmek durumu.

adîleşmek

* Adî bir duruma girmek, bayağılaşmak.

adîleştirme

* Adîleştirmek işi.

adîleştirmek

* Adîleşmesine yol açmak.

adîlik

* Bayağılık, düşüklük, aşağılık.

adisyon

* (lokanta, otel gibi yerlerde) Hesap.

adlandırılma

* Adlandırılmak işi.

adlandırılmak

* Ad vermek işi yapılmak.

adlandırma

* Adlandırmak işi.

adlandırmak

* Bir kimseyi veya bir şeyi kullanarak belli etmek, ad vermek, ad koymak, tesmiye etmek.

* Ad koyma, ad vermeyi sağlamak, tesmiye etmek.

adlanma

* Adlanmak işi.

adlanmak

* Kendisine ad verilmek.

* Kötü ün kazanmak.

adlaşma

* Adlaşmak durumu.

adlaşmak

* Ad durumuna gelmek.

adlaştırma

* Adlaştırmak işi.

adlaştırmak

* Ad durumuna getirmek.

adlı

* Adıolan.

* Ünlü.

adlıadıyla

* herkesin bilip tanıdığıbiçimde.

adlısanlı*

Ünlü.

adlî

* Adaletle ilgili.

adlî makam

* Adalet işlerinin görüldüğü ve sonuca bağlandığıkamuya ait yönetim yeri.

adlî merci

* Adaletle ilgili sorunların çözümü için başvurulan resmî daireler.

adlî polis

* Adliye içerisinde güvenliği sağlayıp adlî işlere yardımcıolan kolluk gücü.

adlî sicil

* Bir kimsenin mahkûmiyetinin olup olmadığının anlaşılmasıiçin konulmuşolan kayıt yöntemi.

adlî tabip

* Adlî tıpta görevli doktor.

adlî tatil

* Her yıl 20 Temmuz ile 5 Eylül tarihleri arasında, kanunda yazılıdurumların dışında, hiçbir adlî işlemin

yapılmadığısüre.

adlî tıp

* Tıbbın adalete yardım eden kolu; adaletin bu işle uğraşan kuruluşu.

adlî yıl

* Mahkemelerin bir yıl içindeki çalışma süresi.

adlî zabıta

* Bir suç sonrasısanığıve suç delillerini adlî yetkililere sunan kolluk kuvveti.

adliye

* Hukuk ve adalet işlerini gören devlet kuruluşları.

* Hukuk ve âdalet işlerinin görüldüğü resmî yapı.

adliye encümeni

* Adalet komisyonu.

adliye mahkemesi

* Anayasa mahkemesi, genel mahkemeler, askerî ve idarî mahkemeler dışında kalan ve denetim mahkemesi

olan Yargıtay ile hüküm mahkemeleri.

adliye nezareti

* Osmanlıİmparatorluğunda adliye teşkilâtının bağlıolduğu en üst makam.

adliye teşkilâtı

* Yargıorganlarıve bu organların birbirleriyle olan ilişkilerini, derecelerini, görev ve yetkilerini düzenleyen

ve yürüten mekanizmanın bütünü.

adliye vekâleti

* Adalet bakanlığı.

adliyeci

* Adliye kuruluşunda meslek görevlisi.

adrenalin

* Böbrek üstü bezlerinin etkili bir maddesi; hekimlikte damarlarıdaraltma, bronşlarıaçma, kanamalarıkesme

gibi amaçlarla kullanılır.

adres

* Bir kimsenin arandığında bulunabileceği yer, oturduğu yer.

* Gönderilen şeyin üzerine, alıcının adınıve bulunduğu yeri bildirmek için yazılan yazı.

adres bırakmak (göstermek veya vermek)

* arandığında bulunabileceği, oturduğu yeri bildirmek.

adres defteri

* Kişilerin kendilerine lâzım olan adresleri topladıklarıdefter.

adres kartı

* Adres defteri.

adres kitabı

* Genellikle belli bir işveya meslekte olanların işve ev adreslerini toplu olarak gösteren kitap.

adres makinesi

* Posta gönderilerinin üzerine kâğıt, plâstik veya madenden, adres basan alet.

adres rehberi

* Adres defteri.

adsız

* Adıolmayan, isimsiz.

* Türklerde, ailesinden ayrıldığıiçin artık onun adınıtaşımak, onun adıile anılmak hakkınıyitirmişolan ve

ancak bir yararlık gösterince ad kazanabilen delikanlı.

adsız parmak

* Orta parmak ve serçe parmak arasındaki parmak, yüzük parmağı.

aerobik

* Hızlımüzik temposu eşliğinde yapılan, vücudun çevikliğine ve hareketliliğine dayanan bir tür jimnastik.

aerobik solunum

* Hücrede yalnız moleküler oksijenin kullanıldığıbir solunum şekli.

aerodinamik

* Hareket hâlinde olan bir cisim üzerinde havanın yarattığıetkiyi inceleyen bilim.

* Aerodinamik bilim alanıyla ilgili.

* Fizik biliminin gazların hareketini inceleyen dalı.

af

* Bir suçu, bir kusuru veya bir hatayıbağışlama.

* Mazur görme veya görülme.

* (görevden) çıkarılma.

af buyurun!

* "affedersiniz" veya "affınızırica ederim" anlamında bir söz.

af çıkarılmak

* bir suçun bağışlanmasıiçin Türkiye Büyük Millet Meclisinden kanun çıkarmak.

af dilemek

* bağışlanmasınıistemek.

af kapsamına alınmak

* af kanununa girmek.

afacan

* Zeki ve yaramaz (çocuk).

afacanlaşma

* Afacanlaşmak işi.

afacanlaşmak

* Yaramazlaşmak, yaramaz, ele avuca sığmaz duruma gelmek.

afacanlık

* Afacan olma durumu, yaramazlık.

afak

* Ufuklar, dört bir taraf.

afakan

* Bkz. hafakan.

afakî

* Belli bir konu üzerine olmayan (konuşma), dereden tepeden.

* Nesnel, objektif.

afakîlik

* Bkz. objektiflik.

afal afal

* Şaşkın bir biçimde.

afallama

* Afallamak işi.

afallamak

* Şaşkınlıktan sersemleşmek.

afallaşma

* Afallaşmak işi.

afallaşmak*

Şaşkınlık içinde kalmak, şaşırıp bir şey yapamaz olmak.

afallaştırma

* Afallaştırmak işi.

afallaştırmak

* Şaşkınlık içinde bırakmak, birini şaşırıp bir şey yapamaz duruma sokmak.

afallatma

* Afallatmak işi.

afallatmak

* Şaşkınlığa düşürerek sersemleştirmek.

afat

* Afetler, belâlar, kıranlar.

afazi

* Bkz. söz yitimi.

aferin

* Okşama, alkışlama, beğenme gibi duygularıbelirtmek için söylenir, bravo.

* Eskiden öğrencilere verilen beğenme ve takdir kâğıdı.

aferin almak

* değerli görülüp beğenilmek.

aferist

* Vurguncu, dalavereci, çıkarınıbilen, çıkarcı.

afet

* Doğanın sebep olduğu yıkım.

* Kıran.

* Çok kötü.

* Güzelliği ile insanışaşkına çeviren, aklınıbaşından alan kadın.

* Hastalıkların dokularda yaptığıbozukluk.

afetzede

* Afete uğramış, afet görmüş.

affa uğramak

* bağışlanmak, affedilmek.

affedersin veya affedersiniz

* özür dilemek için söylenir.

* karşıçıkmak için söylenir.

affedilme

* Bağışlanma.

affedilmek

* Bağışlanmak.

affetme

* Bağışlama.

affetmek

* Bağışlamak.

* Hoşgörü ile karşılamak, mazur görmek.

* Görev veya işten çıkarmak.

affetmemek

* bağışlamamak, hoşgörmemek.

affetmişsin

* "hiç de öyle değil", yanılıyorsun" anlamında kullanılır.

affettirme

* Affettirmek işi.

affettirmek

* Bağışlanmasınısağlamak.

affettuoso

* Bir parçanın yumuşak ve duygulu bir biçimde çalınacağınıanlatır.

affeyleme

* Affeylemek işi.

affeylemek

* Affetmek.

affınıdilemek (veya istemek)

* bir işveya görevi yerine getiremeyeceğini nezaketle bildirmek.

affınıza sığınarak

* "bağışlayacağınıza güvenerek" anlamında bir nezaket sözü.

affolunma

* Affolunmak işi.

affolunmak

* Bağışlanmak, affedilmek.

Afgan

* Afganistan halkından veya bu halkın soyundan olan kimse.

* Afganistan'a ve Afganistan halkına özgü olan.

Afganlı

* Afgan.

afi

* Gösteriş, çalım, caka.

afi kesmek (satmak veya yapmak)

* birine karşıgösterişyapmak, kabadayılık etmek.

afif

* İffetli.

afife

* Namuslu, iffetli, saygıdeğer (kadın).

afili

* Gösterişli, çalımlı.

afis

* Gümüşbalığının küçüğü.

afiş

* Bir şeyi duyurmak, tanıtmak için hazırlanan, çoğu resimli duvar ilânı.

afişasmak

* duvarlara ilân yapıştırmak.

afişyutmak

* yalana dolana kanmak.

afişçi

* Afişyapan sanatçı.

afişçilik

* Afişyapma sanatı.

afişe

* Açığa çıkmış, duyulmuş.

afişe etmek

* açığa vurmak, belirtmek, duyurmak, dile düşürmek, reklâm etmek.

afişe olmak

* (bir kimse) bilinmeyen bir yönüyle tanınmak.

afişleme

* Afişasma işi, afişlemek işi.

afişlemek

* Afişasıp duyurmak.

* Nitelemek, göstermek.

afişte kalmak

* (oyun için) ilgi görerek günlerce oynanmak.

afiyet

* Hasta olmama durumu, sağlık, esenlik.

afiyet bulmak

* iyileşmek, sağlığınıkazanmak.

afiyet olsun

* bir şey yiyip içenlere "yarasın" anlamında söylenen iyi dilek sözü.

afiyet şeker olsun

* "yarasın, ağız tadıyla yensin'" anlamında söylenir.

afiyet üzere olmak

* sağlıklı, rahat yaşamak.

afiyetle

* ağız tadıyla, keyifle.

afoni

* Bkz. Ses yitimi.

aforizm

* Özlü söz, özdeyiş.

aforoz

* Hristiyanlıkta kilise tarafından verilen "cemaatten kovma" cezası.

aforoz etmek

* kilise birliğinden çıkarmak.

* darılıp biriyle konuşmamak, yakınıolmaktan çıkarmak, ilgiyi kesip uzaklaştırmak, adınıduymak bile

istememek.

aforozlama

* Aforozlamak işi.

aforozlamak

* Aforoz etmek, kovmak.

aforozlu

* Aforoz edilmiş, kovulmuş, uzaklaştırılmış.

afra tafra

* Çalım.

* Çalımlı.

afralıtafralı

* Çalımlı.

Afrika çekirgesi

* Değişik boyda ve renkte genellikle kuzey Afrika'da ekilmemişarazilerde rastlanan zararsız bir çekirge

(Locusta migratona).

Afrika domuzu

* Çift parmaklılardan, kalın derili, Afrika'da yaşayan ve yaban domuzuna benzer bir hayvan (Phacochoerus

aethiopicus).

Afrika menekşesi

* İki çeneklilerden, tüylü yapraklı, mor, pembe, beyaz renkli çiçekleri olan, evlerde saksıda yetiştirilen çok

yıllık bir süs bitkisi (Saintpaulia ionantha).

Afrikalı

* Afrika kökenli olan kimse.

* Afrikalıoyuncu.

Afrikalılık

* Afrikalıolma.

afsun

* Büyü, füsun.

afsuncu

* Büyücü, üfürükçü.

afsunculuk

* Afsuncunun yaptığıiş.

afsunlama

* Afsunlamak işi.

afsunlamak

* Büyülemek.

afsunlanma

* Afsunlanmak işi.

afsunlanmak

* Büyülenmek.

afsunlu

* Büyülü, sihirli, füsunkâr.

Afşar

* Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri.

aft

* Pamukçuk.

aftos

* Oynaş, metres.

afur tafur

* Çalım.

afur tafura gelmemek

* çalım satmadan hoşlanmamak; böyle bir davranışa karşıtepki göstermek.

afyon

* Olgunlaşmamışhaşhaşkapsüllerine yapılan çizintilerden sızan, sonradan katılaşan süt; içinde morfin ve

kodein gibi çok uyuşturucu maddeler bulunan, güçlü bir zehir olmakla birlikte, hekimlikte kullanılan değerli bir ilâç.

afyon çekmek

* keyif için afyon yutmak.

afyon ruhu

* Yatıştırıcıolarak kullanılan afyon tentürü.

afyonkeş* Keyif için afyon yutan veya çeken (kimse), afyon tiryakisi.

afyonkeşlik

* Afyon çekmeye düşkünlük.

afyonlama

* Afyonlamak işi.

afyonlamak

* Afyon vererek uyuşturmak, uyutmak.

* Telkin yoluyla doğru düşünmeyi önleyerek zararlıbir yola sürüklemek.

afyonlanma

* Afyonlanmak işi.

afyonlanmak

* Afyonlamak işi yapılmak.

afyonlu

* İçinde afyon bulunan.

* Afyon yutmuş.

* Dalgın, uyuşmuş, uyuşuk (kimse).

afyonu başına vurmak

* aşırıdavranışlarda bulunacak kadar öfkelenmek, ne yaptığınıbilememek.

afyonunu patlatmak

* kendi keyfine dalmışolan birini öfkelendirmek.

Ag

* Gümüş'ün kısaltması.

aga

* Ağa.

agâh

* Bilir, bilgili, haberli, uyanık.

agâh olmak

* bilgi edinmişolmak.

agami

* Güney Amerika'da yaşayan, mavi ve yeşil metalik yansımalıbir kuş.

aganta

* Yısa veya lâçka edilmekte olan bir halatın ve zincirin kısa bir süre elde tutulup bırakılmamasıiçin verilen

emir.

agaragar

* Deniz yosunlarından çıkarılan, beslenme endüstrisinde, hekimlikte ve bakteriyolojide kullanılan bir tür

jelâtin, jeloz.

agel

* Arap erkeklerinin kefiyelerinin üzerine bağladıkları, yünden örülmüşkalın çember bağ.

agitato

* Bir parçanın canlıve coşkulu çalınacağınıanlatır.

aglütinasyon

* Kümeleşim.

aglütinin

* Serumda meydana gelen antikor.

agnosi

* Tanısızlık.

agnostik

* Bilinemezci.

* Bilinemezcilikle ilgili.

agnostisizm

* Bilinemezcilik.

agnozi

* Duyularda herhangi bir bozukluk olmamasına rağmen sınav sisteminin belirli bir yerindeki doku

bozukluğundan ileri gelen algıkaybıveya yokluğu.

Agop'un kazıgibi bakmak

* aptal aptal bakmak.

agora

* Yunan klâsik devrinde, sitenin yönetim, politika ve ticaret işlerini konuşmak için halkın toplandığıalan,

halk meydanı.

agorafobi

* Bkz. alan korkusu.

agraf

* Kanca, kopça.

agrafi

* Bkz. yazma yitimi.

agrandisman

* Büyültme.

agrandisör

* (fotoğrafçılıkta) Büyülteç.

agreje

* (yabancıülkelerde) Doçent olmak için sınav vermişkimse, doçent.

agreman

* Bir elçinin bir ülkeye atanmasından önce o ülkeden istenen uygun görme yazısı.

agu

* Süt çocuklarının neşelendikleri zaman çıkardıklarıses.

agu bebek

* Büyüdüğü hâlde bebekliğe özenen çocuklara alay yollu söylenir.

agucuk

* Süt çocuğu.

* Süt çocuğunu sevmek için söylenir.

agulama

* Agulamak işi.

* Yeni doğmuşbebeklerin çıkardığıses.

agulamak

* (bebek) Agu agu diye ses çıkarmak.

aguş

* Kucak.

* İplik, sicim, tel gibi ince şeylerden kafes biçiminde yapılmışörgü.

* Örümcek gibi birtakım hayvanların salgılarıyla oluşturduklarıörgü.

* Ülke yüzeyine yaygınlaştırılmışörgü, şebeke.

* Tuzak.

* Oyun alanınıortadan ikiye bölen iple yapılmışörgü.

* Çaprazlama örgü ile yapılan ve kale direkleri arkasına gerilen örgü, file.

* Donun veya pantolonun apışarasına gelen yeri, apışlık.

ağatmak (veya bırakmak)

* balık avlamak için denize ağsalmak.

ağbenek

* Açıklıkoyulu kahverengi ağgörünüşünde olan, arpa yapraklarına yerleşerek oldukça önemli zararlara yol

açan asklımantar.

* Bu mantarın ortaya çıkardığıekin hastalığı.

ağçekmek

* yakalanan balıklarıtoplamak için ağısudan çıkarmak.

ağiğnesi

* Ağın örülmesinde kullanılan iğbiçiminde tahtadan veya plâstikten yapılmışalet.

ağipliği

* Keten, kenevir, naylon gibi maddelerden ağyapımında kullanılan iplik.

ağkayığı* Balık ağlarınıtaşıyan kayık.

ağkepçe

* Balıkçılıkta kullanılan, ağdan örülerek yapılan uzun saplısepet.

ağkurdu

* En çok elma ve erik gibi yemişağaçlarına zarar veren bir kurt.

ağkurşunu

* Balık ağlarınısuda tutmaya yarayan zeytin çekirdeği biçiminde delikli kurşun madde.

ağmantarlar

* İnsan ve hayvanlarda hastalığa yol açan ve birçok türü içine alan ilkel bitkiler topluluğu.

ağtabaka

* Göz yuvarlarının iç yüzeyinde görme sinirinin yayılmasıile beliren, ışığa duyarlı, ağımsıbölüm, retina.

ağtonos

* Gotik mimaride kullanılmış, ağbiçiminde parçalıtonos.

ağtorba

* 25 cm genişliğinde ve 50 cm uzunluğunda ağdan yapılmışkırmızıyosunların suya dalınarak avlamada

kullanılan, bir ip ve kayıktaki makara yardımıile suyun yüzeyine çıkıp inebilen bir torba.

ağyatak

* Hamak.

ağa

* Kırlık kesimde geniştopraklarıolan, sözü geçen, varlıklıkimse.

* Halk arasında sayılan ve sözü geçen erkeklere verilen san.

* Büyük kardeş, ağabey.

* Okur yazar olmayan yaşlıca kişilerin adlarıyla birlikte kullanılan san.

* Osmanlıİmparatorluğunda bazıkuruluşların başında bulunanlara verilen resmî san.

ağa borç eder, uşak harç

* ağa para sıkıntısıiçinde olup borç etse de, uşak, hâlden anlamaz ve bol harcamayısürdürür.

ağa kapısı*

Yeniçeri ağasının dairesi.

ağa yamağı

* Yeniçeri ağasına bağlıemir çavuşu.

ağababa

* Dede, ata.

* Sanı"ağa" olan babaya çocuğunun seslenişi.

* Bir yerde, bir topluluk içinde etkili olan, sözü geçen, ileri gelen (kimse).

ağabey

* Bir kimsenin kendinden yaşça büyük olan erkek kardeşi.

* Kardeşolmayanlar arasında da genellikle yaşça büyük olanlara bir saygıseslenişi olarak kullanılır.

ağabeylik

* Ağabey olma durumu.

ağabeylik etmek (veya yapmak)

* Birini ağabey gibi korumak, gözetmek.

ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağıolur

* çocuklar ana ve babalarından öğrendiklerini yapmaya özenirler.

ağaca çıksa pabucu yerde kalmaz

* davranışlarına engel olacak hiçbir takıntısıyok.

ağaca dayanma kurur, adama (insana) dayanma ölür

* insan yapacağıişte başkalarına değil, kendine güvenmelidir.

ağacıkurt, insanıdert yer

* kurt ağacınasıl içten içe kemirirse dert de insanıiçten içe yer bitirir.

ağaç

* Gövdesi odun veya kereste olmaya elverişli bulunan ve uzun yıllar yaşayabilen bitki.

* Bu gibi bitkilerin gövdesinden ve dallarından yapılan.

* Direk.

ağaç arısı*

Düzgün kanatlı, kuyruğunda yumurtlama hortumu olan, 3-4 cm boyunda ağaç zararlısı.

ağaç balı* Erik, kayısıgibi ağaçlardan sızan zamk.

ağaç biti

* Yarım kanatlılardan, bitkiler üzerinde yaşayan, sıçrayıcıbir böcek türü (Psylla).

ağaç çileği*

Ahududu.

ağaç ebegümeci

* Ebegümecigillerden, boyu yüksek bir ot (Fr. lavatere).

ağaç kaplama

* Konut duvarlarınıyalıtma ve güzelleştirme amacıyla ağaç veya ağaç ürünlerinden yararlanılarak yapılan

kaplama.

ağaç kavunu

* Turunçgillerden, Akdeniz ülkelerinde yetişen, taç yapraklarımavimsi pembe, küçük bir ağaç (Citrus

medica).

* Bu ağacın iri bir limon görünüşündeki buruşuk kabuklu yemişi.

ağaç kurbağası

* Kurbağagillerden, boyu 3-5 cm olan, sırtıyaprak yeşili, ağaçlara tırmanan bir kurbağa türü (Hyla arborea).

ağaç kurdu

* Ağaçlarıkemirerek beslenen birtakım sinek kurtçuklarına verilen ad.

ağaç küpesi

* Hatmi.

ağaç mantarı

* Ağaçta biten bazitli mantarlara verilen ad.

ağaç minesi

* Mine çiçeğigillerden, bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilen, kırmızı, mor çiçekli bir ağaççık (Lantana).

ağaç mobilya

* Oturma, yemek yeme, çalışma, yatma vb. işlerin yapılmasında kolaylık ve rahatlık sağlayan, parçalarının

büyük çoğunluğu masif, lifli, yangalıve tabakalıağaç malzemeden yapılan, taşınabilir veya sabit olarak kullanılan eşya.

ağaç nemi

* Ağaçta bulunan su miktarının, aynıağacın mutlak kuru ağırlığına oranı.

ağaç olmak

* bir yerde ve ayakta çok beklemek.

ağaç oyma

* Oyma baskısanatlarından düz bir baskıtekniği.

ağaç sakızı

* Reçine.

ağaç sansarı

* Sansargillerden, sırtıkoyu esmer, karnıdaha açık, iyi tırmanan, postu değerli bir memeli türü (Martes

martes).

ağaç yaşiken eğilir

* çocuklar küçük yaşta kolay eğitilir, büyük insan kolay kolay eğitilemez.

ağaççık

* Taflan gibi, dallarıdibinden başlayarak çatallanan küçük ağaç.

ağaççılık

* Ağaç yetiştirme işi.

ağaçdelen

* Yuva yapmak için ağaçlarıoyan böcek.

ağaçkakan

* Serçegillerden, ağaç kurtlarıile geçinen bir kuş(Picus).

ağaçkesen

* Zar kanatlılardan, kurtçuklarıen çok gül fidanlarıüzerinde yaşayarak yapraklara zarar veren, kara renkli bir

böcek (Hylotoma).

ağaçlama

* Ağaçlamak işi.

ağaçlamak

* Ağaçlandırmak.

ağaçlandırılma

* Ağaçlandırılmak işi.

ağaçlandırılmak

* Ağaçlıduruma getirilmek.

ağaçlandırma

* Ağaçlandırmak işi.

ağaçlandırmak

* Bir yeri ağaçlıduruma getirmek.

ağaçlanma

* Ağaçlanmak işi.

ağaçlanmak

* Ağaçlıduruma gelmek.

ağaçlaşma

* Ağaçlaşmak durumu.

* Bitki şekilleri gösteren ve akiklerde olduğu gibi maden filizlerinin gerek yüzeyinde gerek içlerinde rastlanan

tabiî desen.

ağaçlaşmak

* Ağaç durumuna gelmek.

ağaçlı

* Ağacıolan.

ağaçlık

* Ağaç öbeği.

* Ağacıbol olan (yer).

ağaçlıklı

* Ağaçlarıbol olan (yer).

ağaçsı

* Ağaca benzeyen, ağacıandıran.

ağaçsız

* Ağacıolmayan.

ağalanma

* Ağalanmak işi.

ağalanmak

* Ağa tavrıtakınarak çalım yapmak.

ağalık

* Ağa olma durumu.

* Kibar ve cömertçe davranış.

-ağan / -eğen

* Fiilden sıfat ve isim yapma eki: yat-ağan, gez-eğen, ol-ağan, dur-ağan, piş-eğen vb.

ağanın alnıterlemezse ırgadın burnu kanamaz

* işveren işçisi ile birlikte çalışmazsa işçi işe var gücüyle sarılmaz.

ağanın eli tutulmaz

* cömertliği, elinin açıklığı, tartışılmaz.

ağarık

* Aklaşmış, rengi solmuş.

ağarma

* Ağarmak işi.

* Tan atma, şafak sökme.

ağarmak

* Ak olmak, ak duruma gelmek, beyazlanmak, solmak.

* Aydınlanmak.

ağartı

* Uzaktan ancak seçilebilen, belli belirsiz bir aklık.

* Süt, yoğurt, peynir, ayran gibi yiyecek ve içecekler.

ağartılma

* Ağartılmak işi.

ağartılmak

* Temizlenmek, beyazlatılmak.

ağartma

* Ağartmak işi.

* Kuyumculukta gümüşü temizleme işi.

ağartmak

* Ak duruma getirmek, beyazlatmak.

ağbeneklilik

* Arpa bitkisinde görülen mantar hastalığı(Pyrenophora).

ağcı

* Ağile balık tutarak geçinen kimse.

ağcık

* Palmiyelerde çiçeklerin dibinin çevresindeki telli kın.

ağcılık

* Ağile balık tutma.

ağda

* Kaynatılarak çok koyu ve yapışkan bir macun durumuna getirilen pekmez veya limonlu şeker eriyiği.

ağda yapmak

* vücuttaki fazla tüyleri ağda ile almak, temizlemek.

ağdacı

* Şeker, tatlıve helva yapımında ağda hazırlayan işçi.

* Ağda ile vücuttaki fazla tüyleri veya kıllarıtemizlemeyi meslek edinmişkimse.

ağdalanma

* Ağdalanmak işi.

ağdalanmak

* Ağda durumuna gelmek, ağdalaşmaya başlamak.

* Ağda bulaşmak.

ağdalaşma

* Ağdalaşmak durumu.

ağdalaşmak

* Ağda durumuna gelmek, ağdalanmak.

* (sohbet) Tam tadına varılır durum almak, koyulaşmak.

ağdalaştırma

* Ağdalaştırmak işi.

ağdalaştırmak

* Ağda durumuna getirmek.

ağdalı

* Ağdalanmış.

* (deyişiçin) Bilinmeyen kelimelerle, anlaşılmasıgüç, dolambaçlıcümlelerden oluşan.

* Karmaşık.

ağdalık

* Pekmez yapmaktan başka işe yaramayan üzüm.

ağdırma

* Ağdırmak işi.

ağdırmak

* Ağmasına sebep olmak.

* Aşağıinmek, yük veya terazide denge bozularak bir yanıağır gelmek.

ağı

* Organizmaya girince kimyasal etkisiyle fizyolojik görevleri bozan ve miktarına göre canlıyıöldürebilen

madde, zehir.

ağıağacı

* Zakkum.

ağıçiçeği

* Zakkum.

ağıgibi

* acıveren, çok etkileyen.

* çok sert, keskin.

ağıotu

* Baldıran.

ağıl

* Koyun ve keçi sürülerinin gecelediği, çit veya duvarla çevrili yer.

* Bazıyıldızların, özellikle ayın çevresinde görülen genişve aydınlık teker, ayla, hale.

* Bazıgörüntülerdeki çok ışıklıcisimleri çevreleyen ışıklıteker.

ağılama

* Ağıverme, zehirleme.

ağılamak

* Ağıvermek, zehirlemek.

* (bir şeye), Ağıkatmak.

ağılandırma

* Ağılandırmak işi.

ağılandırmak

* Ağılıduruma getirmek.

ağılanma

* Ağılanmak işi.

ağılanmak

* Bilmeden veya farkında olmadan zehirli bir şey yemek veya içmekle zehirlenmek.

ağılaşma

* Ağılaşmak durumu.

ağılaşmak

* Ağılıduruma gelmek.

ağılda oğlak doğsa ovada otu biter

* Tanrıher yarattığının rızkınıverir.

ağılı

* İçinde ağıbulunan, zehirli.

ağılıböcek

* Kın kanatlılardan, başka böcekleri yemesi bakımından yararlıbir böcek. (Carabus).

ağıllanma

* Ağıllanmak durumu.

ağıllanmak

* Toplanıp bir arada durmak.

* Çevresinde ağıl denen hale oluşmak, halelenmek.

ağım

* Ayağın üstündeki tümsek yer.

ağımlı

* Üstü aşırıtümsek olan (ayak).

ağına düşürmek

* tuzağına düşürmek.

ağınma

* Ağınmak işi.

ağınmak

* (hayvan) Yere yatıp yuvarlanmak.

ağır

* Tartıda çok çeken, hafif karşıtı.

* Davranışlarıyavaşolan.

* Değeri çok olan, gösterişli.

* Çapı, boyutlarıbüyük.

* Çetin, güç.

* Tehlikeli, korkulu, vahim.

* Sıkıntıveren, bunaltıcı.

* Dokunaklı, insanın gücüne giden, kırıcı.

* Yavaş.

* Ağırbaşlı, ciddî.

* (koku için) Keskin, boğucu.

* (yiyecek için) Sindirimi güç.

* Yoğun.

* (uyku için) Uyanılmasıgüç, derin.

* Kısık, alçak.

* Güç işiten, sağır.

* Ağır siklet.

ağır ağır

* Acele etmeden.

* Fazlasıyla.

ağır aksak yürümek (veya gitmek)

* pek yavaşolarak.

ağır almak

* bir işte yavaşdavranmak.

ağır araç

* Ağır vasıta.

ağır ayak

* Doğurmasıyakın (gebe kadın).

ağır basmak

* ağırlığıfazla gelmek.

* bir işte gücü ve etkisi üstün gelmek.

ağır basmak

* gücü, etkisi veya özelliği daha üstün ve belirgin olmak.

* bir işte gücü ve etkisi üstün gelmek.

ağır basmak

* bir kimse kâbusa uğramak.

ağır canlı*

Çok yavaşişyapan, çevik olmayan.

* Varlığısıkıntıveren sevimsiz.

* Tembel.

* Gebe (kadın).

ağır canlılık

* Hareketlerin yavaşolması, hımbıllık, tembelce davranışbiçimi.

ağır ceza

* Ağır hapis ve beşyıldan yukarıolan hapis cezaları.

ağır çekmek

* tartıda ağır gelmek.

ağır durmak

* ciddî, ağırbaşlı, oturaklı, soğukkanlıhareket etmek.

ağır elli

* Bkz. eli ağır.

ağır ellilik

* Eli ağır olma durumu.

ağır ezgi

* Çok ağır, yavaşyavaş, ahenkli.

ağır gelmek

* gücüne gitmek, onuruna dokunmak.

* yapılmasıgüç gelmek.

ağır hapis cezası

* 2-24 yıl veya ömür boyu hapis cezası.

ağır hastalık

* Ölümle sona erebilecek gibi olan hastalık.

ağır hidrojen

* Döteryum.

ağır iş

* Büyük tehlikeler yaratan ve fazla güç isteyen her türlü iş.

ağır işitmek (veya duymak)

* kulaklarıiyi işitmemek, kulaklarıaz işitmek.

ağır kaçmak

* gücendirici olmak.

ağır kayba uğramak

* maddî ve manevî büyük zarar görmek.

ağır kayıp

* (savaş, deprem, sel gibi doğal afetlerde) Büyük kayıp.

* Maddî zarar.

ağır küre

* Yer yuvarlağının, yoğunluğu ve katılığıçok olan bölümü, barisfer.

ağır ol!

* ciddî, ağırbaşlı, soğukkanlı, sabırlıol!.

* acele etme, yavaşol!.

ağır oturmak

* uslu durmak.

ağır para cezası

* Bazısuçlara göre takdir edilen para cezası.

ağır sanayi*

Üretim araçlarıyapan sanayi.

ağır satmak

* nazlanmak, gönülsüz davranmak.

ağır sıklet

* Bazıspor dallarında yarışmacıların ağırlığıile sınırlandırılan kategori, başağırlık.

ağır söylemek

* acı, dokunaklı, sözler söylemek.

ağır söz

* Kişinin onuruna dokunan, dayanılmasıgüç söz.

ağır su

* Bazınükleer reaktör tiplerinde nötron yavaşlatıcısıolarak kullanılan, içinde hidrojen atomlarıyerine

döteryum izotoplarıbulunmasısonucu oluşan su (DO).

ağır top

* Güçlü, ünlü, tanınmışkimse.

ağır uyku

* Uyanılmasıgüç, derin uyku.

ağır vasıta

* Motoru, ağır yük veya birden fazla römork taşımak amacıyla güçlendirilmişkamyon ve benzeri araç.

ağır vasıta ehliyeti

* Ağır vasıta sürücülerine verilen kullanma belgesi.

ağır yağ

* Kalın yağ.

ağırbaşlı

* Davranışlarıölçülü, olgun (kimse), vakur, ciddî.

ağırbaşlılık*

Ağırbaşlıolma durumu, vakar, ciddiyet.

ağırca

* Oldukça ağır.

ağırdan

* Ağır olarak.

ağırdan almak

* bir işi gereken süre içinde bitirmemek.

* bir işi gönülsüz, isteksiz yapmak, geciktirmek.

ağırkanlı

* Hippokrates'in ortaya attığıağır canlılık, soğukluk, kolayca duygulanmayışgibi nitelikleri kendinde toplayan

kişilik tipi.

* Bkz. ağır canlı.

ağırkanlılık

* Ağırkanlıolma durumu.

ağırlama

* Ağırlamak işi, ikram, izaz.

* Gelin veya güvey karşılanırken çalınan kıvrak bir hava.

ağırlamak

* Konuğa saygıgöstererek onun her türlü rahatını, ihtiyacınısağlamak, ikram etmek, izaz etmek.

ağırlanma

* Ağırlanmak işi.

ağırlanmak

* Ağırlamak işine konu olmak.

ağırlaşma

* Ağırlaşmak durumu.

ağırlaşmak*

(hava) Sıkıcıve bunaltıcıbir durum almak, bozulmak.

* (hasta için) Tehlikeli duruma gelmek, fenalaşmak.

* Yavaşlamak.

* (gebe kadın için) Doğurmasıyaklaşmak.

* Ağırbaşlıolmak.

* (yiyecek) Bozulmaya yüz tutmak.

* Güçleşmek, zorlaşmak.

* (organ için) Görevini yapamaz duruma gelmek.

ağırlaştırma

* Ağırlaştırmak işi.

ağırlaştırmak

* Bir şeyin ağırlaşmasına yol açmak.

ağırlatma

* Ağırlatmak işi.

ağırlatmak

* Ağırlamak işini yaptırmak.

ağırlığınca altın değmek

* çok değerli olmak.

ağırlığını(ortaya) koymak

* kimliğini ve kişiliğini kabul ettirmek.

ağırlık

* Ağır olma durumu.

* Değerli olma durumu.

* Ağırbaşlılık.

* Tehlikeli olma durumu.

* Sıkıntılı, bunaltıcıdurum.

* Orduda bir birliğin cephane, yiyecek ve eşya yükleri.

* Çeyizini düzmek için güveyin geline verdiği para, kalın.

* Uyuşukluk ve gevşeklik durumu.

* Uykuda iken gelen ve insana boğulur gibi bir duygu veren durum.

* Yer çekiminin, bir cismin molekülleri üzerindeki etkisinin oluşturduğu bileşke.

* Takı.

* Yük, külfet.

* Sorumluluk.

* Etki, yetki, baskı, güçlük.

* Dikkati ve önemi bir şey üzerinde yoğunlaştırmak.

* Terazilerde tartma işi yapılırken bir kefeye konulan nesne.

* Değerlendirmelerde herhangi bir konu veya evreye, olağanın üzerinde ve belli oranda, fazladan bir değer

tanınması.

ağırlık basmak (veya çökmek)

* gevşeklik ve uyku gelmek.

* (uykuda) sıkıntılıduruma girmek.

* Ağır bir hava kaplamak, sessizlik oluşmak.

ağırlık merkezi

* Bir cismin bütün noktalarına ayrıayrıetki yapan yer çekimi kuvvetlerinden oluşmuştek kuvvet

durumundaki bileşkenin uygulama noktası.

* Bir işin en önemli bölümü.

ağırlık olmak

* birine yük olmak, kendi masrafınıbaşkasına çektirmek, sıkıntıvermek.

ağırlıklı

* Değerlendirmelerde, herhangi bir konu veya evreye olağanın üzerinde ve belli bir oranda, fazladan tanınan

(değer).

ağırsama

* Ağırsamak hareketi.

ağırsamak

* Birine karşısoğuk davranarak sıkıntıverdiğini anlatmak.

* Bir işi yavaşyapmak, önemsememek, ilgilenmemek.

* Bir işi ağır bulmak, yük saymak, yüksünmek.

ağırşak

* Yün, iplik eğirilen iği ağırlaştırmak için alt ucuna geçirilen yarım küre biçiminde, ortasıdelik ağaç veya

kemik parça.

* Teker biçiminde yassınesne, kurs.

ağırşaklanma

* Ağırşaklanmak işi veya durumu.

ağırşaklanmak

* Çıbanda veya (ergenlik sırasında) memede ağırşak biçiminde bir tümsek oluşmak.

ağış

* Ağmak işi veya biçimi.

* (su buharının ve başka gazların) Yerden havaya doğru çıkışı, yağışkarşıtı.

ağıt

* Ölen bir kimsenin gençliğini, güzelliğini, iyiliklerini, değerlerini, arkada bıraktıklarının acılarınıveya büyük

felâketlerin acılıetkilerini dile getiren söz veya okunan ezgi, yazılan yazı, sağu, mersiye.

* Ağlama, gelin olan bir kızın arkasından meziyetlerini sayıp dökerek ağlama.

ağıt yakmak (veya tutturmak)

* ağıt söylemek, ağıt düzmek.

ağıtçı

* Ölüye ağıt söylemek için para ile getirilen kimse, sağucu.

ağıtçılık

* Ağıtçının işi veya mesleği.

ağıtlama

* Ölmüşleri anmak için düzenlenen törende okunan övgü.

ağız

* Yüzde, avurtlarla iki çene arasında, ses çıkarmaya, soluk alıp vermeye ve besinleri içine almaya yarayan

boşluk.

* Bu boşluğun dudaklarıçevrelediği bölümü.

* Kapların veya içi boşşeylerin açık yanı.

* Bir akarsuyun denize veya göle döküldüğü yer, munsap.

* Koy, körfez, liman, yol gibi yerlerin açık yanı.

* Birkaç yolun birbirine kavuştuğu yer, kavşak.

* Kesici aletlerin keskin yanı.

* Bir dilin sınırlarıiçinde, bölgelere ve sınıflara göre değişen söyleyişözelliği.

* Birini yanıltmak, kandırmak amacıyla dolambaçlıbirtakım sözler söyleme özelliği.

* Bir bölge ezgilerinde görülen özelliklerin tümü.

* Bazen "kez" anlamına gelir.

* Üslûp, ifade özelliği.

* (tehlikeli şeyler için) Pek yakın yer.

ağız

* Yeni doğurmuşmemelilerin ilk sütü.

ağız açmak

* söz söylemek, konuşmak.

* azarlamak, paylamak.

ağız açmamak

* tek bir söz olsun söylememek, susup kalmak.

ağız açtırmamak

* çok konuşarak başkalarının söz söylemesine, konuşmasına engel olmak.

ağız ağıza

* ağzına kadar, tamamen.

ağız ağıza vermek (veya konuşmak)

* iki kişi birbirine pek yakın durarak başkalarıişitmeyecek biçimde konuşmak.

ağız alışkanlığı

* Çok söylendiği için bir sözü sık sık kullanma durumu.

ağız aramak (veya yoklamak)

* öğrenmek istenilen şeyi söyletecek yolda dil kullanmak.

ağız birliği

* Bir konuda anlaşarak aynıbiçimde konuşma, söz birliği.

ağız birliği etmek

* bir konuda anlaşarak aynışekilde konuşmak, söz birliği etmek.

ağız birliği etmek

* bir konuda anlaşarak aynıbiçimde konuşmak, söz birliği etmek.

ağız burun birbirine karışmak

* dayak yeme sonunda yüzü, yara bere içinde kalmak.

* yüzde aşırıöfke, üzüntü, yorgunluk gibi durumların izleri görünmek.

ağız dalaşı

* Ağız kavgası, karşılıklıatışma, bağrışma, dil dalaşı.

ağız değişikliği

* Yemeğin çeşidinde değişiklik.

ağız değiştirmek

* önce söylediğini başka türlü anlatmak.

ağız dil vermemek

* hiç konuşmamak, susmak.

ağız dolusu

* Ağzı_____n alabileceği kadar.

* (küfür için) Birbiri ardınca, birçok.

ağız kâhyası

* Birinin söyleyeceği sözlere karışan kimse.

ağız kalabalığı

* Birbirini tutmayan gereksiz sözler.

ağız kalabalığına getirmek

* birini gereksiz sözler söylemek yolu ile şaşırtmak.

* söz söyleme becerisine sahip olma.

ağız kavafı

* Karşısındakini kandırmak için gerekli gereksiz çok söz söyleyen.

ağız kavgası

* Karşılıklıağır sözler söyleyerek yapılan çekişme, atışma, dil kavgası.

ağız kokusu

* Bir kimsenin çekilmez davranışları, istekleri, sözleri.

ağız kullanmak

* duruma, ortama göre söz söylemek, sözünü amacına göre değiştirmek.

ağız nişanı

* Yalnız sözle yapılan nişanlanma.

ağız satmak

* yüksekten atarak kendini övmek.

ağız şakası

* Sözle yapılan şaka.

ağız tadı

* (ailede veya toplumda) Dirlik düzenlik, iyi geçinme veya rahatlık.

ağız tadıyla

* huzurla, rahatlık içinde, içine sine sine, lezzetini duyarak.

ağız tamburasıçalmak

* sözle avutmaya, oyalamaya çalışmak.

ağız tatsızlığı

* Bir topluluk içindeki geçimsizlik, huzursuzluk.

ağız tıkamak

* konuşma imkânıvermemek.

ağız tüfeği

* Mermileri şiddetle üflenerek fırlatılan bir çeşit tüfek taslağı.

ağız tütünü

* Keyif için ağızda çiğnenen bir tür tütün.

ağız ünlüsü

* Geniz yoluna kaymadan çıkan ünlü, ağızsıl ünlü.

ağız yapmak

* birini kandırma, yanıltma amacıyla duygularını, düşüncelerini olduğundan başka türlü gösterecek biçimde

konuşmak.

ağız yaymak

* açık ve dürüst konuşmaktan kaçınmak.

ağız yer, yüz utanır

* armağan alan, armağanıverenin isteğini yerine getirmeye çalışır.

ağız yoklamak

* Bkz. ağız aramak.

ağızda dağılmak

* (genellikle hamur işi için) iyi pişmişve lezzetli olmak.

ağızda sakız gibi çiğnemek

* bir söz veya düşünceyi sık sık tekrarlayıp durmak.

ağızdan

* Yazılıolmayarak, sözle, sözlü, şifahî.

ağızdan ağıza

* Herkes birbirine söyleyerek.

ağızdan ağza dolaşmak (veya geçmek)

* herkes birbirine söylemek.

ağızdan burun yakın, kardeşten karın yakın

* "insanın kendi yararıher şeyden önemlidir" anlamında kullanılır.

ağızdan dolma

* (top veya tüfek için) Namlusu ağzından doldurulan.

ağızdan kapmak

* başkalarından dinlemek yolu ile yarım yamalak birtakım bilgiler edinmek.

ağızlama

* Ağızlamak işi.

ağızlamak

* Bir işi kolaylamak.

* Bir parçayıyuvasına geçirmek için önce yuvanın ağzınıayarlamak.

* Bir boğazın veya bir limanın ağzınıortalamak.

ağızlara sakız olmak

* herkesin diline düşmek.

ağızlaşma

* Ağızlaşmak işi veya durumu.

ağızlaşmak

* İki kan damarı, birbiri içine açılmak.

ağızlı

* Ağzıherhangi bir biçimde olan.

ağızlık

* Bir ucuna sigara takılan, öbür ucundan nefes çekilen çubuk biçimindeki araç.

* Nefesli çalgılarda ağza gelen yer.

* Yemişküfelerinin üzerine yapraklıdallarla yapılan kapak.

* Kuyu bileziği.

* Su tesisatında su alıp vermeye yarayan vanalıuç.

* Hayvanın ısırmasına, zararlıbir şey yemesine engel olmak için ağzına takılan tel, deri gibi kafes.

* (dokumacılıkta) Çözgünün açılıp kapandığıve içinde mekiğin geçtiği yer.

* Telefon ve benzeri cihazlarda ağza yaklaştırılan bölüm.

* Bir şeyin başladığıyer.

* Huni.

ağızlıkçı

* Ağızlık yapan veya satan kimse.

ağızotu

* Toplarıateşlemek için falyaya konulan ve barutun patlamasına sebep olan madde.

ağızsıl

* Ağızla ilgili.

ağızsıl ünlü

* Bkz. ağız ünlüsü.

ağızsız

* Ağzıolmayan.

* Yumuşak huylu, sessiz.

ağladıağlayacak

* ağlamak üzere olan.

ağlama

* Ağlamak işi.

ağlamak

* Üzüntü, acı, sevinç, pişmanlık aldanma vb.nin etkisiyle göz yaşıdökmek.

* Ağaç budandığında kesilen yerlerden besi suyu veya öz su akmak.

* Sızlanmak, yakınmak.

* Bir duruma karşıüzüntü duymak.

ağlamak para etmez

* üzülmenin yararıolmaz.

ağlamaklı*

Ağlar gibi olan, üzüntülü.

ağlamaklıolmak

* ağlayacak duruma gelmek.

ağlamalı

* Ağlar gibi olan, ağlayacak gibi.

* Acıma duygusu uyandıracak hâlde, sızlamalı.

ağlamayan çocuğa meme vermezler

* hakkınıaramasınıbilmeyen kimsenin işi görülmez.

ağlamsı

* Ağlayacak gibi, ağlamalı.

ağlanma

* Ağlanmak işi.

ağlanmak

* Ağlamak işi yapılmak.

ağlantı

* Hafif hafif ağlama.

ağlar gözden, sahte sözden kendini sakın

* "kendini acındıranlardan kork" anlamında kullanılır.

ağlaşma

* Ağlaşmak işi.

ağlaşmak

* Birlikte ağlamak.

* Sızlanmak.

ağlata ağlata

* Sürekli ağlatarak, devamlıeziyet ederek, üzerek.

ağlatı

* Trajedi.

ağlatıcı

* Ağlamaya yol açan.

ağlatış

* Ağlatmak işi veya biçimi.

ağlatma

* Ağlatmak işi.

ağlatmak

* Ağlamasına yol açmak.

ağlaya ağlaya

* Ağlayarak.

ağlayanın malıgülene hayretmez

* birinden haksız olarak alınan malın onu alana yararıolmaz.

ağlayıcı

* Ölünün ardından ağlamak için para ile tutulan kimse, ağıtçı, yasçı.

ağlayış

* Ağlamak işi veya biçimi.

ağlı

* Ağıbulunan.

ağma

* Ağmak işi.

* Akan yıldız, şahap.

ağmak

* Sarkmak, aşağıya inmek, eğilmek, meyletmek.

* Yükselmek, yukarıçıkmak.

ağnam

* Koyun ve keçi başına alınan vergi, sayım vergisi.

ağnama

* Ağnamak işi.

ağnamak

* (hayvan) Yere yatıp yuvarlanmak.

ağnamcı

* Ağnam vergisi toplayan kimse.

ağraz

* Kötü niyet ve düşmanlıklar.

ağrı

* Vücudun herhangi bir yerinde duyulan sürekli ve şiddetli acı.

ağrıkesici

* Acıyı, sızıyıdindirici (ilâç).

ağrıkesimi

* Ağrıduyusunun kendiliğinden veya tedavi sonucu yok olması, analjezi.

ağrısızı

* Rahatsızlık veren acı, sancı.

ağrıkesen

* Ağrıduyusunu ortadan kaldıran, dindiren (ilâç vb.), analjezik.

ağrılarda göz ağrısı, her kişinin öz ağrısı

* herkesi en çok ilgilendiren şey kendi derdidir.

ağrılı

* Ağrıyan, ağrısıolan.

ağrıma

* Ağrımak işi.

* Memeli hayvanlarda görülen ara konakçıkenelerin bulaştırdığıağrıma asalaklarından ileri gelen hastalık.

ağrıma asalakları

* Omurgalılardan alyuvar asalağıolarak yaşayan türlü biçimlerdeki sporlular topluluğu.

ağrımak

* (vücudun bir yeri) Ağrılıolmak.

ağrına gitmek

* onuruna dokunmak veya gücüne gitmek.

ağrısıtutmak

* (gebe kadın için) doğum sancılarıbaşlamak.

* (hasta bir organ) ağrımaya başlamak.

ağrısız

* Ağrısıolmayan.

* Ağrıvermeden.

* Dertsiz, tasasız.

ağrısız başına kaşbastıbağlamak

* kendine gereksiz yere işçıkarmak.

ağrıtma

* Ağrıtmak işi.

ağrıtmak

* Ağrımasına yol açmak.

ağsı

* Ağgörünüşünde olan, ağgibi örülmüşolan.

ağu

* Ağı.

ağulamak

* Ağulamak.

ağustos

* Yılın 31 gün süren sekizinci ayı.

ağustos böceği

* Eşkanatlılardan, erkeği yazın karnının altındaki özel bir organdan kesik ve sürekli ses çıkaran bir böcek,

orak böceği (Cicada plebeja).

ağustos böcekleri

* Genç sürgünlerden öz su emerek tarım ve orman bitkilerine zarar veren birçok türün bulunduğu eş

kanatlılar familyası.

ağyar

* Başkaları, yabancılar, eller.

ağza alınmaz (veya ağza alınmayacak)

* söylenmesi ayıp, çirkin (söz, küfür).

ağza almamak

* anmamak, sözünü etmemek.

ağza düşmek

* dedikodu konusu olmak.

ağza koyacak bir şey

* yiyecek bir şey.

ağza tat, boğaza feryat

* (yiyecek için) miktarıçok az olan.

ağzıaçık

* Şaşkın, alık, bön.

* Hayranlıkla, büyülenmişolarak.

ağzıaçık (veya ağzıbir karış_____açık) kalmak

* çok şaşırmak, şaşakalmak.

ağzıaçık ayran delisi (veya budalası)

* yeni gördüğü her şeye şaşkınlıkla bakan, şaşıran.

* saf, bön.

ağzıbir

* Söz birliği etmiş.

ağzıbozuk

* Sövmeyi alışkanlık edinmişolan, küfürbaz.

ağzıburnu yerinde

* oldukça güzel, yakışıklı.

ağzıçirişçanağına dönmek

* ağzıkuruyup acılaşmak.

ağzıdili bağlanmak

* herhangi bir sebeple konuşamaz olmak.

ağzıdili kurumak

* herhangi bir sebeple tükürük az olmak.

ağzıdili tutulmak

* beklenmedik bir durum karşısında heyecanlanmak, hayranlık duymak.

ağzıdolu dolu konuşmak

* heyecanlısöz söylemek.

ağzıgevşek

* Sır saklamaz, sır tutmaz.

ağzıhavada

* çevresindekilerden habersiz, alık, şaşkın.

ağzıkalabalık

* Birbirini tutmayan sözler söyleyen, yerli yersiz çok konuşan, boşboğaz.

ağzıkara

* Kara haber vermekten hoşlanan, şom ağızlı.

* Bir yerde konuşulanıveya yapılanıduyup görmesi istenilmeyen (kimse).

ağzıkenetli

* Sır tutan, sır saklayan (kimse).

ağzıkilitli

* Dudaklarıbeyaz (at).

* Sır saklayan.

ağzıkulaklarına varmak

* çok sevinmek.

ağzıkulaklarında

* çok sevinçli, mutlu.

ağzıkurumak

* bir konuyu çok söylemek sebebiyle, ondan bıkmak.

* içecek ihtiyacıduymak.

ağzıkurusun

* felâket dileğinde bulunanlara karşıkullanılan bir ilenme.

ağzılâf (veya lâkırdı) yapmak

* kolay konuşma yeteneği olmak.

* inandırıcısöz söyleme yeteneği olmak.

ağzıoynamak

* bir şeyler yemek.

* konuşmak.

ağzıpek

* Sır vermeyen, ketum.

ağzıpis

* Sövmeyi huy edinmişolan.

ağzısıkı

* Bkz. ağzıpek.

ağzısulanmak

* imrenmek.

ağzısüt kokmak

* çok genç ve toy olmak.

ağzıteneke kaplı(olmak)

* çok sıcak veya çok acışeyleri kolaylıkla içebilen veya yiyebilenler için şaka yollu söylenir.

ağzıtorba değil ki büzesin

* herkesin dedikodu yapmasının önüne geçilemeyeceğini anlatır.

ağzıvar, dili yok

* pek sessiz, kendi hâlinde.

* konuşmayan, derdini anlatamayan.

ağzıvarmamak

* söylemeye, açıklamaya gönlü elvermemek.

ağzıyanmak

* o şeyden büyük zarar görmek.

ağzına (veya diline) kira istemek

* söylemesi beklenen şeyi söylemekte nazlıdavranmak.

ağzına (veya diline) sağlık

* bir sözü yerinde söyleyen kişilere söylenir.

ağzına (veya önüne) bir kemik atmak

* birini küçük bir çıkar göstererek susturmak.

ağzına abdestle almak

* o kişiyi anarken çok saygılıdavranmak.

ağzına almak

* söylemek.

ağzına almamak

* adınıağzına almamak.

ağzına almamak

* söz konusu etmemek, anmamak, söylememek.

ağzına atmak

* yemek için ağza koymak.

ağzına bakakalmak

* sözlerine hayran olmak.

ağzına baktırmak

* kendini zevk ile dinletmek.

ağzına bir parmak bal çalmak

* birini tatlısözlerle veya çeşitli hediyelerle bir süre için kandırmak, oyalamak.

ağzına bir şey (veya bir çöp) koymamak

* hiçbir şey yememek.

ağzına bir zeytin verir, altına (veya ardına) tulum tutar.

* yaptığıküçük iyiliklere karşılık büyük çıkar bekler.

ağzına burnuna bulaştırmak

* bir işi beceremeyip berbat etmek, bozmak.

ağzına düşmek

* çok yaygın olarak bilinip konuşulmak.

ağzına etmek

* haddini bildirmek.

ağzına geldiği gibi

* önünü sonunu düşünmeden.

ağzına geleni söylemek

* nezaket dışına çıkarak ağır ve kırıcısözler söylemek.

* çok ve düşüncesizce konuşmak.

ağzına gem vurmak

* susturmak, söyletmemek.

ağzına kadar

* boşyeri kalmayacak biçimde.

ağzına kilit takmak (veya vurmak)

* susturmak.

ağzına koymamak

* yememek veya içmemek.

ağzına lâyık

* bir yiyeceğin tadıanlatılırken "sen de yesen, beğenirsin" anlamıile söylenir.

ağzına sakız olmak

* dedikodusuna konu olmak.

ağzına sürmemek

* bir şeyden hiç yememek.

ağzına taşalmış

* söze karışmayıp susanlar için kullanılır.

ağzına tıkamak

* susturmak, fazla konuşmasına engel olmak.

ağzına tükürmek

* birini küçültmek üzere küfür olarak kullanılan uygunsuz sözler sarf etmek.

* birine benzemek.

ağzına verilmesini beklemek (veya istemek)

* çalışmayıp, işlerinin başkalarıtarafından yapılmasınıbeklemek.

ağzına vur, lokmasınıal

* yumuşak huylu kimseye her istenileni kolaylıkla yaptırabilme anlamında bir atasözüdür.

ağzına yakışmamak

* söylemesi ayıp kaçmak, uygun düşmemek, yakışık almamak.

ağzında bakla ıslanmamak

* hiç sır saklamamak.

ağzında bırakmak

* Bkz. lâf ağzında kalmak.

ağzında büyümek

* sevmediğinden veya içi almadığından yutamamak.

ağzında gevelemek

* açıkça söylememek.

ağzında yaşkalmamak

* bir düşüncesini bir kimseye birçok kez söylemişolmak.

ağzından

* birisinden dinleyerek.

* adına.

ağzından baklayıçıkarmak

* Bkz. baklayıağzından çıkarmak.

ağzından bal akmak

* çok tatlıkonuşmak.

ağzından çıkanı(veya çıkan sözü) kulağıduymamak (işitmemek)

* sözlerini tartmadan söylemek.

ağzından çıkmak

* bir sözü istemeden, farkına varmadan söylemek, söylemişbulunmak.

ağzından çıt çıkmamak

* hiçbir şey söylememek.

ağzından dirhemle çıkmak

* çok az konuşmak.

ağzından dökülmek

* açıkça söylemekten çekindiği şey, konuşmasından belli olmak.

ağzından düşmemek (veya düşürmemek)

* her zaman sözünü etmek.

ağzından girip burnundan çıkmak

* türlü yollara başvurarak birini bir şeye razıetmek, kandırmak.

ağzından hayır çıkmazsa bari şer söyleme

* "lehte konuşmuyorsun, bari aleyhte de konuşma" anlamında kullanılır.

ağzından kaçırmak

* istemediği hâlde boşbulunup söyleyivermek.

ağzından kapmak

* birinin bildiği şeyleri, ustalıklıkonuşmalarla ona sezdirmeden öğrenmek.

* birinin konuşmasınıkeserek kendi söze başlamak.

ağzından lâkırdı(veya lâf) almak (veya çekmek)

* karşısındakini konuşturarak birtakım gizli şeyleri öğrenmek.

ağzından lokmasınıalmak

* birinin hakkıolan şeyi ondan almak.

ağzından yel alsın

* ağzınıhayra aç.

ağzını(veya çenesini) tutmak

* boşboğazlık etmemek.

* kötü söz söylememe.

* bir konuda arzu edilmeyen düşüncelerin açığa çıkmasınıbir şekilde önlemek.

ağzınıaçacağına gözünü aç

* dikkatsiz kişileri uyarmak için "dikkatli ol uyanık ol!" anlamında kullanılır.

ağzınıaçıp gözünü yummak

* öfke ile, sonunu düşünmeden ağzına gelen bütün ağır sözleri söylemek.

ağzınıaçmak

* konuşmaya başlamak.

* ağır sözler söylemeye başlamak.

* alık alık bakmak.

ağzınıaçmamak

* hiçbir söz söylememek, ses çıkarmamak.

ağzınıaramak (veya yoklamak)

* Bkz. ağız aramak.

ağzınıbıçak açmamak

* üzüntüsünden söz söyleyecek durumda olmamak.

ağzınıbozmak

* kaba sözler söylemek, küfretmek.

ağzınıburnunu çarşamba çanağına (veya pazarına) çevirmek

* kırıp parçalamak, dövmek.

ağzınıburnunu dağıtmak

* birinin yüzüne şiddetle tokat, yumruk indirmek.

ağzınıdilini bağlamak

* birini konuşamaz duruma getirmek.

ağzınıhavaya (veya poyraza) açmak

* umduğunu elde edememek.

ağzınıhayra aç!

* kötü ihtimaller söz konusu edildiğinde gerçekleşmemesi dileği ile söylenir.

ağzınıhayra açmak

* Bkz. ağzınıhayra aç!.

ağzınıkapamak

* kendisine çıkar sağlayarak bir kimseyi susturmak.

ağzınıkapamak (veya kilitlemek)

* susmak, bir şey söylemek istememek.

ağzınıkiraya vermek

* kendini de ilgilendiren bir konuda düşüncesini söylememek.

ağzınıkoklamak

* niyetini ve durumunu öğrenmek.

ağzınıkullanmak (veya satmak)

* birinin söylediklerini kendi düşüncesi gibi göstermeye çalışmak.

ağzınımühürlemek

* konuşmamak, susmak.

ağzınıöpeyim (veya seveyim)

* sevindirici bir söz söyleyene "ne güzel söyledin" anlamında kullanılır.

ağzınısıkı(veya pek) tutmak

* sır vermemek.

ağzınıtıkamak

* sözünü kesmek susturmak.

ağzınıtoplamak

* söylemekte olduğu kötü söz veya küfürleri kesmek.

ağzınıyoklamak

* birinin bir şey hakkında bildiğini kendisine sezdirmeden söyletmeye çalışmak.

ağzının içi yangın yerine dönmek

* ağzının tadıbozulmak, tat alma duyusunu yitirmek.

ağzının içine baktırmak

* sözlerini seve seve ve dikkatli dinletmek.

ağzının içine girmek

* çok yanaşmak, iyice sokulmak.

* hayranlıkla, büyük bir zevkle seyredip dinlemek.

ağzının kaşığı(kalıbıveya lokması) olmamak

* bir şey bir kimsenin uğraşabileceği konulardan olmamak.

* bir şey, bir kimsenin sözünü edemeyeceği kadar değerli olmak.

ağzının kokusunu çekmek

* bir kimsenin çekilmez davranışlarına katlanmak.

ağzının mührü ile

* oruçlu olarak.

ağzının payını(veya ölçüsünü) vermek

* verilen karşılıkla bir kimseyi söylediğine veya yaptığına pişman etmek.

ağzının perhizi yok

* ağzına geleni söyler.

ağzının suyu akmak

* çok beğenip istemek, imrenmek.

ağzının tadıbozulmak (veya kaçmak)

* bir kimsenin kurulu düzeni dirliği bozulmak.

ağzının tadınıalmak

* o şeyin acıtecrübesini geçirmişbulunmak.

ağzının tadınıbilmek

* güzel yemeklerden anlamak.

* her şeyin güzelini, iyisini bilmek, anlamak.

ağzının tadınıbilmek

* güzel yemeklerden anlamak.

* her şeyin güzelini, iyisini bilmek, anlamak.

ağzının tadınıkaçırmak

* bir kimsenin kurulu düzenini bozmak; neşesini, keyfini bozmak.

ağzıyla kuştutsa...

* ne yapsa, ne kadar çaba ve ustalık gösterse.

ah

* Sesin tonuna göre pişmanlık, öfke, özlem, beğenme, sevgi gibi duygular anlatır.

* (a:h) Ağrı, acıduyulduğunda söylenir.

* (â:h) İlenme, beddua.

ah alan onmaz

* "kötülük ettiği için beddua alan iflâh olmaz" anlamında kullanılır.

ah almak

* birinin ilenmesini üstüne çekmek.

ah çekmek

* derin bir keder veya özlemle içten gelerek ah demek.

ah etmek

* acıile içini çekmek.

* ilenmek.

ah vah etmek

* pişmanlığını, üzüntüsünü dile getirmek.

ah yerde kalmaz

* "kötülük cezasız kalmaz" anlamında kullanılır.

aha

* İşte burada.

ahacık

* Dikkati çok yakın bir noktaya çekmek için kullanılır.

ahali

* Aralarında aynıyerde bulunmaktan başka hiçbir ortak nitelik düşünülmeksizin bir ülkede, şehirde veya

semtte oturanların tamamı.

* Bir yerde toplanan kalabalık, halk.

ahar

* Hattatların kâğıt cilâlamak için kullandıklarınişasta ve yumurta akından yapılan özel bir karışım.

aharlama

* Aharlamak işi.

aharlamak

* Ahar sürmek.

aharlı

* Aharıolan, üzerine ahar sürülmüşolan.

ahbap

* Kendisiyle yakın ilişki kurulup sevilen, sayılan kimse.

* Seslenme sözü olarak da kullanılır.

ahbap çavuşlar

* her vakit birlikte görülen ve birbirine çok bağlıolan arkadaşlar için söylenir.

ahbap çıkmak

* önceden tanışmışolmak.

ahbap kusuruna bakan ahbapsız kalır

* "dostların ufak tefek kusurlarına bakmamak gerekir" anlamında kullanılır.

ahbap olmak

* arkadaşolmak, dostluk kurmak, yakınlık kurmak.

ahbapça

* Dostça, içten, teklifsizce.

ahbaplığa dökmek

* yerli yersiz yakınlık göstermek.

ahbaplık

* Ahbap olma durumu, ünsiyet.

ahbaplık etmek

* arkadaşlık etmek, arkadaşça konuşmak.

ahcar

* Taşlar.

ahçı

* Aşçı.

ahçıbaşı

* Aşçıbaşı.

ahçılık

* Aşçılık.

ahde vefa (etmek)

* (devletler hukukunda) devletlerin, katıldıklarımilletler arasıantlaşmalara uyma zorunluluğunda olduklarını

belirten kural.

* sözünde durma.

ahdetme

* Ahdetmek işi.

ahdetmek

* Bir şeyi yapmak için kendi kendine söz vermek.

* Yemin etmek.

ahdî

* Antlaşmaya göre olan, antlaşma gereği olan.

Ahdiatik

* (Hristiyanlara göre İbranilerde) İsa'dan önceki kutsal kitaplar.

Ahdicedit

* (Hristiyanlara göre İbranilerde) İsa'dan sonraki kutsal kitaplar.

ahengi bozulmak

* dirliği, düzeni bozulmak.

ahenk

* Uyum.

* Uyuşma, anlaşma.

* Çalgılıeğlence.

ahenk almak

* uyumlu hâle gelmek.

ahenk kaidesi

* Bkz. ünlü uyumu.

ahenk kurmak

* uyuşma sağlamak, anlaşma sağlamak.

ahenk sağlamak

* düzene sokmak, birliği sağlamak.

ahenk tahtası

* Telli çalgılardan üzerine teller gerilmişbulunan kapak tahtası.

ahenk vermek

* düzeni, uyumu sağlamak.

ahenk yapmak

* çalgılıeğlence düzenlemek.

ahenkleştirme

* Ahenkleştirmek işi.

ahenkleştirmek

* Ahenk sağlamak.

ahenkli

* Uyumlu, düzenli.

* Eğlenceli.

ahenklilik

* Ahenkli olma durumu, uyumluluk.

ahenksiz

* Uyumsuz, düzensiz.

* Eğlencesiz.

ahenksizlik

* Uyumsuzluk, düzensizlik.

ahenktar

* Ahenkli.

aheste

* Yavaş, ağır.

aheste aheste

* Yavaşyavaş, ağır ağır, usul usul.

aheste beste

* Yavaşyavaş, ağır ağır.

ahfat

* Torunlar, soy.

Ahfeş'in keçisi gibi başınısallamak

* söylenen sözü anlamadan kafa sallayarak onaylamak.

ahıçıkmak

* yaptığıilenme etkisini göstermek.

ahıtutmak

* birinin ilenmeleri gerçekleşmek.

ahıyerde kalmamak

* yaptığıilenme er geç etkisini göstermek.

ahım şahım

* Beğenilecek, değer verilecek bir şey değil.

ahım şahım bir şey değil

* beğenilecek, değer verilecek bir şey değil.

ahır

* Evcil büyük başhayvanların barındığıkapalıyer, hayvan damı.

ahıra çekmek

* bir sürüyü ahıra kapamak, bir hayvanıahıra bağlamak.

ahıra çevirmek

* bir yeri pis, bakımsız, dağınık, harap duruma getirmek.

ahırlama

* Ahırlamak işi.

ahırlamak

* (hayvan) Ahırda uzun süre kalıp hamlaşmak.

Ahıska Türkleri

* Gürcistan'ın Türkiye sınırlarına yakın bölgelerinde yaşamışolan, ancak 2. Dünya Savaşısonlarında

Sovyetler Birliğinin değişik bölgelerine sürülen Türkler.

Ahi

* Ahilik ocağından olan kimse.

ahi

* Cömert, eli açık.

Ahilik

* Kökü eski Türk töresinde olan ve Anadolu'da yüksek bir gelişim gösteren esnaf, zanaatçı, çiftçi gibi bütün

çalışma kollarınıiçine alan ocak.

ahilik

* Eli açık olma durumu, cömertlik.

ahir

* Son, sonraki, ahır.

* Sonra, en sonra, sonunda.

ahir vakit

* İnsan ömrünün son yılları.

ahir zaman

* Son zaman.

* (halk inanışına göre) Dünyanın son günleri, kıyametin kopmak üzere bulunduğu günler veya yıllar.

ahir zaman peygamberi

* Müslümanlarca son peygamber olduğuna inanılan Hz. Muhammed.

ahiren

* Son zamanlarda, son günlerde, son olarak, yakınlarda.

ahiret

* Bkz. ahret.

ahiretlik

* Bkz. ahretlik.

ahit

* Kendi kendine söz vererek bir işi üzerine alma, ant.

* Antlaşma.

* Devir, zaman.

ahitleşme

* Ahitleşmek işi.

ahitleşmek

* Antlaşmak.

ahitname

* Antlaşma belgesi, antlaşma, anlaşma.

ahiz

* Alma.

* Kabul etme.

ahize

* Bir elektrik akımınıalıp başka bir kuvvete çeviren âlet, alıcı, reseptör.

ahkâm

* Yargılar, hükümler.

ahkâm çıkarmak

* kendi düşüncelerine dayanarak birtakım yargılara varmak.

ahkâm kesmek

* çekinmeden kesin yargılarda bulunmak, bilir bilmez konuşmak.

ahkâm yürütmek

* (bir sözden) kendi anlayışına göre sonuçlar çıkarmak.

ahlâf

* Birinin yerine geçenler, halefler, kuşaklar, eslâf karşıtı.

ahlâk

* Bir toplum içinde kişilerin benimsedikleri, uymak zorunda bulunduklarıdavranışbiçimleri ve kuralları.

* Belli bir toplumun belli bir döneminde bireysel ve toplumsal davranışkurallarınıtespit eden ve inceleyen

bilim.

* İyi nitelikler, güzel huylar.

ahlâk bilimi

* Yarar, iyi, kötü gibi sorunlarıinceleyen, törelere dayanan bir davranışyasasıgeliştiren, neyin uğrunda

savaşılmaya değer, neyin hayata anlam kazandırdığı, hangi davranışın iyi ve hangisinin kötü olduğu gibi sorunları

kendine konu edinen bilim, etik.

ahlâk dışı*

Töre dışı.

ahlâk dışıcılık

* Ahlâk bilimine aykırıdavranma.

ahlâk yasası

* Ahlâk işlerini belirleyen, kendine uyulmasıahlâk açısından gerekli olan genel ve geçer kural.

ahlâk zabıtası

* Büyük şehir halkının sosyal ve sağlık durumunu koruyan, şehir düzeni için çalışan teşkilât.

ahlâkça

* Ahlâk anlayışına göre, ahlâk değerlerine bağlılıkla.

ahlâkçı

* Ahlâk konularınıinceleyen filozof veya bu konularla uğraşan kimse.

* Her şeyi ahlâk açısından değerlendiren kimse.

ahlâkçılık

* Ahlâkıbir araç değil, bir amaç sayan öğreti, törecilik, moralizm.

ahlâken

* Ahlâka uygunlukla.

ahlâkıyat

* Ahlâk bilimi.

ahlâkî

* Ahlâka uygun, ahlâkla ilgili.

ahlâkî vazife

* Kanunun zorlamasıolmaksızın, doğru bilindiği için yapılmasıgereken işler.

ahlâklı

* Ahlâk kurallarına bağlı, bunlara uygun davranan (kimse).

ahlâklılık

* Bir insanın veya bir insan grubunun iyi ve kötü açısından davranışbiçimi ve ahlâkî düşünüşü.

* Ahlâk kuralları, yasalarıile uyum içinde olma.

ahlâksız

* Ahlâk kurallarına uymayan.

* Dürüst davranmayan, kötü huylu, terbiyesiz.

ahlâksızca

* Ahlâksız biçimde veya tarzda.

ahlâksızlık

* Ahlâksız olma durumu.

* Ahlâk kurallarına uymama, ahlâksızca davranış.

ahlâksızlık etmek

* ahlâksızca davranmak.

ahlama

* Ahlamak işi.

ahlamak

* İç çekmek, ah etmek, ah çeker gibi ses çıkarmak.

ahlat

* Gülgillerden, kendi kendine yetişen, üzerine armut aşılanan ağaç, yaban armudu (Pirus piraster).

* Bu ağacın, armuda benzeyen ve ancak iyice olgunlaştıktan sonra yenilebilen yemişi.

* Kaba adam, yol iz bilmez kimse.

ahlât

* Bir karışım içindeki parçalar, ögeler.

* Beden yapısının temelini oluşturan ögeler.

ahlâtıerbaa

* Bedende bulunduğu var sayılan dört öge.

ahlatın (veya armudun) iyisini (dağda) ayılar yer

* kendilerine yakışmayan güzel bir şeyi eline geçirenler için kullanılır.

ahmağa yüz, abdala söz vermeye gelmez

* ahmağa gereğinden çok ilgi gösterirseniz sizi sık sık uğraştırır.

ahmak

* Aklınıgereği gibi kullanamayan, bön, budala, aptal.

ahmak yerine koymak

* bir kimseye aptalmış, anlamazmışgibi davranmak.

ahmakça

* Biraz ahmak.

* (ahmak'ça) Ahmağa yakışır nitelikte, aptalca.

ahmakıslatan

* Yavaşyavaşve ince ince yağan yağmur, çisenti.

ahmaklaşma

* Ahmaklaşmak durumu.

ahmaklaşmak

* Ahmak duruma gelmek, aptallaşmak.

* Bir an için şaşalayıp bocalamak.

ahmaklaştırma

* Ahmaklaştırmak işi.

ahmaklaştırmak

* Ahmaklaşmasına sebep olmak, aptallaştırmak.

ahmaklık

* Zekâsıaz gelişmişolma durumu, budalalık, anlayışsızlık, akılsızlık.

ahraz

* Dilsiz, sağır ve dilsiz.

ahret

* Dinî inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağıve Tanrı'ya hesap vereceği yer, öbür

dünya.

ahret adamı

* Dünya işlerinden el çekip sürekli ibadetle uğraşan kimse.

ahret kardeşi

* İnanç ve ibadette birbirinden ayrılmayan ve bu ilişkiyi ahrette de sürdüreceklerini düşünen kadınlara

verilen ad.

ahret suali

* Gereksiz ve usandırıcısoru.

ahret yolculuğu

* Ölüm.

ahreti (veya öbür dünyayı) boylamak

* ölmek.

ahretini yapmak (veya zenginleştirmek)

* hayır işleri yaparak sevap kazanmak.

ahretlik

* Besleme kız.

* Ahret kardeşi olan kadınlardan her biri.

ahrette on parmağıyakasında olmak

* kendisine karşısorumlu olan kimseden ahrette davacıolmak.

ahşa

* İnsanın veya hayvanın göğsü ve karnıiçindeki organlar, bağırsak, ciğer gibi şeyler.

ahşap

* Ağaçtan, tahtadan yapılmış.

ahtapot

* Kafadan bacaklılardan, dokunaçlıbir mürekkep balığıtürü (Octopus).

* Genellikle burun zarıüzerinde çıkan bir çeşit ur, polip.

ahtapot gibi

* sırnaşık, yapışkan kimse.

* sömürmek amacıyla birçok işe, konuya el atan, yayılan.

ahu

* Ceylan, karaca.

* Güzel, ince, zarif kadın.

ahu gibi

* çok güzel, çekici.

ahu gözlü

* Güzel gözleri olan.

ahu parçası

* Çok güzel, çekici.

ahududu

* Gülgillerden, dikenli bir bitki (Rubus idaeus).

* Bu bitkinin duta benzeyen, kırmızırenkli, sulu ve kokulu yemişi, ağaç çileği.

ahval

* Durumlar, hâller, vaziyetler.

* Davranışlar.

* Olaylar.

ahzetme

* Ahzetmek işi.

ahzetmek

* Almak, kabul etmek.

ahzüita

* Alışveriş, alım satım, aksata.

ahzükabz

* Kendine mal etme.

aidat

* Ödenti.

* Kesenek.

aidiyet

* Ait olma durumu, ilişkinlik.

aile

* Evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu toplum

içindeki en küçük birlik.

* Karı, koca ve çocuklardan oluşan topluluk.

* Aynısoydan gelen kimseler zinciri.

* Aralarında kandaşlık veya hısımlık bulunan kimselerin tümü.

* Birlikte oturan hısım ve yakınların tümü.

* Eş, karı.

* Aynıgaye üzerinde anlaşan ve birlikte çalışan kimselerin bütünü.

* Temel niteliği bir olan dil, hayvan veya bitki topluluğu.

aile adı

* Soyadı.

aile bahçesi

* Ailelerin rahatlıkla gidebileceği, genellikle içkisiz yer.

aile bütçesi

* Kısa bir süre içinde bir işçinin veya işçi ailesinin hayat seviyesinde meydana gelen değişmeleri belirlemek

amacıyla yapılan istatistik çalışması.

aile dostu

* Ailece tanışılan ve evlerine gidilip gelinen ahbap, yakın.

aile gazinosu

* Sadece evlilerin girebildiği ve birlikte eğlendikleri yer.

aile hayatı*

Aile bireylerinin bütün işlerini düzenli olarak ev içinde yapma durumu.

aile hukuku

* Aileyi oluşturan kişilerin karşılıklıhak ve görevlerini düzenleyen hukuk dalı.

aile meclisi

* Aile makamının görevini yerine getiren kan veya soy hısımlarından en az üç kişiden oluşan heyet.

aile ocağı*

Ailenin kurduğu, yerleştiği, geliştirdiği ev.

aile plânlaması

* Ailede çocuk edinmeyi sınırlama, doğum kontrolu.

aile reisi

* Kanunlara göre aile yükümlülüğünü taşıyan kimse.

aile saadeti

* Genellikle karı, koca bazen de büyükler ve çocuklar arasındaki uyum, anlaşma, sevgi ve hoşgörü.

ailece

* Bütün aile birlikte.

ailecek

* Ailece.

ailelik

* Aile sayısının bütünü.

ailesiz

* Ailesi olmayan.

ailevî

* Aile ile ilgili.

ait

* İlgilendiren, ilişkin, ilişik, ilgili, için, -e düşen.

ait olmak

* ilgilendirmek, birinin olmak, birine düşmek.

ajan

* Bir devlet veya kuruluşun gizli amaçlarıiçin çalışan kimse, casus.

* Bir kimsenin, bir ortaklığın veya bir devletin bazıişlerini gören kimse, işgörevlisi, temsilci.

ajanda

* Unutulmamasıiçin gerekli notlarıyazmaya yarayan takvimli defter, andaç.

ajanlık

* Ajan olma durumu.

* Ajanın görevi.

ajans

* Haber toplama ve yayma işiyle uğraşan kuruluş.

* Bir ticarî kuruluşu tanıtan, onunla ilgili bilgi aktaran ve bu yolla kazanç sağlayan işkolu.

* Bu işkollarının çalıştığıbüro.

ajitasyon

* Ruhsal gerginliğin dışa vurması.

ajur

* Delikli örgü, gözenek.

ajurlu

* Ajuru olan veya her yanıajur biçiminde işlenmişbulunan, gözenekli.

ak

* Kar, süt gibi şeylerin rengi, beyaz, kara ve siyah karşıtı.

* Bu renkte olan.

* Temiz namuslu.

* Sıkıntısız, rahat.

* Beyaz leke.

* Bazışeylerde beyaz bölüm.

-ak / -ek

* İsimden isim türeten ek (küçültme eki): baş-ak, ben-ek vb.

-ak / -ek

* Fiilden yer isimleri türeten ek: dur-ak, yat-ak vb.

-ak / -ek

* Fiilden alet isimleri türeten ek: or-ak, bıç-ak, tara-k, ele-k, küre-k vb.

ak ağa

* Saraylarda hizmet gören hadım ağalarının beyaz ırktan olanı.

ak Arap

* Arap sözcüğü "zenci" anlamına da geldiğinden asıl Arapların söz konusu olduğu anlatılmak istenirken

kullanılır.

ak basma

* Ak su, perde, katarakt.

ak basmak*

Göze beyaz leke inerek görme yetisini yitirmek.

ak benek

* Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıban sonucunda oluşmuş, görmeyi derece derece azaltan beyaz

benek.

ak demir

* Dövme demir.

ak don kara don geçitte belli olur

* Bkz. akıkarasıgeçitte belli olur.

ak düşmek

* (saç ve sakal) tek tük ağarmaya başlamak.

ak gözlü

* Gözlerinin rengi pek açık olan ve nazarının hemen değdiğine inanılan (kimse).

ak gün ağartır, kara gün karartır

* mutlu bir yaşayışkişiyi dinç kılar, mutsuz bir yaşayışise yıpratır.

ak kan

* Lenf.

ak kan yangısı

* Adenit.

ak koyunun kara kuzusu da olur

* iyi bir aileden kötü bir çocuk da çıkabilir.

ak köpek kara köpek geçit başında belli olur

* kimin ne olduğu deney veya sınav sonunda anlaşılır.

ak madde

* Demet durumundaki sinir liflerinden oluşan beynin iç, omuriliğin dıştabakası.

ak mıkara mıönüne düşünce görürsün

* şimdiden boşuna düşünme, sonuç belli olduğu zaman anlarsın.

ak pak

* tertemiz.

* saçısakalıağarmış.

ak pak

* Bembeyaz, temiz, parlak.

ak pas

* Lâhana, turp, şalgam, karnabahar gibi bitkilerin kök dışındaki bütün bölgelerine yerleşebilen, özellikle

semiz otugillerde karşılaşılan yosunumsu mantar (Albugo candida).

ak sakaldan yok sakala gelmek

* çok yaşlanıp iyice kuvvetten düşmek.

ak sülümen

* Cıva ile klorun birleşimi olan, çok zehirli, beyaz bir toz, süblime, sülümen.

ak yazılı

* Bahtlı, şanslı.

ak yel

* Güneyden esen rüzgâr, lodos.

ak yem

* İzmarit, istavrit, uskumru gibi balıkların beyaz etinden yapılan ve oltada kullanılan yem.

ak yıldız

* Çoban yıldızı.

aka

* Büyük kardeş, ağabey.

akabe

* Tehlikeli, sarp ve zor geçit.

akabinde

* Arkasından, hemen arkadan, ardından, hemen ardından.

akacak kan damarda durmaz

* herhangi bir zarar karşısında bunun kaçınılmaz olduğunu anlatarak avundurmak için söylenir.

akaç

* Bir yerde birikip kalan sıvıları, bir işlem sonunda geriye kalan artıkları, gereksiz nesneleri dışarıya akıtmak

için kullanılan boru, oluk veya başka araç.

* Kanal, ark, su yolu.

* Yer altısu oluğu.

akaçlama

* Akaçlamak işi, tefcir, drenaj.

* Yer altısularınıtoplayan tesisat.

akaçlamak

* Bir yerde birikmişsularıakıtmak.

* Bataklıklarıakaç yoluyla kurutmak.

akaçlatma

* Akaçlatmak işi.

akaçlatmak

* Akaçlama işini yaptırmak.

akademi

* Bilginler, yazarlar, sanatçılar kurulu.

* Yüksek okul.

* Çıplak modelden yapılmışinsan resmi.

akademici*

Kurallara bağlıresim ve heykel çalışmasıyapan kişi veya sanatçı.

akademicilik

* Resim veya heykel çalışmasında kurallara bağlılık.

akademik

* Akademi ile ilgili.

* Bilimsel niteliği olan.

akademisyen

* Akademi üyesi.

akağaç

* Gürgengillerin, kerestesinden yararlanılan beyaz kabuklu bir türü (Betula alba).

akait

* Bir dinin öğrenilmesi gereken inançlarının ve tapınma kurallarının tümü veya bunlarıtoplayan kitap.

akaju

* Maun.

* Maundan yapılmış.

akak

* Akarsu yatağı, yatak, mecra.

* Irmak, dere, çay, küçük akarsu.

* (su için) İvinti yeri.

* Eğimi, inişi fazla olan yer.

akala

* Amerikan tohumundan yurdumuzda üretilen bir pamuk türü.

akamber

* Özellikle amber balığının bağırsaklarından çıkarılan, kül renginde, yapışkan, bükülgen ve misk gibi kokulu

olan bir taş.

* Sıcak üİkelerde yetişen bir ağaçtan (Hymenea) elde edilen katı, güzel kokulu reçine.

akamet

* Kısırlık, verimsizlik.

* Başarısızlık, sonuçsuzluk.

akamete uğramak

* başarısız, sonuçsuz kalmak.

akan sular durmak

* itiraza, söyleyeceği söze yer kalmamak.

akan yıldız

* Güneşsistemine bağlı, kesin yörüngesi bulunmayan ve bu sebeple atmosferin üst katmanlarına girince ateş

külçesi durumuna dönüşen küçük gök cismi, ağma, şahap, meteor.

akar

* Kiraya verilerek gelir getiren ev, dükkân, tarla, bağgibi mülk.

akar amber

* Asya ve Amerika'da yetişen, odunu ceviz ağacınınkine benzeyen, güzel kokulu öz suyu olan büyük bir ağaç

(Liquidambar orientalis).

akarca

* Kemik veremi.

* Sürekli işleyen çıban, fistül.

* Küçük akarsu.

* Kaplıca.

akaret

* Kiraya verilerek gelir getiren ev, dükkân gibi mülk.

akarlar

* Tıknaz yapılı, gövdeleri halkasız, başlarıgöğüsle birleşik, ağız yapılarıısırıcı, sokucu veya emici

örümceğimsiler takımı.

akarsu

* Yeryüzünde ve yer altında belirli bir yatak içinde, eğim boyunca sürekli veya zaman zaman akan su.

* Tek sıra elmastan veya inciden gerdanlık.

* Kesintisi olmayan, aralıksız.

akaryakıt

* Benzin, gaz yağı, mazot gibi sıvıdurumunda olan yakacak.

akaryakıt istasyonu

* Benzin, gaz, motorin gibi yakıtların satıldığıyer.

akasma

* Düğün çiçeğigillerden, beyaz çiçek veren, bahçelerde süs çiçeği olarak yetiştirilen sarılıcıbir bitki; yaban

asması, Meryem ana asması(Clematis vitalba).

akasya

* Baklagillerden, sıcak iklimlerde birçok çeşitleri yetişen ve tanen, zamk, boya gibi maddelerinden

yararlanılan bir ağaç (Acacia).

* Baklagillerden, yurdumuzda yetişen bir süs ve gölge ağacı, salkım ağacı(Robinia pseudoacacia).

akbaba

* Akbabagillerden, başıve boynu çıplak olan, dağlık yerlerde yaşayan, leşle beslenen, çok yüksekten uçarak

keskin gözleriyle çok uzaklarıgörebilen, iri ve yırtıcıbir kuş(Vultur monachus).

* İhtiyar.

akbabagiller

* Gündüz yırtıcılarıalt takımının, kanatlarıgenişve büyük olan, iyi uçan büyük kuşlarıiçine alan bir

familyası.

akbakla

* Kuru fasulye.

akbalık

* Sazangillerden, eti kılçıklı, yumurtasıile tarama yapılan bir balık (Leuciscus).

* Akya balığı.

akbalıkçıl

* Leyleksilerden, bataklık, ırmak ve göl kıyılarında yaşayan, oldukça büyük, ak renkli bir kuştürü (Egretta

alba).

akbaş

* Yazın kutup bölgelerinde yaşayan, kışın ılık kıyılara göçen, kısa ve ince gagalı, siyah bacaklıyabanî bir tür

kuş, deniz kazı(Bemicla).

akbuğday

* Kurak iklime dayanıklı, beyaz kabuklu, ekmeklik buğday.

akburçak

* Baklagillerden, burçağa yakın bir bitki cinsi (Lathyrus sativus).

akciğer

* Göğüs kafesinin büyük bir bölümünü dolduran ve solunum organının temeli olan, sağlısollu iki parçalı

organ.

akciğer göbeği

* Akciğerin, iç yan yüzünün hemen arkasında bronş, sinir ve damarların girip çıktığıyer.

akciğer kesecikleri

* Akciğer lopçuğunun parçaları; bronşçukların son bölümü.

akciğer lopçuğu

* Birçok akciğer keseciğinin birleşerek oluşturduğu parça.

akciğer peteği

* Akciğerlerde solunumda gaz alışverişini sağlayan, hava borucuklarının sonunu oluşturan kesecik.

akciğer zarı

* Göğüs boşluğunun içini ve bu boşluğun içinde bulunan akciğerin dışınıkaplayan ince zar, plevra.

akciğerliler

* Karından bacaklıyumuşakçaların tek ciğerle soluk alan bir takımı.

akça

* Oldukça beyaz, beyazca.

akça

* Bkz. akçe.

akça armudu

* İnce kabuklu, sarı, etli ve sulu bir tür armut.

akça pakça

* Beyaz tenli, güzel (kadın).

akça yel

* Güneydoğudan esen yel, keşişleme.

akçaağaç

* Akçaağaçgillerden süs ağacıolarak da dikilen tahtasıhafif ve sağlam bir ağaç, isfendan (Acer).

akçaağaçgiller

* İki çeneklilerden, örneği akçaağaç olan bir bitki familyası.

akçakavak

* Akkavak.

akçalı

* Paraya bağlı, parayla ilgili, malî.

akçe

* Küçük gümüşpara.

* Her tür madenî para.

akçıl

* Rengini atmış, ağarmış, içinde ak renk bulunan.

akçıllanma

* Akçıllanmak işi.

akçıllanmak

* Akçıl duruma gelmek, rengini atmak veya atmışgibi olmak.

akçıllaşma

* Akçıllaşmak işi veya durumu.

akçıllaşmak

* Akçıl duruma gelmişolmak.

akçıllık

* Akçıl olanın durumu.

akçöpleme

* Zambakgillerden, yapraklarının uzun, genişolması, çiçeklerinin güzelliği dolayısıyla bahçe çiçekleri arasına

giren zehirli bir bitki cinsi (Veratrum album).

akdarı

* Buğdaygillerden, bir yıllık veya daha uzun yaşayabilen otsu bir bitki türü (Panicum miliaceum).

akdedilme

* Akdedilmek durumu.

akdedilmek

* Akdetmek işi yapılmak.

Akdeniz humması

*Malta humması.

Akdeniz mavisi

* Parlak ve canlıgörünümde mavi rengin bir türü.

akdetme

* Akdetmek işi.

akdetmek

* (mukavele, muahede, ittifak gibi karşılıklıbağlanma anlamıtaşıyan Arapça sözlerle) Yapmak.

akdiken

* Hünnapgillerden, hekimlikte ve boyacılıkta kullanılan bir bitki cinsi, güvem eriği, geyik dikeni (Rhamnus

cathartica).

akdoğan

* Kartalgillerden bir doğan türü, aksungur.

akdut

* Beyaz renkte olan dut.

akemi

* İki elemanlımermer yapıştırıcısı.

akgünlük

* Tütsü olarak yakılan bir tür ağaç sakızı.

akhardal

* Hekimlikte iç sürdürücü olarak kullanılan hardal türlerinden biri (Sinapis alba).

akı

* Herhangi bir kuvvet alanında, belli bir düzlemin belli bir bölümünden geçtiği var sayılan güç çizgileri,

seyelân.

akıak karasıkara

* beyaz tenli, kara gözlü, kara saçlı.

akıkarasıgeçitte belli olur

* bir iddiadaki doğruluğun ancak deney veya sınav sonunda belli olacağınıanlatmak için söylenir.

akıbet

* (bir işveya durum için) Son, sonuç.

* Sonunda, eninde sonunda.

akıbetine uğramak

* birinin içinde bulunduğu kötü duruma düşmek.

akıcı

* Akma özelliği olan.

* Kolay söylenebilen, okunabilen, anlamca açık (anlatım), selis.

akıcıünsüz

* Ciğerlerden gelen havanın, ağız boşluğundaki yarıkapalıbir engele çarpmasıyla oluşan bol sesli ünsüz (r, l,

ğ, y).

akıcılık

* Akıcıolma durumu.

* Söz, yazıve anlatımın akıcıolma özelliği, selâset.

akıcılık ölçeği

* Bir sıvının belli sıcaklıktaki akıcılığınıölçmekte kullanılan alet.

akıl

* Düşünme, anlama ve kavrama gücü, us.

* Hafıza, bellek.

* Öğüt, salık verilen yol.

* Düşünce, kanı.

akıl akıl, gel çengele takıl

* bir sorunun nasıl çözümleneceğini düşünememe durumu.

akıl akıldan üstündür

* bir kimsenin aklına gelmeyen bir çare, herhangi birinin aklına gelebilir.

akıl almak

* danışmak, görüşalmak.

akıl almamak

* inanılacak gibi olmamak, akla uygun gelmemek.

akıl almaz

* inanılacak gibi olmayan, inanılmaz.

akıl danışmak

* bir konuda birinin görüşünü sormak.

akıl defteri

* Hatırlanıp yapılmasıgereken şeylerin yazıldığıküçük defter, not defteri, muhtıra defteri, ajanda.

akıl dışı

* Akla, gerçeğe, uygun olmayan.

* Us dışı, gayriaklî, irrasyonel.

akıl dışıcılık

* Akıl dışıdavranma yanlısıgörüş, us dışıcılık, irrasyonalizm.

akıl dişi

* Yirmi yaşsıralarında altlıüstlü ve sağlısollu, en içeride çıkan azıdişi, yirmi yaşdişi.

akıl doktoru

* Psikiyatrist.

akıl durdurmak

* bir şey çok şaşırtıcınitelikte olmak, insanışaşırtmak.

akıl erdirememek (veya ermemek)

* ne olduğunu anlayamamak, sırrınıçözememek.

akıl erdirmek

* anlamak, sırrınıçözmek.

akıl etmek

* herhangi bir önlem veya çareyi zamanında düşünmek, vaktinde hatırlamak.

akıl hastahanesi

* Akıl hastalarının yatırıldığıhastahane.

akıl hastası

* Ruh hastası, deli.

akıl havsala almamak

* akla mantığa sığmamak.

akıl hocası

* Birine yol gösterip akıl öğreten kimse.

* Herkese akıl öğretmeye meraklıkimse.

akıl için yol (veya tarik) birdir

* iyi düşünülünce ayrıayrıkimselerce varılacak sonuç hep aynıdır.

akıl işi değil

* akla uygun değil, doğru değil.

akıl kârıolmamak

* akıllıbir kişinin yapacağıişolmamak.

akıl kethüdası

* Herkese akıl öğretme merakında olan kimse.

akıl kumkuması

* Çok bilmişkimse.

akıl kutusu

* Çok akıllı, zeki kimse.

akıl öğretmek

* nasıl davranacağınıgöstermek, yol göstermek, akıl vermek.

akıl sır ermemek

* bir işin niteliğini, gizli yönlerini anlayamamak.

akıl terelelli

* pek delişmen, kendisinden ciddî bir düşünce, davranışbeklenmeyen (kimse).

akıl var, yakın var (veya akıl var, izan var)

* kafa yormaya gerek yok.

akıl vermek

* bir konuda yol göstermek, akıl öğretmek.

akıl yaşta değil, baştadır

* akıllıolma ile yaşlıolma arasında ilgi yoktur; bazıküçükler büyüklerden daha akıllıolabilir.

akıl yormak

* hatırlamaya çalışmak, zihnini zorlamak.

akıl yürütmek

* herhangi bir konuda fikir vermek.

akıl zayıflığı

* Deliliğe kadar varmayan akıl bozukluğu.

akılcı

* Akılcılıkla ilgili.

* Akılcılıktan yana olan kimse, usçu, rasyonalist.

akılcılık

* Akla dayanan, doğruluğun ölçütünü duyularda değil, düşünmede ve tümden gelimli çıkarmalarda bulan

öğretilerin genel adı, usçuluk, akliye, rasyonalizm.

* Akla ve akıl yolu ile varılan yargıya inanma, akla aykırıveya akıl dışıhiçbir şeyi tanımama davranışıve

tutumu, akliye, rasyonalizm.

* Bilginin evrensellik ve zorunluluğunun deneyden ve deneye dayanan genellemeden değil, yalnızca akıldan

çıkartılabileceğini savunan öğreti, rasyonalizm.

akılda kalmak

* akılda yer etmek, unutulmamak.

akılda tutmak

* unutmamak.

akıldan çıkarmak

* düşünmemek, unutmak, umudunu kesmek.

akıldan çıkmak

* unutulmak.

akıldan çıkmak

* unutmak.

akıldan çıkmamak

* unutamamak.

akıldan geçirmek

* bir şey yapmayıdüşünmek, tasarlamak.

akıllandırma

* Akıllandırmak işi, durumu.

akıllandırmak

* Aklınıkullanmasınısağlamak, aklınıbaşına getirmek.

akıllanma

* Akıllanmak işi.

akıllanmak

* Karşılaşılan olayların sonuçlarından yararlanarak davranmak.

* Uslanmak.

akıllara durgunluk vermek

* çok şaşılacak bir sey olmak.

akıllarıpazara çıkarmışlar, herkes yine kendi akılınıalmış(veya akıllar gelin olmuş, herkes kendininkini beğenmiş)

* "insan kendi aklınıbaşkasınınkinden üstün görür" anlamında kullanılır.

akıllı

* Gerçeği iyi gören ve ona göre davranan.

* Karşısındakinin düşüncesizliğini belirtmek için söylenilen uyarma sözü.

* (alay yollu) Düşüncesiz, aptal.

akıllıdüşününceye kadar deli çocuğunu (veya oğlunu) everir

* kendini akıllısananlar çok kez akılsız diye tanınanlardan daha az başarıgösterir.

akıllıgeçinmek

* kendini çok akıllısanmak.

akıllıköprü arayıncaya dek deli suyu geçer

* atak kişi tehlikeyi göze alarak işe girişir ve çabuk sonuç alır.

akıllıolmak

* gerçeklere uygun davranmak.

akıllıuslu

* Akıllıolarak, yaramazlık etmeyerek, dengeli.

akıllıca

* Akla yakın, doğru olarak.

* Akla yakın, doğru, makul.

akıllılık

* Akıllıolma durumu; uyanıklık.

akıllılık etmek

* yerinde ve uygun davranmak.

akılsal

* Düşünceyi ve gerçeği somut değerlerle birbirine bağlayan hakikati içine alan şey.

akılsallaştırma

* Akılsallaştırmak durumu.

* Bilinç dışıolayların mantık ve akla dayalıolarak açıklanması.

akılsallaştırmak

* Bir şeyi akılsa duruma getirmek.

akılsız

* Aklı, gerçeği görüp ona göre davranmaya elverişli olmayan, anlayışıkıt.

akılsız başın cezasınıayak çeker (veya akılsız iti veya köpeği yol kocatır)

* düşüncesizlik veya tedbirsizlik yüzünden, gereksiz yere gidip gelme zahmetine katlanılır.

akılsızlık

* Akılsız olma durumu.

* Akılsızca yapılan işveya davranış.

akılsızlık etmek

* düşüncesiz ve yersiz davranmak.

akım

* Akmak işi.

* Hava, su gibi akışkan maddelerin veya elektrik yüklerinin belli bir yönde akışı, yer değiştirmesi, cereyan.

* Sanatta, siyasette, düşünce hayatında ortaya çıkan yeni bir görüş, yöntem, hareket, cereyan tarz.

* Debi.

akım derken bokum demek

* sözünü yolunca söyleyememek, düzensiz şeyler söylemek.

akım ölçümü

* Bir akarsuyun veya kanalın su yolunda bir saniyede akan su hacmini ölçme.

akımcı

* Belli bir akıma bağlıkişi.

akımölçer

* Bir elektrik akımının şiddetini ölçmeye yarayan araç, amperölçer.

akımtoplar

* Akü, akümülâtör.

akın

* Kalabalık bir şeyin arkasıkesilmeyen bir gelişdurumunda olması.

* Düşman topraklarına tedirgin etme, yıldırma, çapul gibi amaçlarla toplu olarak yapılan baskın.

* Futbolda sayıyapmak amacıyla karşıtakım kalesine doğru genellikle topluca girişilen saldırı, hücum.

akın

* Kazak-Kırgız Türklerinin saz şairlerine verdiği ad.

akın akın

* Arkasıkesilmeyen kalabalık öbekler durumunda.

akın etmek

* toplu olarak gitmek, üşüşmek.

* düşman ülkesine saldırmak, baskın yapmak.

akıncı

* Düşman ülkesine akın yapan savaşçı.

* Görevi karşıtarafa top sürmek ve sayıyapmak olan ön sıradaki oyuncu, forvet.

akıncılık

* Akıncıolma durumu.

akıncılık etmek

* düşman ülkesinde karşıgüçleri yıldırmak, tedirgin etmek.

akındırık

* Reçine, çam sakızı, akma.

akınkayası

* Kaya balığıgiller familyasından derin ve uzaklarda yaşayan ince, uzun bir balık türü.

akıntı

* Akmak işi.

* Havanın veya suyun herhangi bir yöne doğru yer değiştirmesi, akım, cereyan.

* Hastalık sebebiyle vücudun bir yerinden sulu madde akması.

* Eğiklik, eğim, meyil.

* Çam türü ağaçlarda bulunan reçinenin eriyerek akmasıolayı.

* Sıvıyapıştırıcıların ağaç yüzeylerine gereğinden çok sürülmesi ile oluşan durum.

akıntıbilimi

* Deniz akıntılarınıinceleme konusu edinen bilim dalı.

akıntıçağanozu

* Akıntıya kapılmışyengeç.

* Vücudunda göze çarpacak bir çarpıklık bulunan kimseler için kullanılır.

akıntılı

* Akıntısıolan, eğik, meyilli.

akıntıölçer

* Bir akarsuyun ve kanalın akıntıhızınıve düzeyini ölçmeye yarayan alet.

akıntıya kapılmak

* bir akıntının etki alanına girmek, akıntıile birlikte sürüklenmek.

* etki altında kalarak bir topluluğun davranışına katılmak.

akıntıya kürek çekmek

* olmayacak bir işuğrunda boşuna çabalamak.

akıp gitmek

* (zaman için) çabuk geçmek.

akış

* Akmak işi veya biçimi.

* Geçip gitme, sürüp gitme.

* Akın.

akışkan

* Kendilerine özgü bir biçimleri olmayıp içinde bulunduklarıkabın biçimini alan ve yığın oluşturmayan (sıvı

veya gaz), seyyal.

akışkanlaşma

* Akışkan duruma gelme.

akışkanlaşmak

* Akışkan duruma gelmek.

akışkanlaştırıcı

* Akışkan duruma getirme özelliği olan.

akışkanlaştırıcılık

* Akışkan duruma getirme özelliği olma.

akışkanlaştırma

* Akışkanlaştırmak işi.

* Akışkanların niteliğini düzeltmek için yoğunlaşan akımıiçinde parçacıkların asıltısınısağlayan yöntem.

akışkanlaştırmak

* Akışkan duruma getirmek.

akışkanlık

* Akışkan olma durumu.

akışma

* Kulağa hoşgelen veya kolayca söylenen seslerin özelliği.

akışmalı

* Akışma özelliği olan.

akışmaz

* Dışetkenlerin tesiriyle akışmazlığıdeğişmeyen, durağan.

akışmazlık

* Akışmaz veya durağan maddenin durumu.

akıtma

* Akıtmak işi.

* Hayvanların, özellikle atların alınlarında bulunan ve burunlarına doğru uzanan beyaz leke.

* Un, süt, yağ, yumurta, şeker veya pekmezle yoğrularak cıvık bir duruma getirilen hamurun kızgın saç

üzerinde pişirilmesiyle yapılan bir çeşit tatlı.

* Enli bilezik.

akıtmak

* Akmasınısağlamak, akmasına yol açmak, dökmek.

akıtmalı

* Alnında akıtmasıolan (hayvan).

akide

* Bir şeye inanarak bağlanış, inanç, din inancı.

akide

* Şekerin kaynatılarak ağda durumuna getirilmesi yolu ile yapılmışrenkli ve kokulu, ağızda güç eriyen şeker;

daha çok akide şekeri yerine kullanılır.

akide şekeri

* Bkz. akide.

akidesi bozuk

* İnancızayıf olan (kimse).

akideyi bozmak

* doğru bilinen bir inanışveya gidişten ayrılmak.

akik

* Yüzük taşı, mühür gibi şeyler yapmakta kullanılan, türlü renklerde, yarısaydam, parlak ve değerli bir taş;

kalseduan kuvarsının bir türüdür.

akil

* Akıllı.

akil baliğ

* Döl verebilecek duruma gelmişolan, erin.

akil baliğolmak

* döl verebilecek erişkin duruma gelmişolmak.

* rüştünü ispat etme yaşına gelmişolmak.

akilâne

* Akıllıca.

akim

* Kısır, verimsiz, döl veremeyen.

* Sonuçsuz, başarısız.

akim kalmak

* sonuca ulaşamamak, başarısağlayamamak.

akis

* Işık veya ses dalgalarının yansıtıcıbir yüzeye çarparak geri dönmesi, yansıma, yankı.

* Bir cismin, parlak bir yüzeyde görünmesi.

* Bir şeyin başka bir şey üzerinde yarattığıetki.

* Evirme, evirtim.

akis uyandırmak

* bir konunun üzerinde düşünülmesine, tartışılmasına yol açmak, ilgi veya tepki yaratmak.

akit

* Hukukî sonuç doğurmak amacıile iki veya daha çok kimsenin veya kuruluşun karşılıklıve birbirine uygun

irade beyanlarıile gerçekleşen işlem, sözleşme, mukavele, kontrat.

* Nikâh.

âkit

* Bir işi karşılıklıolarak kararlaştırıp üstlerine alan taraflardan her biri, sözleşme veya mukavele yapan.

akit vaadi

* Ön sözleşme.

akkaraman

* Vücudu beyaz, ağız, burun, göz etrafı, kulak ve ayaklarda siyah lekeler bulunabilen, kaba karışık yapağılı,

Orta Anadolu ve Doğu Anadolu'nun batıkesimlerinde yaygın olarak yetiştirlen yerli bir tür koyun.

akkarınca

* Düz kanatlılardan, sıcak veya ılıman ülkelerde yaşayan, bitkilere çok zarar veren bir böcek cinsi, termit

(Termes).

akkarıncalar

* Ağız parçalarıiyi gelişmiş, iri başlı, ısırıcıböcekler topluluğu, termitler.

akkavak

* Söğütgillerden, yapraklarının altıbeyaz olan bir kavak türü, akçakavak, Hollanda kavağı(Populus alba).

akkefal

* Sazangillerden bir cins tatlısu balığı(Alburnus).

akkelebek

* Hemen bütün meyve ağaçlarında tomurcuk düşmanısayılan, iri ak kanatlarıkalın, kara damarlıbir kelebek

(Aporia crataegi).

akkirpani

* Ak, fakat kirli.

akkor

* Işık saçacak beyazlığa varıncaya değin ısıtılmışolan.

akkorluk

* Akkor olma durumu.

akkuş

* Atmaca, yırtıcıbir kuş.

akkuyruk

* Tadınıartırmak için çay harmanına katılan beyaz bir çay türü.

-akla / -ekle

* Bazıfiillerin sıklık çatılarınıtüreten ek: tart-akla- , it-ekle- vb.

akla fenalık vermek

* çok şaşırmak, çıldıracak gibi olmak, zıvanadan çıkmak.

akla gelmedik

* düşünülemeyen.

akla gelmeyen başa gelir

* insan ummadığı, düşünmediği şeylerle daima karşılaşabilir.

akla gelmez

* hatırlanamaz, düşünülemez.

akla hayale gelmez

* inanılmaz.

akla karayıseçmek

* (bir işi başarıncaya değin) çok sıkıntıçekmek, güçlüklerle karşılaşmak.

akla sığar gibi

* aklın kabul edebileceği biçimde, makul.

akla sığmak (veya sığmamak)

* inanılacak gibi olmamak.

akla yakın

* aklın benimseyebileceği, aklın kabul edebileceği.

akla yatkın*

uygun, akıllıca, makul.

akla zarar (veya ziyan)

* çok şaşılacak, şaşkınlığa uğratacak (şey).

aklama

* Aklamak işi, ibra.

aklama belgesi

* Alacak verecek kalmadığınıgösteren belge, ibraname.

aklamak

* Suçsuz veya borçsuz olduğu yargısına vararak birini temize çıkarmak, tebriye etmek, ibra etmek.

* Başarılıgösterilmek, değerli olarak nitelendirilmek.

aklan

* Sularınıbir denize veya göle gönderen bölge, maile.

* Bir dağsırasının yamaçlarından her biri.

aklanma

* Aklanmak işi.

aklanmak

* Ak olmak, temizlenmek.

* Bir dava sonunda temiz ve ilişiksiz çıkmak, temize çıkmak, beraat etmek.

aklaşma

* Aklaşmak işi.

aklaşmak

* Ak duruma gelmek, ağarmak, beyazlaşmak.

aklaştırma

* Aklaştırmak işi.

aklaştırmak

* Aklaşmasınısağlamak, beyazlaştırmak.

aklen

* Akıl icabı, akıl gereğince.

aklevrek

* Tatlısu levreği.

aklı

* Akıbulunan, ak renkli.

aklıalmamak

* anlayamamak, kavrayamamak.

* bir şeyin olabileceğine inanmamak.

* uygun bulmamak.

aklıbaşına gelmek

* davranışlarının yanlışlığınısezerek doğru yolu bulmak.

* ayılmak, kendine gelmek.

aklıbaşında

* sürekli akıllıdavranan.

* doğru dürüst, kusursuz.

aklıbaşında olmamak

* iyi düşünebilir durumda olmamak.

aklıbaşından bir karışyukarı(veya yukarıda)

* düşünmeden aklına geleni yapan.

aklıbaşından gitmek

* çok sevinçten veya çok korkudan ne yapacağınışaşırmak.

aklıbaşka yerde olmak

* başka şeyler düşünmek.

aklıbir yerde olmak

* düşünülmesi gerekenden başka bir şey düşünmek.

aklıbokuna karışmak

* korkudan şaşırıp ne yapacağınıbilememek.

aklıçıkmak

* titizlikle üzerinde durmak, çok korku geçirmek, çok korkmak.

aklıdağılmak

* düşünceyi belli bir konu, sorun üzerinde toplayamamak.

aklıdurmak

* düşünemez bir duruma gelmek, şaşırmak.

aklıermek

* anlayabilmek.

* akılca olgunlaşmak.

aklıevvel

* Akıllıgeçinen.

aklıfikri bir şeyde olmak

* bütün düşündüğü bir konuda yoğunlaşmak.

aklıgitmek

* şaşırmak, korkmak.

* çok beğenmek, bayılmak.

aklıkalmak

* beğenilen bir şeyi düşünmekten kendini alamamak.

aklıkaralı*

Akıve karasıolan, beyazlısiyahlı.

aklıkarışmak

* ne yapacağınıbilememek, şaşırmak, bocalamak.

aklıkesmek

* bir şeyin olabileceğine inanmak.

aklıkesmemek

* sonucu tahmin edememek, ilerisini görememek.

aklısıra

* aklınca, sandığına göre, düşünüşüne göre, umduğuna göre.

aklısıra

* Aklınca.

aklısonradan gelmek

* verdiği kararın yanlışolduğunu anlayıp vazgeçmek.

aklıtakılmak

* zihni bir şeyle uğraşmak.

aklıtam ayar

* aklıyerinde.

aklıyatmak

* anlamaya başlamak, olacağına inanmak, tatmin olmak.

aklızıvanadan çıkmak

* delirmek, aklınıoynatmak.

aklıevvel

* Densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan.

* Kendisini en akıllısanan.

aklık

* Ak olma durumu.

* Kadınların makyaj için yüzlerine sürdükleri beyaz bir sıvı, düzgün.

aklıma gelen başıma geldi

* olmasından korktuğum şey oldu.

aklımda!

* lâdes oyununa katılanlardan biri ötekine bir şey verirken karşıdakinin "unutmadım" anlamında söylediği

söz.

aklına birşey gelmek

* şüphelenmek.

aklına düşmek

* hatırlamak.

* kafasında bir düşünce doğmak.

aklına esmek

* daha önce düşünmemişolduğu şeyi birden yapmaya karar vermek.

aklına geleni söylemek

* rastgele konuşmak.

aklına geleni yapmak

* her istediğini düşünmeden yapmak istemek.

aklına gelmek

* hatırlamak, anımsamak.

* bir şeyi yapmayıdüşünmek, tasarlamak.

aklına getirmek

* hatırlatmak.

* düşünmek.

aklına koymak

* bir şey yapmaya kesin olarak karar vermek.

* kararlaştırmak, çok istemek.

aklına koymak

* bir kimse birine, bir şey telkin etmek.

aklına sığdırmak

* bir şeyin olabileceğine inanmak, aklıalmak.

aklına sığmamak

* anlayamamak, kavrayamamak.

* olabileceğine inanmamak.

aklına şaşayım (veya şaşarım)

* adıgeçen kimsenin akılsızca bir davranışta bulunduğunu anlatır.

aklına takmak (veya aklınıtakmak)

* sürekli olarak bir şeyi düşünmek, bir düşünceye saplanıp kalmak.

aklına turp sıkayım

* birinin düşüncesini ve yaptığınıbeğenmemek.

aklına tükürmek

* birinin düşüncesini beğenmemek, kınamak.

aklına uymak

* birinin uygun olmayan görüşüne göre işyapmak, davranmak.

aklına vurmak

* birden düşünüvermek.

aklına yelken etmek

* düşüncesizce davranmak veya aklına geleni hemen yapmak.

aklınca

* (küçümseme yollu) Düşüncesine göre, aklısıra.

aklında kalmak

* unutmamak.

* hatırlamak.

aklında olsun!

* unutma!.

aklında tutmak

* öğrenmek, bellemek.

* unutmamak.

aklından çıkarmamak

* devamlıhatırlamak, hiç unutmamak.

aklından çıkmak

* unutmak.

aklından geçirmek

* bir şey yapmayıdüşünmek, tasarlamak.

aklından geçmek

* düşünmek.

aklından tutmak

* bir şey düşünmek.

aklından zoru olmak

* arada bir durum ve şartların gerektirdiği gibi davranmamak.

aklını(bir şeyle) bozmak

* bir şey üzerine düşerek hep onunla uğraşıp durmak.

aklınıbaşına almak (veya toplamak, devşirmek)

* akılsızca davranışlarda bulunmaktan kendini kurtarmak.

aklınıbaşından almak

* düşünemeyecek bir duruma getirmek, çok şaşırtmak.

aklınıbaşka yere vermek

* konuşulan konudan başka bir şey düşünür olmak.

aklınıçalmak

* ilgisini aşırıderecede çekmek.

aklınıçelmek

* niyetinden, kararından caydırmak.

* ayartmak, baştan çıkarmak.

aklınıkaçırmak

* delirmek.

* gereksiz, yersiz işyapmak.

aklınıoynatmak

* çıldırmak.

* akıl dışıişler yapmak.

aklınıpeynir ekmekle yemek

* şaşkınca ve akılsızca işler yapmak.

aklınışaşırmak

* yerinde olmayan bir işyapmak, yersiz düşünmek.

aklınıtakmak

* sürekli olarak aklıbir şeyle uğraşmak.

aklının köşesinden geçmemek

* hiçbir zaman düşünmemek.

aklının terazisi bozulmak

* akıllıca olmayan davranışlarda bulunacak bir duruma düşmek.

aklınla bin yaşa

* akla yakın görülmeyen bir düşünce ileri sürene söylenir.

aklıselim

* Sağduyu.

aklî

* Akılla ilgili, akla dayanan.

akliyat

* Akıl yolu ile kazanılan bilgiler.

akliye

* Akıl hastalıklarıile ilgili hekimlik kolu.

* Akıl hastalıklarıile ilgili hastahane bölümü.

* Akılcılık, usçuluk, rasyonalizm.

akliyeci

* Akıl hastalıklarıuzmanı.

akma

* Akmak işi.

* Reçine, çam sakızı, akındırık.

akma hançer

* Ortasıoluklu hançer.

akma sınırı

* Malzemenin belirli bir gerilme uygulanmasıyla sınırlıve kalıcıdeformasyona uğramasıveya belirlenen

toplam uzamaya maruz kalmasıdurumundaki mukavemeti.

akmak

* (sıvımaddeler veya çok ince taneli katımaddeler için) Bir yerden başka bir yere doğru gitmek.

* (bu gibi maddeler) Aşağıya, yere düşmek.

* (sıvıbir madde için) Bir yerden çıkmak.

* (bir kap veya bir yer) İçindeki veya üstündeki sıvıyısızdırmak.

* Çabucak savuşmak; ortadan kaybolmak.

* Art arda ve toplu olarak gitmek.

* (kumaşiçin) Yıpranıp iplikleri erimeye başlamak.

* (zaman için) Çabuk geçmek.

* (boya için) Birbirine karışmak.

* Karışmak, katılmak.

* Sürüp gitmek.

akmantar

* Tadıgüzel ve besleyici bir tür mantar, keçi mantarı(Agaricus campestris).

akmasa da damlar

* çok değilse bile, az çok bir gelir veya kazanç sağlar.

akmaz

* Durgun su, gölet.

akompanyatör

* Bir parça çalındığızaman ses veya bir âletle ona katılan kimse, eşlik eden.

akonitin

* Boğan otundan çıkarılan ve hekimlikte kullanılan zehirli bir madde.

akont

* Bir borca karşılık, hesabıdaha sonra görülmek üzere yapılan kısmî ödeme.

akordeon

* Üstündeki düğmelere veya tuşlara basarak, metal dilcikleri titretme yolu ile çalınan körüklü, elde taşınabilir

bir çalgı.

* Kumaşlarda makine ile yapılmışkırma.

akordeoncu

* Akordeon çalan kimse.

akordiyon

* Bkz. akordeon.

akordiyoncu

* Bkz. akordeoncu.

akordu bozuk

* Birbirini tutmayan, uyumsuz, akortsuz.

akort

* Bir çalgıyıdoğru ses vermesi için ayarlama.

* Armoniyi sağlayan seslerin birleşmesi.

akort etmek

* çalgıların seslerini ayarlamak, düzenlemek.

akort yapmak

* çalgıların tellerini, ses veren araçlarınıayarlamak.

akortçu

* Piyano ve org gibi müzik aletlerini ayarlamayımeslek edinmişkimse.

akortlama

* Akortlamak işi.

akortlanma

* Akortlanmak işi.

akortlanmak

* Akortlanmak işi yapılmak.

akortlatma

* Akortlatmak işi.

akortlatmak

* Akortlamak işini yaptırmak.

akortlu

* Akordu olan, akort edilmiş.

akortsuz

* Akordu olmayan, akort edilmemiş.

* Birbirini tutmayan, uyumsuz.

akortsuzlaştırmak

* Radyoda bir ayar frekansında sapma meydana getirmek.

akortsuzluk

* Ses düzensizliği veya ayarsızlığı.

* Radyoda gerçek ayar frekansıile doğru değeri arasındaki sapma.

akraba

* Kan veya evlilik yoluyla birbirine bağlıolan kimseler, hısım.

* Oluşma yönünden aynıkaynağa dayanan şeyler.

* Biri, diğerinin sonucu olan şeyler.

akraba çıkmak

* önceden tanışmadan veya bilmeden konuşarak akraba olduklarınıanlamak.

akraba diller

* Aynıana dilden gelen diller.

akraba olmak

* evlilik yoluyla yakınlık kurmak.

akrabalık

* Akraba olma durumu.

akran

* Yaşça denk, yaşıt, boydaş, öğür.

akranlık

* Akran olma durumu, yaşıtlık.

akreditif

* Belirli bir nicelikteki para için, bir bankanın yükümlülüğü altında, üçüncü bir kişi yararına bir başka

bankada veya aracısında açtırılan kredi.

* Kredi mektubu.

Akrep

* Zodyak üzerinde Terazi ile Yay burçlarıarasında yer alan burç. Zodyak.

akrep

* Akreplerden, sıcak ve nemli yerlerde yaşayan, kıvrık ve kalkık kuyruğunda zehirli bir iğnesi olan böcek

(Scorpio).

* Saatin iki ibresinden küçüğü.

akrep gibi

* her fırsatta sözleriyle başkalarınıincitme veya onlara kötülük etme durumunda olan.

akrepler

* Örümceğimsilerin, örneği akrep olan takımı.

akrobasi

* Cambazlık, akrobatlık.

akrobat

* Cambaz.

akrobatlık

* Cambazlık.

akromatik

* Beyaz ışığıçözümlemeden geçiren, renksemez.

* Hücrede boyayıkabul etmeyen (bölüm).

akromatik iğiplik

* Mitozun ilk evresi sonunda bütün hücrelerde beliren ve hücre boyalarıyla pek boyanamayan iğbiçimindeki

oluşum.

akromatin

* Hücre çekirdeği içindeki ince iplikçiklerden yapılmış, kromatin ile boyanmamışolan kromozomları

oluşturan bölüm.

akromatopsi

* Bkz. renk körlüğü.

akromegali

* Genel gelişme bittikten sonra el, çene, burun gibi vücudun sivri kısımlarındaki kemiklerin kalınlaşması,

büyümesi veya uzaması.

akropol

* Eski Yunan şehirlerinde, en önemli yapıların ve tapınakların bulunduğu iç kale.

akrostiş

* Her dizenin ilk harfi yukarıdan aşağıya doğru okununca ortaya bir söz çıkacak biçimde düzenlenmiş

manzume, muvaşşah, tevşih.

aks

* Dingil.

aksak

* Aksayan, hafifçe topallayan.

* İyi gitmeyen, iyi işlemeyen.

* Türk müziğinde oldukça kıvrak bir usul.

* Eski Yunan ve Lâtin şiir ölçüsünde, sondan bir önceki hecesi kısa olacak yerde uzun olan dize.

aksak eşekle yüksek dağa çıkılmaz

* eksik araçlarla sağlıklıişyapılmaz.

aksakal

* Köyün veya mahallenin ihtiyar heyetinde olan kimse.

* Ermiş, evliya.

aksaklık

* Aksak olma durumu.

aksam

* Kısımlar.

aksama

* Aksamak işi.

aksamak

* Hafif topallamak.

* (bir iş) Gereği gibi yürümemek, geri kalmak.

aksan

* Bir ülkenin insanlarına veya bir çevreye özgü söyleyişözelliği.

* Vurgu, kelime vurgusu, grup vurgusu.

aksanıbozuk

* Bir dildeki kelimeleri doğru söyleyemeyen.

aksata

* "alma ve verme" Alışveriş.

aksatış

* Aksatmak işi veya biçimi.

aksatma

* Aksatmak işi.

aksatmak

* Aksamasına yol açmak, bir işi gereği gibi yürütmemek.

aksayış

* Aksamak işi veya biçimi.

akse

* Hastalık nöbeti, kriz.

aksedir

* Kaplamasımobilyacılıkta kullanılan, açık kahve rengi öz odunlu olan bir ağaç (Thuya occidentalist).

akselerograf

* İvmeyazar.

akselerometre

* İvmeölçer.

akseptans

* Yabancıülkelerde okuyacak öğrenciler için gönderilen kabul belgesi.

* Poliçelerin üzerine "kabulümdür" biçiminde yazılarak altıimzalanan açıklama.

aksesuar

* Bir aletin, bir makinenin işlevine katılmayan, ancak kendine özgü ayrıbir yararıbulunan alet, araç veya

nesne.

* Konunun gerektirdiği ölçüde kullanılan, bir sahne içinde yer alan veya oyuncunun dekor gereği kullandığı

çeşitli eşya.

* Kadın giyiminde giysiyi bütünleyen ayakkabı, çanta, kemer, şapka, eldiven, mücevher gibi eşya.

aksesuarcı

* Aksesuarıhazırlayan kimse.

* Aksesuar kullanmasınıseven.

aksetme

* Aksetmek işi.

aksetmek

* (ses) Bir yere çarpıp geri dönmek, yankılanmak, yankıvermek.

* (ışık) Bir yere vurmak.

* (bir ışık veya bir şekil) Düz ve parlak bir yüzeye çarpıp orada aynen görünmek, yansılanmak.

* Ulaşmak, yayılmak, duyulmak.

* Evirmek, tersine çevirmek.

aksettirme

* Aksettirme işi.

aksettirmek

* (sesi) Yankılamak.

* (ışığı) Yansıtmak.

* Haberi, durumu, ulaştırmak, yaymak, duyurmak.

aksırık

* Herhangi bir sebeple burun zarının gıcıklanmasısonucu solunum kaslarının birdenbire kasılmasıyla ağız ve

burundan hızlı, gürültülü soluk boşalmasıolayı, aksırma, hapşırma, hapşırık.

aksırıklı

* Aksırığa tutulmuş, aksırığıolan, sık sık aksıran, hapşırıklı.

aksırıklıtıksırıklı

* Yaşlı, hastalıklı.

aksırış

* Aksırma, aksırma biçimi.

aksırma

* Aksırmak işi.

aksırmak

* Burun zarlarının gıcıklanmasıile solunum kaslarının birdenbire kasılmasıüzerine, ağız ve burundan hızlı,

gürültülü soluk boşaltmak, hapşırmak.

aksırtma

* Aksırtmak işi.

aksırtmak

* Birinin aksırmasına sebep olmak, hapşırtmak.

aksi

* Ters, zıt, karşıt, olumsuz, menfi.

* Uygun olmayan.

* İnatçı, hırçın, huysuz.

aksi aksi

* Olumsuz bir biçimde, ters ve kızgın olarak.

aksi gibi

* istenmediği hâlde, aksilik olarak.

aksi hâlde

* yoksa, öyle olmazsa.

aksi şeytan

* işler yolunda gitmediği zaman "ne kadar ilgisiz, münasebetsiz" anlamında kullanılır.

aksi takdirde

* yoksa, aksi hâlde.

aksi tesadüf

* "şanssızlığa bak" anlamında kullanılır.

aksilenme

* Aksilenmek işi.

aksilenmek

* Aksileşmek, huysuzlanmak.

aksileşme

* Aksileşmek işi.

aksileşmek

* Huysuzlanmak, huysuzluk etmek, ters davranmak, inatçılık etmek.

aksiliği tutmak

* güçlük çıkarmak, inadında direnmek.

aksiliği üstünde

* olumsuz davranışlı.

aksilik

* Terslik, inatçılık, huysuzluk.

* Bir işin yolunda gitmemesi durumu, uygunsuzluk, elverişsizlik.

aksilik çıkmak

* engel ortaya çıkmak.

aksilik etmek

* güçlük çıkarmak, uyuşmaya yanaşmamak, huysuzluk etmek, inatçılık etmek, ters davranmak.

aksine

* Tersine.

aksiseda

* Yankı.

aksiyom

* Kendiliğinden apaçık olan ve böyle olduğu için öteki önermelerin ön dayanağıolan temel önerme, belit,

mütearife.

aksiyon

* Bir kuvvetin, maddî bir etkenin, bir düşüncenin ortaya çıkması.

* İnsan etkinliğinin veya iradesinin açığa çıkması.

* Hareket, iş.

* Bir oyuncunun sahne üzerindeki hareketi, bu hareketten ortaya çıkan gelişim.

* Oyunun temasınıgeliştiren başlıca olay, hikâye, gelişim.

* Sermayenin belirli bir bölümü.

* Hisse senedi, pay senedi.

aksoğan

* Ada soğanı.

akson

* Sinir uyarmalarınısinir hücresinden ileriye uzatmaya yarayan, sinir hücrelerinin uzantılarından en belirli ve

uzun olanı.

aksona

* Vurgun hastalığına karşıuygulanan emniyet durakları.

aksöğüt

* Söğütgillerden, kabuklarıeczacılıkta kullanılan bir söğüt türü (Salix alba).

aksu

* Gözdeki billûr cismin saydamlığınıyitirerek ağarmasından ileri gelen körlük, ak basma, perde, katarakt.

aksungur

* Akdoğan.

aksülâmel

* Tepki, reaksiyon.

akşam

* Gündüzün son ve gecenin ilk saatleri.

* Gece.

* Akşam vakti kılınan namaz.

akşam ahıra sabah çayıra

* hayatta yiyip içip yatmaktan başka kaygısıolmayanlar için söylenir.

akşam akşam

* Akşamın olduğu şu dar zamanda.

akşam azadı

* Ders çıkışı, ders paydosu.

akşam ezanı

* Günün dördüncü namaz vaktini bildiren ezan; güneşin battığısıralar.

akşam gazetesi

* Baskısıöğleden sonra, özellikle akşama doğru yapılan gazete.

akşam güneşi

* Etkisi azalmışgün ışığı.

* Yaşlılık dönemi.

akşam karanlığı

* Alaca karanlık.

akşam namazı

* İkindi ile yatsınamazıarasında kılınan namaz.

akşam pazarı

* Pazarlarda, işportalarda akşama doğru tezgâhta kalmışmalların ucuz fiyatla satılışı.

akşam piyasası

* Akşam üzerleri belli bir yerde yapılan gezinti.

akşam saati

* Akşam vakti, akşamleyin.

akşam simidi

* İkindi üzeri çıkarılan sıcak, susamlısimit.

akşam yeli

* Akşamlarıesen serin rüzgâr.

Akşam Yıldızı

* Venüs, Çulpan.

akşama doğru

* Gündüzün akşama yakın bir zamanında.

akşama kadar

* bütün gün, ara vermeden.

akşama kalmak

* (iş) gecikmek, bitmemek.

akşama sabaha

* Neredeyse, pek yakında, kısa bir zaman içinde.

akşamcı

* Akşamlarıiçki içme alışkanlığında olan kimse.

* Çalışmasıakşama rastlayan.

* Çalışmalarınıdaha yoğun olarak akşam saatlerinde yapan.

akşamcılık

* Akşamcıolma durumu.

akşamcılık etmek

* akşamcılar içki içmek amacıyla bir araya gelmek.

akşamdan

* akşam olmak üzere iken, akşama doğru.

akşamdan akşama

* Her akşam üst üste.

akşamdan kalmış(veya kalma)

* geceki sarhoşluğun mahmurluğunu taşıyan.

akşamdan kavur, sabaha savur

* kazandığınıgünü gününe harcayan tutumsuz kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.

akşamdan sonra merhaba (veya sabahlar hayrolsun)

* işişten geçtikten, olan olduktan sonra gösterilen ilgi için söylenir.

akşamıbulmak (veya akşamıetmek)

* akşamlamak, günü bitirmek.

akşamın işini sabaha (veya yarına) bırakma

* bu gün yapılmasıgereken bir işi ertesi güne bırakmak sakıncalıdır.

akşamki

* Akşam olan, akşam yapılan.

akşamlama

* Akşamlamak durumu, işi.

akşamlamak

* Bütün günü bir yerde veya bir işte geçirerek akşama erişmek, akşamıbulmak.

* Akşamıbir yerde geçirmek.

* (ay) Dolun ay durumundan sonra geç doğmak.

akşamlar (veya akşam şerifler) hayrolsun!

* akşam vakti kullanılan esenleme sözü, iyi akşamlar!.

akşamları*

Akşam vakti.

* Her akşam.

akşamlatma

* Akşamlatmak işi.

akşamlatmak

* Akşamıyaptırmak, akşamıbuldurmak veya ettirmek.

akşamleyin

* Akşam saatlerinde, akşam olduğunda, akşam vakti.

akşamlısabahlı

* Her akşam ve her sabah.

akşamlık

* Akşama özgü olan, akşam için.

akşamlık sabahlık

* Nerede ise, kaçınılmaz sonuç pek yakın.

akşamsefası

* Gecesefası.

akşamüstü

* Güneşin battığısıralarda, akşama doğru, akşam yaklaşırken.

akşamüzeri

* Bkz. akşamüstü.

akşın

* Kıllarında ve gözlerinde, bazen de derisinde doğuştan boya maddesi bulunmadığıiçin her yanıak olan

(hayvan veya insan) çapar, albino.

akşınlık

* Akşın olma durumu.

aktar

* Baharat, ev ilâçları, gereçleri satan kimse veya dükkân.

* Anadolu'da iğne, iplik, baharat, zarf, kâğıt, tütün vb. satan kimse veya dükkân.

aktarıcı

* Dam kiremitlerini aktarıp kırıklarıyenileyen kimse.

* Voleybolda öbür oyuncuların vurmasıiçin topu, ağın üzerine yükselten oyuncu.

* Görüntüyü bir bölgeden başka bir bölgeye ileten araç.

aktarılma

* Aktarılmak işi.

aktarılmak

* Aktarmak işine konu olmak.

aktarım

* Aktarma işi, nakil.

aktarış

* Aktarmak işi veya biçimi.

aktariye

* Aktarın sattığışeyler.

aktarlık

* Aktarın yaptığıiş.

aktarma

* Aktarmak işi.

* Bir taşıttan başka bir taşıta geçme.

* Sürülmemiştarlayıilk veya ikinci kez sürme.

* Alıntı, iktibas.

* Bir oyuncunun topu kendi takımından bir başka oyuncuya göndermesi.

* Arılarıbir kovandan ötekine geçirme.

* Bir hesaptan başka bir hesaba para havale etme, virman.

aktarma etmek

* aktarmak.

aktarma yapmak

* bir taşıttan ötekine geçmek.

* bütçede bir bölümden başka bir bölüme ödenek geçirmek.

aktarmacı*

Aktarma işini yapan kimse.

aktarmacılık

* Aktarma işi, aktarma işiyle uğraşma.

aktarmak

* Bir yerden, bir kaptan başka bir yere veya kaba geçirmek.

* Bir şeyin yolunu, yönünü değiştirmek.

* Bir kitaptan veya bir yazıdan bir bölümü almak, iktibas etmek.

* Bir dilden başka bir dile çevirmek, tercüme etmek.

* Çatıkiremitlerini gözden geçirerek kırık ve bozuk olanlarının yerlerine sağlamlarınıkoymak.

* Sürülmemiştarlayıilk ve ikinci kez sürmek.

* İletmek; bildirmek.

* Bir tekniğe göre biçimlendirmek, uyarlamak.

* Bir kitabı, daha çok Kur'an'ıbaşından sonuna kadar okumak.

aktarmalı*

(taşıtlar için) Belli bir süre sonra inilip başka bir taşıta binilmesini gerektiren.

aktarmasız

* (taşıtlar için) Belli bir süre sonra inilip başka bir taşıta binilmesini gerektirmeyen.

aktartma

* Aktartmak işi yaptırmak.

aktartmak

* Aktarmak işi yaptırtmak.

aktavşan

* Bir cins iri çöl sıçanı(Jaculus).

aktif

* Etkin, canlı, hareketli, çalışkan.

* Etkili, etken.

* Bir ticarethanenin, ortaklığın para ile değerlendirilebilen mal ve haklarının tümü.

* Etken.

aktif fiil

* Etken fiil.

aktif metot

* Öğrencilerin, kişisel çalışmalarınıve işyapma yeteneklerini geliştirmeyi sağlayan bilimsel yöntem.

aktif rol oynamak

* etkili olmak.

aktif taşıma

* Bir maddenin hücre zarından enerji harcanarak hücre içine veya dışına taşınması.

aktifleşme

* Aktif duruma gelme.

aktifleşmek

* Canlıhareketli, etkili olmak, aktif duruma gelmek.

aktifleştirme

* Aktifleştirmek işi.

aktifleştirmek

* Aktifleşmesini sağlamak, aktif duruma getirmek.

aktiflik

* Etkinlik.

aktinit

* Aktinyum, toryum, protaktinyum, tulyum, plûtonyum, amerikyum, küryum ve berkelyum radyoaktif

elementlerinin ortak adı.

aktinoloji

* Güneşışınlarının hem insan hem de bütün canlılar üzerinde etkisini inceleyen bilim dalı.

aktinyum

* Atom numarası89, atom ağırlığı227 olan, radyoaktif bir element.KısaltmasıAc.

aktinyumlu

* Özünde aktinyum bulunduran.

aktivite

* Etkinlik.

aktivizm

* Etkincilik.

aktör

* Erkek oyuncu.

* Olduğundan başka türlü görünen kimse.

aktöre

* Ahlâk.

aktörlük

* Aktörün görevi, aktörün yaptığıiş.

* Olduğundan başka türlü görünme, kendini başka türlü gösterme.

aktris

* Kadın oyuncu.

aktüalite

* Güncellik.

* Günün olayıveya konusu.

aktüalitesini kaybetmek

* güncelliğini yitirmek.

aktüalizm

* Geçmişjeolojik olayların bugünkülere bakarak açıklanabileceğini ileri süren öğreti, edimselcilik.

* Kuvveden fiile geçmişolan hâl (Aristo felsefesi).

aktüel

* Güncel, şimdiki.

* Edimsel.

akur

* Azgın, kızgın (hayvan).

akustik

* Fizik biliminin konusu ses olan kolu, yankıbilimi.

* Kapalıbir yerde seslerin dağılım biçimi, ses dağılımı, yankılanım.

akut

* İlerlemiş, şiddetli, acil (hastalık).

akuzatif

* Yükleme durumu.

akü

* Akümülâtörün kısaltılmışadı.

akümülâtör

* Elektrik enerjisini kimyasal enerji olarak depo eden, istenildiğinde bunu elektrik enerjisi olarak veren cihaz,

akımtoplar.

aküpunktür

* Vücudun belirli noktalarına genellikle altın iğne batırarak yapılan Çin'de yayılmışolan tedavi.

akva

* Kuvvetli, sağlam.

* Bir tür sırmalıve köstekli bıçak.

akvam

* Kavimler.

akvarel

* Sulu boya resim.

akvaryum

* Tatlıveya tuzlu su hayvanlarının, su bitkilerinin yapay bir ortamda beslendiği cam su kabı.

akvaryumcu

* Akvaryum işiyle uğraşan kimse.

akvaryumculuk

* Akvaryumcunun mesleği.

* Süs balığıbeslemeciliği.

akya balığı

* Uskumrugillerden, ufak pullu, 10-15 bazen de 50-60 kg gelen bir balık, akbalık (Lichia amia).

akyuvar

* Kan ve lenf gibi vücut sıvılarında bulunan çekirdekli, yuvarlak hücre, lökosit.

akzambak

* Zambakgillerden, süs bitkisi olarak yetiştirilen, çiçeği dişve yüz şişlerinin tedavisinde kullanılan bir bitki

(Lilium candidum).

Al

* Alüminyum'un kısaltması.

al

* Aldatma, düzen, tuzak, hile.

al

* Kanın rengi, kızıl, kırmızı.

* Bu renkte olan.

* (at donu için) Dorunun açığı, kızıla çalan.

* Yüze sürülen pembe düzgün, allık.

al (veya alın)

* işte.

al (veya kanlı) gömlek gizlenemez

* gizli tutulmasıelde olmayan şeyler için söylenir.

-al- / -el-

* İsimden fiil türeten ek.

-al / -el

* İsimden sıfat türeten ek: gen-el, gövel (< gök-el), güz-el (<gözel), doğ-al, öz-el vb.

al basmak

* loğusa albastıhastalığına tutulmak.

al bayrak (veya sancak)

* Türk bayrağı.

al benden de o kadar

* ben de aynıdurumdayım veya ben de aynıdüşüncedeyim.

al birini, vur ötekine (veya birine)

* hiçbiri işe yaramaz, hepsi bir ayarda.

al elmaya taşatan çok olur

* değerli kimselere sataşan çok olur.

al giymedim ki alınayım

* "bu işle hiçbir ilgim olmadığıiçin söylenen sözleri kendi üzerime almadım" anlamında kullanılır.

al gülüm ver gülüm

* iki sevgilinin birbirine sevgi gösterisinde bulunmaları.

* bir kimseye yapılan hizmetin hemen karşılığınıbekleme durumu.

al kan

* Doymuşalifatik hidrokarbonların genel adı, parajin.

al kanlara boyanmak

* yaralanmak, vurularak ölmek; şehit olmak.

al karısı

* Loğusalara musallat olarak onlarıboğduğu sanılan görüntü.

al kiraz üstüne kar yağmış

* düşünülmeyen, beklenilmeyen şeylerin de olabileceğini anlatır.

al sana bir daha

* yeni bir aksilik olunca bezginlik bildirmek için "işte" anlamında söylenir.

al takke ver külâh

* uzun bir çekişmeden sonra, çekişe çekişe.

* aralarındaki senli benli ilişkiyi sürdürerek.

ala

* Karışık renkli, çok renkli, alaca.

* Açık kestane renginde olan, elâ (göz).

* Kekliğin boynundaki siyah halka.

* Alabalığın kısaltılmışadı.

âlâ

* İyi, pek iyi.

-ala- / -ele-

* Fiilden sıklık (tekerrür) çatısıtüreten ek: çalk-ala-, şaş-ala-, silk-ele-, it-ele-, kak-ala-, kov-ala- vb.

ala ala

* Toplu olarak yapılan işlerde bağrışarak söylenen ala ala hey! ünleminde geçer.

ala alaya kalkmak

* bağrışarak gürültü etmeye kalkmak.

ala gün

* Yazın güneşbulut arkasında kaldığında oluşan gölgeli durum.

ala sulu

* Yeni olgunlaşmaya başlamış(meyve).

* İyi pişmemiş, suluca (yemek).

ala tav

* Az tavlı, yarıyaşyarıkuru olan (toprak).

ala tavlı

* Bitkinin çimlenmesi için yeterli tavıbulmamış(toprak).

* İyice pişmemiş(yemek).

Ala Yuntlu

* Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri.

alabacak

* Ayağısekili (at).

* Ara bozucu, dönek, uğursuz (kimse).

alabalık

* Ala balıkgillerden, soğuk ve duru sularda yaşayan, eti turuncu ve lezzetli, 250 gr dan 2 kg a kadar gelen bir

tatlısu balığı(Trutta faris).

alabalıkgiller

* Omurgalıhayvanlardan, kemikli balıkların bir familyası.

alabanda

* Deniz teknelerinin iç yanları, borda karşıtı.

alabanda ateş

* Geminin bir yanında bulunan toplarla birden ateşedilmesi komutu.

alabanda etmek

* dümeni sağa veya sola, sonuna kadar çevirmek.

alabanda iskele

* Dümeni sol yana doğru sonuna kadar çevirme komutu.

alabanda sancak

* Dümeni sağyana doğru, sonuna kadar çevirme komutu.

alabanda vermek

* azarlamak, paylamak, haşlamak.

alabandayıyemek

* adamakıllıazarlanmak.

alabaş

* Turpgillerden, şalgama benzeyen bir bitki.

alabildiğine

* Sınırsız, uçsuz bucaksız.

* Aşırıderecede, gereğinden çok.

* Olanca hızıile.

alabora

* Geminin devrilecek kadar yan yatması.

* Bir serenin yatay durumdan düşey duruma getirilmesi.

* Selâmlamak için filika küreklerinin yukarıya kaldırılması.

* Balığıtoplamak için dalyan ağının yukarıya alınması.

alabora olmak

* tekne, sandal vb. deniz araçlarıdevrilip ters dönmek.

* işler alt üst olmak.

alabros

* Fırça gibi dik kesilmiş(erkek saçı).

alaca

* Birkaç rengin karışımından oluşan renk.

* İki veya daha çok renkli.

* Birkaç renkli iplikten yapılmışdokuma.

* Ağaçta ilk olgunlaşan meyve.

* Keklik, bıldırcın gibi kuşlarıavlamak için kullanılan iki renkli bez.

* Meyvelere, daha çok üzüme düşen ben.

* Kötü huy.

alaca aş

* Aşure.

alaca bulaca

* Çok karışık renkli.

alaca düşmek

* (meyve) olgunlaşmaya başlamak.

alaca karanlık

* Güneşdoğmadan önce veya battıktan hemen sonraki aydınlık, yarıkaranlık.

alacabalıkçıl

* Balıkçılgiller familyasından, uzunluğu 50 cm, kül rengi, akla kara karışık, sazlıklarda yaşayan bir kuştürü

(Ardeola ralloides).

alacağıolmak

* birinden alınacak parasıolmak.

* vakit darlığından bir öneriyi kibarca geri çevirmek.

alacağıolsun!

* "günün birinde ondan öcümü alırım" anlamında göz korkutma sözü.

alacağım olsun da ala kargada olsun

* alacaklıolmak iyi bir şeydir.

alacağına şahin, vereceğine karga (veya kuzgun)

* alırken kolaylık gösteren, verirken de güçlük çıkaran kimse.

alacağına tutmak

* bir şeyi vereceğe veya borca karşılık saymak.

alacak

* Bir hesap gereğince daha alınmamışolan para, mal veya başka şey, matlûp.

* Para verilerek alınacak şey.

alacak verecek

* alışverişilişkisi.

alacakarga

* Saksağan.

alacaklı

* Birinden alacağıolan, borçlu karşıtı.

* Birinden alacağıolan kimse.

alacaklıçıkmak

* alacağıvereceğinden çok olmak.

alacaklıolmak

* birinden alacağıbir şey bulunmak.

alacalama

* Alacalamak işi.

alacalamak

* Renk renk, benek benek boyamak.

alacalandırma

* Alacalandırmak işi.

alacalandırmak

* Alaca duruma getirmek.

alacalanma

* Alacalanmak işi.

alacalanmak

* Alaca bir duruma gelmek.

* Eriyen karlar arasından yer yer toprak görünmek.

* Herhangi bir heyecan dolayısıyla benzi kızarıp bozarmak, renkten renge girmek.

alacalı

* Alaca, rengârenk.

alacalıbulacalı

* Çok karışık ve çiğrenkli, alaca bulaca.

alacalık

* Alacalıolma durumu.

* Renkli ve renksiz kılların bütün vücutta düzenli şekilde dağılmayarak büyük ve küçük parçalar hâlinde

birleşmesiyle meydana gelen bir at donu.

alacamenekşe

* Hercaî menekşe.

alacasansar

* Benekli sansar türü.

alaçam

* Rengi kızıla yakın bir çam türü (Picea excelsa).

alaçık

* Üzeri dal ve hasırla örtülmüşkulübe, çardak.

* Keçeden yapılan çadır.

alafranga

* Frenklerin töre, âdet ve hayatına uygun, Frenklerle ilgili, alaturka karşıtı.

* Avrupa uygarlığınıbenimsemiş, Avrupa eğitimiyle yetişmiş(kimse).

* Alafranga saat.

alafranga müzik

* Batıtarzında ve ölçülerinde yapılmışmüzik.

alafranga saat

* Günü 24 saat sayarak, günün başlayışınıgece yarısı01 olarak kabul eden saat sistemi.

alafranga tuvalet

* Batıtarzında kapaklı, üzerine oturulabilen klozetli tuvalet.

alafrangacı

* Alafranga hayatıbenimsemişolan.

alafrangacılık

* Alafrangacıolma durumu.

alafrangalaşma

* Alafranga usulleri benimseme, alafranga olma.

alafrangalaşmak

* Alafranga olmak, alafranga davranmak.

alafrangalaştırma

* Alafrangalaştırmak işi.

alafrangalaştırmak

* Alafrangalaşmasına sebep olmak.

alafrangalık

* Alafranga olma durumu.

alâgarson

* Kısa kesilmişsaç.

* Oğlan saçıbiçiminde kesilmiş(kadın saçı).

alageyik

* Geyikgillerden, postu benekli, erkeklerinin boynuzlarıuca doğru kürek biçiminde genişleyen, Güney

Avrupa ve Kuzey Afrika'da yaşayan bir cins geyik, sığın (Dama dama).

alâimisema

* Gök kuşağı.

-alak / -elek

* Fiilden sıfat türeten ek: yat-alak, as-alak, çök-elek vb.

alâka

* İlgi.

* Gönül bağı.

alâka çekmek (toplamak veya uyandırmak)

* ilgi çekmek.

alâka duymak

* ilgi duymak.

alâkabahş*

İlgilendirici, ilgi çeken, ilginç.

alâkadar

* İlgili, ilgili bulunulan.

alâkadar etmek

* ilgilendirmek.

alâkadar olmak

* ilgilenmek.

alâkalandırma

* Alâkalandırmak işi.

alâkalandırmak

* İlgilendirmek.

alâkalanma

* Alâkalanmak işi.

alâkalanmak

* İlgilenmek.

* Gönül bağlamak, yakınlık duymak.

* Bir şey çekici gelmek; zevk almak.

alâkalı

* İlgili.

alakarga

* Kargagillerden, iri gövdeli, ötücü, tüyleri alacalıbir kuştürü, kestane kargası(Garrulus glandarius).

* Saksağan.

alâkart

* Yemek listesinden seçilen, fiyatlarıayrıayrıhesaplanan (yemek), tabldot karşıtı.

* Yemek listesinden yemek seçerek.

alâkasız

* İlgisiz, ilgisi olmayan.

alâkasızlık

* İlgisizlik.

alâkayı(veya alâkasını) kesmek

* ilgiyi, ilgisini kesmek, ilişkisi kalmamak, ayrılmak.

alâkok

* Rafadan.

alalama

* Alalamak işi, kamuflâj.

alalamak

* Beneklerle, çizgilerle veya renklerle bezeyerek bir şeyi bulunduğu çevreye uydurmak, maskelemek, kamufle

etmek.

alamana

* Balık avlamakta veya yük taşımakta kullanılan büyük kayık.

alamana ağı

* Kıyılardan uzak sularda avlanmak için iki alamana kayığıtarafından kullanılan, uzunluğu 200 ile 250,

genişliği 7 ile 25 kulaç olan büyük ağ.

alâmet

* Belirti, işaret, iz, nişan.

* Büyüklük, irilik bakımından şaşılacak durumda olan şey.

alâmetifarika

* Bazıticaret eşyasıüzerine konulan, o eşyayıüreten veya satanıtanıtan resim, harf gibi özel işaret, marka.

* Ayırıcınitelik, ayırıcıözellik.

alâmetifarikalı

* Alâmetifarikasıolan.

alâminüt

* Çarçabuk, anında, hemen, şipşak.

alâminüt yemek

* Kolayca hazırlanıp tüketilebilen yemek.

alan

* Düz, açık ve genişyer, meydan, saha.

* Orman içinde düz ve ağaçsız yer, düzlük, kayran.

* Bir konu veya çalışma çevresi.

* Yüz ölçümü.

* İçinde birtakım kuvvet çizgilerinin yayılmışbulunduğu var sayılan uzay parçası.

* Eski Roma'da açık hava gösterisi yapılan genişyer.

* Bir alıcımerceğinin net bir görüntü sağlayabildiği derinlik ve genişliğin bütünü.

* Yarışmaların, karşılaşmaların ve oyunların yapıldığıyer, saha.

alan hızı

* Hareket eden bir cismi, duran bir noktaya birleştiren doğru parçasının birim zamanda taradığıalan.

alan korkusu

* Bazıkişilerin alan, park, sokak gibi yerlerde duyduklarıürkeklik hastalığı, agorafobi.

alan talan

* Karmakarışık, allak bullak, darmadağınık.

alan talan etmek

* allak bullak etmek, dağıtmak, alt üst etmek, yağma etmek.

alan talan olmak

* her biri bir yana dağılmak.

alan topu

* Tenis.

alarga

* Açıktan geç, yaklaşma.

* Açık deniz, engin.

* Uzaktan, açıktan.

alarga durmak

* uzak durmak, karışmak istememek, ilgisiz davranmak.

alarga etmek

* açık denize çıkmak, engine açılmak.

* geri çekilmek, uzaklaşmak.

alargada durmak

* uzakta durmak.

alargadan seyretmek

* Uzaktan bakmak.

alârm

* Bir tehlike olduğunda bunu herkesin haber almasıiçin verilen işaret.

alârma geçmek

* beliren tehlikeye karşıdirenebilecek, dayanabilecek duruma gelmek.

alaşağıetmek

* birini, yetkilerini elinden alıp yerinden uzaklaştırmak, atmak, kovmak.

* kapıp yere vurmak.

alaşağıvur yukarı

* çekişe çekişe (pazarlık).

alaşım

* İki veya daha çok metalden, bazıdurumlarda metallerle, C, P, Te gibi elementlerden oluşan metal

görünümünde katıveya sıvıkarışım.

alaşımlama

* Alaşımlamak işi.

alaşımlamak

* Çözen metale, alaşım elementlerini eriterek katmak.

alaten

* Cüzamlı, abraş.

alaturka

* Eski Türk gelenek, görenek, töre ve hayatına uygun, alafranga karşıtı.

* Bu töre ve hayatıbenimsemiş(kimse).

* Alaturka saat.

* Düzensiz, yöntemsiz.

alaturka müzik

* Türk müziği.

alaturka saat

* Güneşin batışında 12'yi gösterecek biçimde ayarlanmışsaat, ezanî saat.

alaturka tuvalet

* Tuvalet ihtiyacınıgidermek amacıyla çömelme usulüne göre yapılan tuvalet.

alaturkacı*

Alaturka bilen, alaturka eser veren kimse.

* Türk müziğinden yana olan.

* Bu tür müziği seslendiren veya çalan, söyleyen.

alaturkacılık

* Alaturkacıolma durumu.

alaturkalaşma

* Alaturkalaşmak durumu.

alaturkalaşmak

* Alaturka olmak.

alaturkalaştırma

* Alaturkalaştırmak işi.

alaturkalaştırmak

* Alaturkalaşmasınısağlamak.

alaturkalık

* Alaturka olma durumu.

alavandalı*

Bkz. andavallı.

alavere

* Bir şeyin elden ele geçmesi.

* Bir şeyi elden ele vererek aktarma.

* Vapurlarda bu biçimde taşıma işi için bordalarda kurulan basamaklıiskele.

* Kargaşalık.

alavere dalavere yapmak (veya çevirmek)

* hileli, düzenli bir işyapmak, yalanla dolanla işgörmek.

alavere tulumbası

* Emme basma tulumbası.

alavereci

* Piyasada fiyatıdüşünce yükselir umuduyla mal alan ve fiyat yükselince malısatan toptancı, vurguncu,

spekülâtör.

alay

* Herhangi bir törende veya gösteride yer alan topluluk.

* Çok kalabalık.

* Bütünü, hepsi.

* Genel olarak üç tabur (süvarilerde dört veya beşbölük) ve bunlara bağlıbirliklerden oluşan asker

topluluğu.*

Çok miktarda, fazla sayıda.

alay

* Ses tonu, söz, davranışgibi yollarla biriyle, bir şeyle eğlenme; onu küçümseme.

alay alay

* Kalabalık olarak, pek çok.

alay beyi

* Albay rütbesinde jandarma alay komutanı.

alay etmek

* bir kimsenin, bir şeyin, bir durumun, gülünç, kusurlu, eksik vb. yönlerini küçümseyerek eğlence konusu

yapmak.

alay geçmek

* alay etmek.

alay gibi gelmek

* inanılacak gibi olmamak.

alay malay

* hep birden, birlikte.

alaya almak

* alay etmek, eğlenmek.

alaya bozmak

* alay niteliği vermek.

alaya çıkmak

* askerî bir okulda başarıgösteremeyerek kıtaya gönderilmek.

alaybozan

* Bir çeşit fitilli tüfek.

alaycı

* Alay etme huyu olan, müstehzi.

* Alay eden, küçümseyen, küçümseyerek eğlenen.

alaycılık

* Alay etmeyi huy edinmişolma durumu.

alayında olmak

* işi önem vermeyerek yapmak, işi şaka konusu yapmak.

âlâyıvâlâ ile

* bütün gösterişi ile.

alâyiş

* Gösteriş, göz kamaştırma.

alâyişli

* Gösterişli.

alaylı

* Erlikten yetişmişsubay.

* Gerekli okul eğitimini görmeden kendini yetiştirmişolan (kimse), mektepli karşıtı.

* Gösterişli, görkemli, debdebeli.

alaylı

* Alay edici, küçümseyici, müstehzi.

alaysı

* Alaya benzer, ciddî olmayan.

alaz

* Alev, yalaz.

alaz alaz

* Alev alev.

alaza

* Dökülen tohumlarla ertesi yıl kendiliğinden çıkan tahıl, soğan vb.

alazlama

* Alazlamak işi.

* Vücutta kızıllık veya kızıl lekeler belirmesi durumu.

alazlamak

* Bir şeyin yüzünü alevden geçirmek, aleve tutmak.

* Sızlatmak, yakmak, acıvermek.

alazlanma

* Alazlanmak işi.

alazlanmak

* Alazlamak işine konu olmak.

* İnsan derisi için, üstünde kızıllık veya kızıl lekeler belirmek.

albasma

* Albastı.

albastı

* Doğum sırasında temizliğe dikkat edilmemesi yüzünden loğusanın tutulduğu ateşli hastalık, loğusa

humması, albasma.

albatr

* Kaymak taşı, su mermeri.

albatros

* Fırtına kuşugillerden, 1 m uzunluğunda, Atlantik Okyanusu'nda yaşayan iri bir kuştürü (Diomedea

exulans).

albay

* Rütbesi yarbay ile tuğgeneral arasında bulunan ve asıl görevi alay komutanlığıolan üstsubay, miralay.

albaylık

* Albay rütbesi veya albayın görevi.

albeni

* Alım, çekicilik, cazibe.

albeni vermek

* çekiciliğini artırmak, ilgi toplamak, hoşve güzel göstermek.

albenili

* Alımlı, çekici, cazibeli.

albenisi olmak

* çekiciliği bulunmak.

albinos

* Akşın.

albüm

* Resim, fotoğraf, pul gibi şeyleri dizip saklamaya yarayan bir tür defter.

* Herhangi bir konu ile ilgili kısa açıklamalar verilerek resimler basılmışolan kitap.

* Bir sanatçının eserlerinin bir bölümünün yer aldığıkaset, uzunçalar, tekerçalar.

albümin

* Bitkilerin, hayvanların doku ve sıvılarında bulunan, birleşimi karbon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürt

olan, suda eriyen, beyaza yakın renkte, yapışkan madde.

albümin işeme

* Birçok hastalıklarda, özellikle böbrek hastalıklarında idrarda albümin bulunmasıdurumu, ak tutma.

albüminli

* İçinde albümin bulunan.

alçacık

* Çok alçak.

alçacık dağlarıben yarattım demek

* çok kurumlu olmak, kendini çok beğenmek.

alçak

* Yerden uzaklığıaz olan, yüksek karşıtı.

* Aşağı, yüksek olmayan (yer).

* (boy için) Kısa.

* Bile bile en kötü, en ahlâksızca davranışlarda bulunan, aşağılık, soysuz, namert, rezil hain.

alçak basınç

* Barometrede 760 mm altında bulunan, kötü havaya işaret olan hava durumu.

alçak gerilim

* Düşük voltajlıelektrik hattı.

* Değeri ve gücü az olan elektrik potansiyeli.

alçak gönüllü

* (makam, para vb. durumlarda) Aşağıolanlarıkendisiyle eşit tutan veya kendi değerini olduğundan aşağı

gösteren (kimse), mütevazı.

alçak gönüllülük

* Alçak gönüllü olma durumu.

alçak kabartma

* Heykel sanatında, yüzeyden çıkıntısıaz olan kabartma.

alçak kavuşum

* Kavuşumda gezegenin güneşle yer arasında bulunması.

alçak ses

* Hafif ses.

* Kalın ses.

alçak yaylak

* Devamlıoturma bölgesinde, normal tahıl ziraatıyapılan alanların bitişiğinde genellikle deniz seviyesinden

900-1200 metre yükseklikteki yaylak.

alçakça

* Oldukça alçak.

* Alçak, aşağılık kimselere yaraşırcasına.

alçaklaşma

* Bayağılaşmak durumu.

alçaklaşmak

* Bayağılaşmak.

alçaklaştırma

* Alçaklaştırmak durumu.

alçaklaştırmak

* Alçaklaşmasına sebep olmak.

alçaklık

* Alçak olma durumu.

* Alçakça davranış, şenaat.

alçalış

* Aşağılaşma, bayağılaşma, mezellet.

alçalma

* Alçalmak işi, inme.

* Toprağın çöküp oturması.

* Kabarma alçalma olayında suların indiği dönem, cezir.

* Düşkünlük, zül.

alçalmak

* Alçak duruma gelmek, yüksekten aşağıdoğru inmek.

* (insan için) Değeri azalmak.

alçaltı

* Küçük düşürme, hor görme, zillet.

alçaltıcı

* Küçük düşürücü.

alçaltış

* Alçaltmak işi veya biçimi.

alçaltma

* Alçaltmak işi.

alçaltmak

* Alçak duruma getirmek.

* Değerini azaltmak.

alçarak

* Az alçak.

alçı

* Alçıtaşının pişirilip toz durumuna getirilmesinden elde edilen madde.

alçıkalıp

* Bir şeyin üzerine alçıdökülerek alınan kalıp.

alçıtaşı

* Toprak içinde katman olarak bulunan ve pişirilip toz durumuna getirilerek alçıyapmaya yarayan hidratlı

kalsiyum sülfat, jips.

alçıcı

* Alçıtaşınıçıkaran kimse.

* Tavan ve duvarların alçıile kaplanmasında çalışan işçi.

alçılama

* Alçılamak işi.

alçılamak

* Alçıile sıvamak.

* Alçıkarıştırmak.

alçılanma

* Alçılanmak işi.

alçılanmak

* Alçılamak işine konu olmak.

alçılatma

* Alçılatmak işi.

alçılatmak

* Alçıile kapattırmak, sıvatmak.

alçılı

* İçinde alçıbulunan.

* Alçıile sarılmışolan.

alçıpan

* Tavan süslemelerinde kullanılan ve çeşitli desenleri olan alçıdan yapılmışkalıp.

alçıya almak (veya koymak)

* kırılan bir kemiği gereği gibi kaynamasıiçin alçıya batırılmışsargıile sarmak.

aldanç

* Çabuk ve kolay aldatılan kimse.

aldangıç

* Üzeri ot veya kumla örtülmüşçukur, tuzak.

aldanış

* Aldanmak işi veya biçimi, kanma.

aldanma

* Aldanmak işi.

aldanmak

* Görünüşe kapılarak yanlışbir yargıya varmak, yanılmak.

* Bir hileye, bir yalana kanmak.

* Düşkırıklığına uğramak.

* Avunmak, oyalanmak.

* (bitkiler için) Havanın birden ısınmasıyla zamansız açan çiçek, soğuk sebebiyle donmak.

aldatıcı

* Aldatma niteliği olan, yanıltıcı, kandırıcı.

aldatılma

* Aldatılmak işi.

aldatılmak

* Aldatmak işine konu olmak.

aldatış

* Aldatma işi veya biçimi.

aldatma

* Aldatmak işi.

aldatmaca

* Aldatmaya dayanan davranış, aldatıcıoyun.

aldatmak

* Beklenmedik bir davranışla yanıltmak.

* Karşısındakinin dikkatsizliğinden, ilgisizliğinden, gereği gibi uyanık olmayışından yararlanarak onun

zararına kazanç sağlamak.

* Birine verilen sözü tutmamak, yalan söylemek.

* Bir şeyin görünürdeki durumu, o şeyin niteliği bakımından yanlışbir kanıvermek.

* Ayartmak, kötü yola sürüklemek, baştan çıkarmak, iğfal etmek.

* (karıveya koca) Eşine sadakatsizlik etmek, ihanet etmek.

* Oyalamak, avutmak.

aldehit

* Alkolleri oksitlendirme veya asitleri indirgeme yolu ile elde edilen uçucu bir sıvı.

aldı

* (halk edebiyatında) söylemeye başladı.

aldığıabdest ürküttüğü kurbağaya değmemek

* sağladığıyarar, verdiği zararıkarşılamamak.

aldırış

* Aldırmak işi veya biçimi.

aldırışetmemek

* önem vermemek, aldırmamak, ilgi göstermemek, ilgilenmemek, ilgisiz kalmak, umursamamak.

aldırışsız

* Aldırmaz, umursamayan.

aldırma

* Aldırmak işi.

aldırmak

* Almak işini yaptırmak.

* Getirtmek.

* Vücuttan herhangi bir parçayıveya organısağlık sebebiyle operasyonla çıkartmak.

* Önem vermek, değer vermek (bu fiil, bu anlamıile ancak olumsuz, soru veya şart biçimlerinde kullanılır).

* Elindekini başkasına kaptırmak.

* Sığdırmak.

aldırmaz

* Bir şeye önem vermeyen; umursamayan, kayıtsız, lâkayt.

aldırmazlık

* Aldırmaz olma durumu, tasasızlık, kayıtsızlık, lâkaydî.

aldırtma

* Aldırtmak işi.

aldırtmak

* Aldırmak işini başkasına yaptırmak.

alegori

* Bir görüntü, bir yaşantıveya bir davranışın daha iyi kavranmasınısağlamak için göz önünde canlandırıp

dile getirme.

alegorik

* Alegori ile ilgili.

aleksi

* Okuma yitimi.

alelâcayip

* Acayip üstü çok acayip, tuhaf, garip, bambaşka.

alelâcele

* Çok acele ederek, çarçabuk, ivedilikle.

alelâde

* Her zaman görülen, olağan.

* Bayağı, sıradan.

alelâdelik

* Alelâde olma durumu.

alelhesap

* Hesaba sayarak.

alelhusus

* Hele, özellikle, en çok.

alelıtlak

* Genel olarak.

alelumum

* Genel olarak, genellikle.

alelusul

* (yöntem gereği, yöntem üzere) Yol yordam gereğince, kurala uygun bir biçimde.

alem

* Bayrak.

* Minare, kubbe, sancak direği gibi yüksek şeylerin tepesinde bulunan, madenden yapılmışay yıldız veya lâle

biçiminde süs.

âlem

* Yeryüzü ve gökyüzündeki nesnelerin oluşturduğu bütün, evren.

* Dünya, cihan.

* Aynıkonu ile ilgili kimseler veya bu kimselerin uğraşlarının bütünü.

* Hayvan veya bitkilerin bütünü.

* Durum ve şartlar.

* Herkes, başkaları.

* Ortam, çevre.

* Eğlence.

* Kendine özgü birçok niteliği bulunan şey veya farklıdavranışiçinde bulunan kimse.

* Duygu, düşünce, düşgücü.

alem olmak

* sembol olmak.

âlem yapmak

* sazlısözlü eğlenmek.

alemci

* Camilerin kubbelerine, minarelerine alem yapan veya takan kimse.

alemdar

* Bayrağıveya sancağıtaşıyan, bayraktar, sancaktar.

* Önder.

âleme dalmak

* çevre ile ilgisini kesip iç dünyasına kapanmak.

* eğlenceye, zevkusefaya kapılmak.

âlemi var mı?

* yakışık alır mı, uygun olur mu?.

âlemin ağzıtorba değil ki büzesin

* Bkz. elin ağzıtorba değil ki büzesin.

âlemşümul

* Dünya ölçüsünde, evrensel, üniversel.

alenen

* Açıktan açığa, herkesin gözü önünde, herkesin içinde, gizlemeden, açıkça.

alengirli

* Gösterişli, yakışıklı.

alenî

* Açık, ortada, meydanda, herkesin içinde yapılan.

alenîleşme

* Alenîleşmek işi veya durumu.

alenîleşmek

* Herkesçe bilinir duruma gelmek.

aleniyet

* Açık olma durumu, açıklık.

alerji

* Bazıcanlıların birtakım yiyeceklere, ilâçlara, toz, koku gibi nesnelere karşıhastalık derecesinde gösterdikleri

aşırıtepki.

* Bir kimseye veya bir şeye karşıolumsuz yönde duyulan aşırıduyarlık.

alerjik

* Alerji ile ilgili olan.

* Herhangi bir maddeye veya kimseye karşıolumsuz duygularıolan, alerjisi bulunan.

alessabah

* Sabah erkenden.

alesta

* Harekete hazır, tetikte.

alesta beklemek

* hazır durumda beklemek.

alesta durmak

* tetikte beklemek.

alesta tutmak

* hemen kullanılabilecek durumda bulundurmak.

alet

* Bir el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek için özel olarak yapılmışnesne.

* Bir sanatıyapmaya, uygulamaya yarayan özel araç, aygıt.

* Bir makineyi oluşturan ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri.

* Hoşgörülmeyen bir işe yardımcıveya aracıolmayıkabul eden kimse, maşa.

alet edevat

* Bu el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek için kullanılan araçlar.

alet etmek

* bir işte birini uygun olmayan bir biçimde kullanmak.

alet olmak

* bilerek bir çıkar karşılığıveya bilmeyerek kötü bir işte aracılık etmek, vasıta olmak.

aletli

* Aleti olan veya aletle yapılan.

aletli jimnastik

* Birtakım aletler kullanılarak yapılan jimnastik.

alev

* Yanan maddelerin veya gazların türlü biçimlerde uzanan ışıklıdili, yalım, yalaz, alaz.

* Ateş, sıcaklık, kıvılcım.

* Aşk ateşi.

* Mızrak uçlarına takılan küçük bayrak, flâma.

alev alev

* Alevli olarak.

* Vücut ısısıherhangi bir sebeple artmışve bu sebeple kızarmışolarak.

alev almak*

tutuşmak, yanmaya başlamak.

* coşmak, heyecanlanmak, heyecana gelmek, telâşlanmak, öfkelenmek.

alev bacayı(veya saçağı) sarmak

* ateşbacayısarmak.

alev gibi parlamak

* canlı, ışıl ışıl olmak.

alev kırmızısı

* Alev rengi.

alev lâmbası

* Gaz veya benzinle çalışan, ucundan bir alev püskürterek yanan ve kurşun boru işlerinde kullanılan bir araç.

alev makinesi

* Düşman üzerine alevli sıvılar püskürten taşınabilir alet.

alev saçağısarmak

* bir olay, önüne geçilemez, tehlikeli bir duruma gelmek, ateşbacayısarmak.

Alevî

* Alevîliğe bağlı(kimse).

Alevîlik

* Halife Ali yanlısıolma durumu.

alevlendirme

* Alevlendirmek işi.

alevlendirmek

* Alevlenmesini sağlamak, tutuşturmak.

* Etkisini, şiddetini artırmak, çoğaltmak.

alevlenme

* Alevlenmek işi.

alevlenmek

* Alev çıkarmaya başlamak.

* Zorlu, öfkeli veya heyecanlıbir durum almak.

* Parlamak.

alevli

* Alevi olan, alevlenmiş.

* Şiddetli, hararetli.

aleyh

* Karşı, karşıt, zıt.

aleyhe dönmek

* karşıdurum almak, karşıduruma geçmek.

aleyhinde (veya aleyhine) söylemek (veya bulunmak)

* çekiştirmek, yermek.

aleyhinde olmak

* birine karşıolumsuz duygu ve davranışiçinde bulunmak.

aleyhine dönmek

* destek vermekten vazgeçip karşıduruma geçmek.

aleyhine olmak

* bir iş, birinin zararına olmak, onun için iyi olmamak.

aleyhtar

* Karşıolan, karşıtçı.

aleyhtarlık

* Bir işe, harekete veya düşünceye karşıolma, karşıtçılık.

aleyhte olmak

* karşıdurum almak.

aleykümselâm

* Arapça selâmünaleyküm selâmlama sözüne verilen "esenlik, selâmet üzerinize olsun" anlamında karşılık.

alfa

* Yunan alfabesinin birinci harfi.

alfa

* Kuzey Afrika'da ve İspanya'da yetişen ve kâğıt, ip, halıyapımında kullanılan bir bitki.

alfa ışınları

* Radyoaktif maddelerin yaydıklarıüç ışından biri.

alfabe

* Bir dilin seslerini gösteren, belirli bir sıraya göre dizilmişbelli sayıda harflerin bütününe verilen ad.

* Bir dilin harflerini tanıtarak okuma öğrenmeyi sağlayan kitap.

* Bir işin başlangıcı.

alfabe dışı

* Bir milletin alfabesinde bulunmayan harf, Türk alfabesinde bulunmayan x, w, q harfleri gibi.

alfabe sırası

* Harflerin alfabedeki belirli düzene göre dizilişi.

* Eşitlik ilkesini sağlamak için uyulan düzen.

alfabetik

* Alfabe sırasına göre dizilmiş.

alfabetik katalog

* Eserleri yazarların soy adlarına veya adlarına göre sıraya sokan katalog.

alfabetik sıralama

* Bkz. alfabe sırası.

alfaterapi

* Alfa ışınlarının tedavide kullanılmasına verilen ad.

alfenit

* İçinde bakır, çinko, nikel bulunan ve çatal bıçak takımıyapmakta kullanılan gümüşlü bir alaşım.

alg

* Su yosunu.

algarina

* Ağır bir şeyi denizden çıkarmak veya denize indirmek işinde kullanılan büyük vinçli deniz teknesi.

* Bazıgemilerin başveya kıç tarafından eğik olarak uzatılmışbulunan makaralı, kısa ve kalın dikme.

algı

* Kazanç, alacak.

* Rüşvet.

* Vergi.

algı

* Haşhaşsütünü toplamakta kullanılan kaşık.

algı

* Bir şeye dikkati yönelterek, o şeyin bilincine varma, idrak.

algıbıçağı*

Haşhaşkozasınıçizmeye yarayan alet.

algılama

* Algılamak işi, idrak etme.

algılamak

* Bir olayıveya bir nesnenin varlığınıduyum yolu ile yalın bir biçimde bilinç alanına almak, idrak etmek.

algılanma

* Algılanmak işi veya durumu.

algılanmak

* Algılamak işine konu olmak, idrak edilmek.

algılatma

* Algılatmak işi veya durumu.

algılatmak

* Algılamak işini birine yaptırmak, idrak ettirmek.

algılayıcı

* Algıyetkisi olan.

algın

* Cılız, zayıf, hastalıklı.

* Birine gönül vermiş, tutkun, vurgun.

algler

* Su yosunları.

algoritma

* IX. yüzyılın başında yaşamışolan Türk matematikçilerinden Musaoğlu Harezmli Mehmed'e Arapların

unvan olarak verdiği Elharezmî adından batıda yapılan bir terim. Orta Çağda ondalık sayısistemine göre yapılan ve

son zamanlarda belirli herhangi bir kurala bağlıbulunan her türlü hesap işlemine verilen ad, Harezmli yolu.

-alı/ -eli

* "...-den beri" anlamında zarf-fiil eki: al-alı, gid-eli, görme-y-eli vb.

alıal, moru mor

* telâşveya yorgunluktan yüzü kıpkırmızıkesilmiş(olarak).

* sağlıklı, canlıkanlı.

alıcı

* Satın almak isteyen kimse, müşteri.

* Kendisine bir şey gönderilen kimse.

* Bir elektrik akımınıalıp başka bir kuvvete çeviren cihaz.

* Ahize, almaç.

* Azrail.

* Görüntüleri alan cihaz, kamera.

alıcıbulmak

* müşteri bulmak.

alıcıçıkmak

* müşteri bulunmak.

* istemek, talip olmak.

alıcıgözüyle bakmak

* inceden inceye gözden geçirmek.

alıcıkılığına girmek

* müşteri gibi davranmak.

alıcıkuş

* Atmaca.

alıcıverici*

Bağışladığınıgeri alan.

alıcıyönetmeni

* Alıcıyıdoğrudan doğruya çalıştıran ve yöneten, alıcıhareketlerini gerçekleştiren, görüntülerin filme

alınmasınısağlayan kimse, kameraman.

* Televizyon alıcısınıdoğrudan çalıştıran kimse, kameraman.

alıç

* Gülgillerden, kırlarda yetişen yabanî bir ağaç (Crataegus).

* Bu ağacın mayhoşyemişi.

alık

* Akılsız, sersem, budala, ebleh.

alık

* Hayvan çulu.

* Eskimişgiyecek.

alık alık

* Aptalca, şaşkın şaşkın.

alık alık bakmak

* aptalca, şaşkın şaşkın.

alık salık

* Aptal.

* Aptalca.

alıklaşma

* Alıklaşmak işi.

alıklaşmak*

Alık duruma gelmek, bir şey karşısında aptallaşıp şaşırmak, şaşkınlaşmak, aptallaşmak.

alıklaştırma

* Alıklaştırmak işi.

alıklaştırmak

* Alık duruma getirmek.

alıklık

* Alık olma durumu veya alıkça bir iş.

alıkonulma

* Alıkonulmak işi.

alıkonulmak

* Alıkoymak işine konu olmak, menedilmek, tatil edilmek.

alıkoyma

* Alıkoymak işi.

alıkoymak

* Bir süre için bir yerde tutmak.

* Birini, yapmakta olduğu veya yapmak istediği işten geri tutmak.

* Ayırıp saklamak.

* Mahrum etmek.

* Mani olmak, engel olmak.

alım

* Almak işi.

* Gözü, gönlü çeken durum, cazibe.

* Kurum, çalım, gurur.

-alım / -elim

* İstek kipinin çokluk 1. kişi eki: al-alım, gid-elim, başla-y-alım, bekle-y-elim vb.

alım çalım

* Gösteriş, çekici hareket.

alım satım

* Satın alma ve satma işi, alışveriş.

alım satım bürosu

* Alışverişişlerinin yapıldığıveya düzenlendiği şube, yer.

alım satım ofisi

* Alım satım bürosu.

alımcı

* Başkasının hesabına alacak toplayan veya kabul eden kimse.

alımlı

* Alımıolan, çekici, cazibeli.

* Kurumlu, çalımlı, gururlu.

alımlıçalımlı

* Gösterişli, güzel.

alımlılık

* Alımlıolma durumu.

alımsız

* Alımıolmayan, cazibesiz.

alımsızlık

* Alımsız olma durumu.

alın

* Yüzün, kaşlarla saçlar arasındaki bölümü.

* Bir ocakta her türlü ayak, galeri, baca, kuyu ve yolun ilerletilmekte olan yüzeyi.

* (bazışeylerde) Ön, ön yüz.

* Karşı.

alın çatısı*

İki kaşın arası, alnın ortası.

alın damarıçatlamak

* Bkz. ar damarıçatlamış.

alın teri

* Emek.

alın teri dökmek

* çok emek vermek, zahmetli bir işgörmek.

alın teri ile kazanmak

* hak ederek, çalışarak, emek vererek kazanmak.

alın yazısı*

Yazgı, talih, kader, mukadderat.

alındı

* Para veya başka bir şeyin teslim alındığınıgösteren belge, makbuz.

alındılı

* Yerine gitmesini sağlamak için gönderenin ek bir ücret ödeyerek postaya alındıkarşılığında verilen

(mektup, paket vb.).

alıngan

* Aşırıduygulu, çabuk gücenen, kırılan.

alınganlık

* Alıngan olma durumu.

alınlık

* Kadınların alınlarına taktıklarıaltın veya gümüşten süs eşyası.

* Yapılarda cephe süsü.

alınma

* Alınmak işi.

alınmak

* Almak işi yapılmak.

* Bir sözün, bir davranışın kendisine karşıolduğunu sanarak incinmek, kırılmak veya öfkelenmek.

* Elde edilmek.

* Uyarlanmak, adapte olunmak.

alıntı

* Bir yazıya başka bir yazarın yazısından alınmışparça, aktarma, iktibas.

* Başka bir dilden alınmışkelime.

alıntılama

* Alıntılamak işi.

alıntılamak

* Bir yazıya başka bir yazarın yazısından cümle veya cümleler almak, alıntıyapmak, aktarmak, iktibas etmek.

alıp satmaz görünmek

* ilgisiz görünmek veya davranmak.

alıp sattığıolmamak

* hiç ilgisi bulunmamak.

alıp vereceği olmamak

* bir kimseyle hiçbir ilgisi olmamak.

alıp verememek

* anlaşamamak, çekememek, geçinememek.

alıp vermek

* yürek çarpıntısıgeçirmek.

alıp yürümek

* az zamanda çok ilerlemek, yayılmak, çoğalmak, artmak.

alır almaz

* hemen, derhal.

alırlık

* Duygusal uyarımlarıalabilme yeteneği, idrak kabiliyeti.

alış

* Almak işi veya biçimi.

alışfiyatı*

Bir mal için alım karşılığıödenen para ve üretim gereçleri fiyatı.

alışveriş

* Alım satım işi.

* İlişki, münasebet.

alışverişyapmak

* alım satım işini gerçekleştirmek.

alışverişe çıkmak

* alım satım işi için çarşıya gitmek.

alışverişi kesmek

* biriyle ilgisi kalmamak.

alışık

* Herhangi bir duruma alışmışolan.

alışık olmak

* alışkanlık durumuna gelmek.

alışıklık

* Alışık olma durumu.

alışılma

* Alışılmak işi.

alışılmak

* Bir şeye alışmışduruma gelinmek.

alışılmamış

* Nadir, bilinmeyen, az rastlanan.

alışılmış

* Her zamanki, mutat.

alışkan

* Alışkın.

alışkanlığında olmak

* iyice alışık bulunmak, huy hâline getirmek.

alışkanlık

* Bir şeye alışmışolma durumu, itiyat, huy.

* Yakınlık, arkadaşlık, ünsiyet.

* İç ve dışetkilerle davranışların tekrarlanması, hep aynıbiçimde gerçekleşmesi sonucu beliren, şartlanmış

davranış.

alışkanlık edinmek

* bir şeyi sürekli yapar olmak, itiyat edinmek.

alışkanlıktan kopamamak

* belli bir huydan vazgeçememek, alışıklığıbırakamamak.

alışkı

* Yapılmaya alışılmışdavranış.

alışkın

* Bir şeye veya bir şey yapmaya alışmışolan.

alışkın olmak

* iyice alışmak, hiç yabancılık çekmemek.

alışkınlık

* Alışkın olma durumu, alışkanlık.

alışma

* Alışmak işi.

alışmak

* Bir işi tekrarlayarak kolaylıkla yapabilmek.

* Yadırgamaz duruma gelmek.

* Uyar duruma gelmek, uygun gelmek, intibak etmek.

* Sürekli ister olmak.

* Bağlanmak, ısınmak.

* Etkisini yitirmek.

* Evcilleşmek, ehlîleşmek.

* Tutuşmak, yanmaya başlamak.

alışmışkudurmuştan beterdir

* alışılan bir şeyden kolayca vazgeçilmez.

alıştırma

* Alıştırmak işi.

* Bir beceriyi, bilgiyi kazanmak için yapılan tekrar, temrin, egzersiz.

* Vücudun biyolojik yönden gelişimini sağlayan çalışma, idman.

alıştırmak

* Alışmasına yol açmak.

* Uyar duruma getirmek.

Ali

* Kişi adıolarak aşağıdaki deyimlerde geçer.

âli

* Yüce, yüksek.

Ali Cengiz oyunu

* "kurnazca ve haince düzen" anlamında kullanılır.

Ali kıran başkesen

* çok zorba.

Ali kıran başkesen

* zorba.

âlicenap

* Cömert.

* Onurlu, şerefli.

âlicenaplık*

Âlicenap olma durumu.

alifatik

* Açık zincirli (organik madde).

alil

* Hastalıklı, sakat.

alim

* Bilen, bilici.

âlim

* Bilgin.

alimallah

* Allah "Allah bilir" anlamına gelen bu söz, söylenen bir sözün doğruluğuna inandırmak için kullanılır.

âlimane

* Âlime yakışan, âlimin yaptığıgibi.

âlimlik

* Bilginlik.

alinazik

* Közlenmişpatlıcan, sarımsaklıyoğurt ve kıyma ile yapılan bir çeşit yemek.

Ali'nin külâhınıVeli'ye, Veli'nin külâhınıAli'ye giydirmek

* (bir kimse) birinden aldığınıötekine, ötekinden aldığın bir başkasına vererek işini yürütmek.

Ali'nin külâhınıVeli'ye, Veli'nin külâhınıAli'ye giydirmek

* birinden aldığınıöbürüne, bir başkasından aldığınıda ona vererek işini yürütmek.

aliterasyon

* Şiir ve nesirde uyum sağlamak için söz başlarında ve ortalarında aynıünsüzün veya aynıhecelerin

tekrarlanması.

alivre

* Ürün daha tarladayken, yetiştiği zaman teslim edilmek üzere, önceden pey verilerek yapılan (satış).

* Dağıtım, dağıtma.

alivre satış

* Vadeli satış.

aliyyülâlâ

* En güzel, en iyi, mükemmel.

alizarin

* Kök boyası, kök kırmızısı.

alize

* Tropikal bölgelerdeki denizlerde bütün yıl süresince düzenli esen birtakım rüzgârlar.

Alka Evli

*Oğuz Türklerinin 24 boyundan biri.

alkali

* Alkali metallerin hidroksitleriyle amonyum hidroksitin genel adı. Bu maddelerde, asitlerin kırmızıya

çevirmişolduğu bitkisel mavi rengi eski durumuna döndürme özelliği vardır.

alkali metaller

* Oksitlenmelerini sodyum, lityum, potasyum, rubidyum, sezyum elementlerinin sağladığımetaller.

alkalik

* Alkali ile ilgili olan veya içinde alkali bulunan, kalevî, antiasit.

alkalimetre

* Bkz. alkalölçer.

alkaloit

* Özellikleri ile alkalileri andıran organik madde.

alkalölçer

* Alkalilerin saflık derecesini belirtmeye yarayan cihaz, alkalimetre.

alkarna

* İstiridye, midye, tarak gibi kabuklu hayvanlarıavlamak için deniz dibini taramakta kullanılan, ağız kısmı

demirden bir ağ.

alkım

* Gök kuşağı.

alkış

* Bir şeyin beğenildiğini, onaylandığınıanlatmak için el çırpma, alkışlama.

alkışağası*

Padişahıalkışlamakla görevli kimse.

alkışalmak

* çok beğenilmek.

alkışkopmak

* birdenbire güçlü bir biçimde el çırpılmak.

alkıştoplamak

* çok alkışlanmak.

alkıştufanıkopmak

* sürekli ve coşkun alkışbaşlamak.

alkıştutmak

* el çırparak veya topluca, yüksek sesle "yaşa", "var ol" gibi sözler ile birini alkışlamak.

* taraftar olmak belli bir görüşten yana olmak.

alkışçı

* Alkışlayan (kimse).

* Şakşakçı, dalkavuk, yüze gülücü, yağcı.

alkışçılık

* Alkışçıolma durumu.

alkışlama

* Alkışlamak işi.

alkışlamak

* Bir şeyin beğenildiğini, onaylandığınıanlatmak için el çırpmak.

* Beğenmek, takdir etmek.

alkışlanma

* Alkışlanmak işi.

alkışlanmak

* Alkışlamak işine konu olmak.

alkil

* Alkol kökü.

alkol

* Bira, şarap gibi sıvıların veya pancar, patates nişastasının şekere dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan glikoz

çözeltilerin mayalaşmışözlerinin damıtılmasıyla elde edilen, kokulu, uçucu, yanıcı, renksiz sıvı, C2H5OH, ispirto,

etanol, etil alkol.

* Her türlü alkollü içki.

alkolik

* Alkollü içkilere aşırıderecede düşkün olan (kimse).

alkolizm

* Alkollü içkilere hastalık derecesinde düşkün olma durumu.

alkollü

* Alkolden yapılmışveya içinde alkol bulunan.

* İçkili.

alkolölçer

* Sıvılardaki alkol oranınıölçmeye yarayan cihaz.

Allah

* Kâinatta var olan her şeyin yaratıcısı, koruyucusu olduğuna ve tek olduğuna inanılan yüce ve üstün varlık,

Yaradan, Tanrı, Rab, Mevlâ.

* Allah adıbazıisim tamlamalarında tamlanan kelimeyi güçlendirir.

* En büyük, en usta.

Allah Allah!

* şaşma veya can sıkıntısıanlatan bir ünlem.

* Türk askerinin hücum narası.

Allah (bin bir) bereket versin

* bir kazanç karşısında durumundan hoşnut olmayıbelirtir.

Allah (seni) inandırsın

* inanılmasıpek kolay olmayan bir şey anlatılırken yemin yerine söylenir.

Allah (veya Allahım)

* bir şey karşısında hayranlık veya yakarma bildirir.

Allah acısınıunutturmasın

* Tanrıbu acıyıunutturacak daha büyük bir acıgöstermesin.

Allah akıl fikir versin (veya Allah akıllar versin)

* akılsızca bir davranışta bulunanlar için kullanılır.

Allah aratmasın

* yakınılacak bir durumda "Tanrıdaha kötüsünü göstermesin" anlamında kullanılır.

Allah artırsın

* (gerçek veya alay anlamında) Tanrıdaha çoğunu versin.

Allah aşkına

* birlikte söylendiği sözün anlamına göre ant vermek veya yalvarmak için "Allah'ınıseversen" anlamında,

şaşma, usanç bildirir.

Allah bağışlasın

* (çocuğunu, sevdiğini) Tanrıkazadan, belâdan korusun, esirgesin.

Allah bahtından güldürsün

* (evlenecek kız için) mutluluk dileğini belirtir.

Allah bana, ben de sana

* şimdi sana borcumu ödeyecek param yok, kazanırsam öderim.

Allah belâsınıversin

* ilenme sözü.

Allah beterinden saklasın (veya esirgesin)

* Tanrıdaha kötü duruma düşürmesin.

Allah bilir

* belli değil.

* bana öyle geliyor ki.

Allah bir

* yemin yerine kullanılır.

Allah bir dediğinden başka sözüne inanılmaz

* birinin çok yalancıolduğunu anlatmak için söylenir.

Allah bir yastıkta kocatsın

* yeni evlenenlere "bir arada yaşlanın" anlamında söylenen bir iyi dilek sözü.

Allah büyüktür

* günün birinde hakkınıalacağına, kendine yapılmışolan haksızlıkların düzeleceğine inanmak gerektiğini

anlatır.

Allah canınıalsın

* ilenme sözü.

Allah cezasınıvermesin (veya Allah cezasınıversin)

* yarışaka, yarışaşma yollu, bazen de gerçek öfke ile söylenen ilenme sözü.

Allah dağına göre kar verir

* Tanrıherkese dayanabileceği ölçüde sıkıntıverir.

Allah derim

* pek bozuk bir işiçin sorulan "ne dersin?" sorusuna karşı"söyleyecek başka söz bulamıyorum" anlamında

kullanılır.

Allah dirlik düzenlik versin

* Tanrıaile huzuru versin.

Allah dokuzda verdiğini sekizde almaz

* alın yazısıne ise o olur.

Allah dört gözden ayırmasın

* "Tanrı, çocuğu yetim veya öksüz bırakmasın" anlamında bir iyi dilek sözü.

Allah düşmanıma vermesin

* anlatılan bir kötülüğün büyüklüğünü belirtmek için söylenir.

Allah ecir sabır versin

* başsağlığıdileği olarak söylenir.

Allah eksik etmesin

* Tanrıyokluğunu göstermesin.

* birinin yaptığıbir hizmet anılırken onun için teşekkür yollu söylenir.

Allah eksikliğini göstermesin

* pek gerekli olan bir şeyin kusuru anlatılırken, böyle de olsa onun varlığına şükredildiğini anlatır.

Allah emeklerini eline vermesin

* Tanrıemeklerini boşa çıkarmasın.

Allah esirgesin (veya saklasın)

* Tanrıkorusun! Tanrıkötü durumla karşılaştırmasın!.

Allah etmesin

* olmasıistenilmeyen bir durumdan veya bir olaydan söz edilirken söylenir.

Allah gecinden versin

* "çok yaşayasın"' anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü.

Allah göstermesin

* Tanrıkötü bir durumla karşılaşmaktan korusun.

Allah hakkıiçin

* ant içmek veya ant vermek için kullanılır.

Allah Halil İbrahim bereketi versin

* Tanrıçok versin, bereket versin.

Allah hayırlıetsin

* genellikle bir olay başlangıcında "Tanrıuğurlu etsin" anlamında söylenir.

Allah herkesin gönlüne göre versin

* Tanrıherkesin dileğini yerine getirsin.

Allah hoşnut olsun

* bir kimsenin, kendisine iyiliği dokunan biri için kullandığıbir iyi dilek sözü.

Allah için

* gerçekten, doğrusu.

Allah iki iyilikten birisini versin

* (ağır hasta için) ya ölsün kurtulsun, ya iyi olsun.

Allah iyiliğini (veya lâyığını) versin

* hoşa gitmeyen bir davranışkarşısında hoşgörü ile söylenir.

Allah kabul etsin

* sevap sayılan bir işyapıldığında söylenir.

Allah kahretsin

* "Tanrıcezasınıversin" anlamında bir ilenme sözü.

Allah kavuştursun

* birinin yakını, bulunduğu yerden ayrılınca kalanlara kavuşma dileğinde bulunmak için söylenen söz.

Allah kazadan belâdan saklasın

* Tanrı'nın insanıtürlü kötülüklerden korumasıdileğiyle söylenen bir iyi dilek sözü.

Allah kerim

* Tanrıbüyüktür, Tanrı'ya güvenmeli.

Allah kısmet ederse

* Tanrıizin verirse.

Allah korusun (veya saklasın)

* Tanrıtehlikeye, kötü duruma düşürmesin!.

Allah kuru iftiradan saklasın

* bir suçlama karşısında bunun sırf iftira olduğunu anlatmak için söylenir.

Allah manda şifalığıversin

* çok veya ağır yemek yiyenler için şaka yollu söylenir.

Allah mübarek etsin

* kutlu olsun.

* onaylanmayan bir durumda alay yollu kullanılır.

Allah müstahakınıversin

* (gerçek veya alay anlamında) çıkışma anlatan bir söz.

Allah ne verdiyse

* yemek olarak evde ne varsa.

Allah ömürler versin

* saygıgösterilen bir kimseye selâm veya teşekkür olarak söylenir.

Allah övmüşde yaratmış

* çok güzel olanlar için söylenir.

Allah rahatlık versin

* genellikle yatmaya gidilirken söylenen bir iyi dilek sözü.

Allah rahmet eylesin

* ölüleri hayırla anmak için söylenir.

Allah rızasıiçin

* dilencilerin para isterken söyledikleri yalvarma sözü.

* ne olursun.

* karşılık beklemeksizin.

Allah sağgözü (veya eli) sol göze (veya ele) muhtaç etmesin

* Tanrıkimseyi kimseye, en yakınlarına bile muhtaç etmesin.

Allah selâmet versin

* yola çıkanlara "Tanrıkazadan belâdan korusun" anlamında söylenen bir uğurlama sözü.

* yolda güçlük içinde bulunanlara iyi dilek sözü olarak kullanılır.

* uzaktaki tanıdıklar anılırken kullanılır.

* birinden pek yana olmayan bir söz söyleneceği zaman onun adından önce getirilen girişsözü.

* "keyfin bilir, gidersen git" anlamında kullanılır.

Allah senden razıolsun

* yapılan bir iyilik karşısında "Tanrıseninle birlik olsun, iyiliğini senden esirgemesin" anlamında teşekkür

olarak kullanılır.

Allah seni (veya sizi) inandırsın

* doğru söylüyorum, Tanrıtanıktır.

Allah son gürlüğü versin

* Tanrı, yaşlılıkta sıkıntıgöstermesin.

Allah sonunu hayır etsin

* bir işin sonucu için kaygıduyulduğunda söylenen bir iyi dilek sözü.

Allah taksimi

* eşitlik gözetilmeden yapılan paylaştırma, kul taksimi karşıtı.

Allah taksimi

* Eşitlik gözetilmeden yapılan paylaştırma kul taksimi karşıtı.

Allah taksiratınıaffetsin

* (ölüler için) Tanrıkusurlarınıbağışlasın.

Allah tamamına eriştirsin

* herhangi bir işveya olayın iyi sonuçlanmasıdileğiyle söylenir.

Allah tekrarına erdirsin

* tekrar bu günleri görün.

Allah utandırmasın

* bir işe girişenlere söylenen başarıdileği.

Allah var (veya Allah'ıvar)

* doğrusunu söylemek gerekirse.

Allah vere de

* iyi dilek anlatır.

Allah vergisi

* Tanrıvergisi, yaradılıştan olan yetenek veya özellik.

Allah vermesin

* bir şeyin olmamasıdileğini anlatır.

Allah versin

* iyi bir şey ele geçirenlere memnunluk bildirmek için, bazen de takılma ve şaka için söylenir.

* dilenciyi savmak için söylenir.

Allah yapısı

* İnsanlar tarafından değil de tabiatta olduğu gibi.

Allah yarattıdememek

* kıyasıya dövmek, çok hırpalamak.

Allah yazdıise bozsun

* gerçekleşmesi istenmeyen bir olay veya durum için kullanılır.

Allah yürü ya kulum demiş

* az zamanda çok para kazananlar veya işinde çok ilerleyenler için söylenir.

Allah ziyade etsin

* (kahve ve yemekten sonra) "Tanrıartırsın" anlamında kullanılan bir iyi dilek sözü.

Allah'a (bin) şükür

* "hamdolsun", "bereket versin" gibi durumdan memnun olunduğunu anlatır.

Allah'a bir can borcu var

* Allah'a vereceği canından başka hiç kimseye bir borcu yok.

Allah'a emanet

* "Tanrıesirgesin" anlamında birini överken söylenir.

Allah'a emanet olun

* ayrılanın kalana söylediği bir esenleme sözü.

Allaha ısmarladık

* Ayrılanın kalan veya kalanlara söylediği bir iyi dilek sözü.

Allah'a yalvar

* kendi kusuru yüzünden güç bir duruma düşüp yakınan kimseye "ben sana yardım edemem, benden bir şey

umma" anlamında söylenir.

Allah'ı(veya Allah'ını) seversen

* "Allah aşkına" gibi, yerine göre ant verme, yalvarma için kullanılmakla birlikte, şaşma veya usanç gibi

duygular da anlatır.

Allah'ıçok, insanıaz bir yer

* pek ıssız ve kuytu bir yer.

Allah'ım!

* şiddetli bir duygulanma anlatan ünlem.

Allah'ın (veya Tanrı'nın) günü

* (bıkkınlık duygusu ile) hemen hemen her gün.

Allah'ın adamı

* garip, saf, zavallı(kimse).

Allah'ın belâsı

* varlığıüzüntü veren.

Allah'ın binasınıyıkmak

* kendini veya başkasınıöldürmek.

Allah'ın cezası

* pek yaramaz, şirret.

Allah'ın emri

* kader.

Allah'ın evi

* cami, mescit.

* insan gönlü.

Allah'ın gazabı

* çok sıkıntıveren şey.

Allah'ın hikmeti

* beklenmeyen, sebebi anlaşılmayan veya şaşılan şeyler için kullanılır.

Allah'ın işine bak

* (bir işin, bir olayın) beklenmedik, şaşılacak bir durum almasında kullanılır.

Allah'ın kulu

* insan, kimse, kişi.

Allah'ından bulsun

* ben kendisine bir şey yapmayacağım, yaptığıkötülüğün cezasınıTanrıversin.

Allah'ınıseversen

* istek, dilek ve yalvarma amacıyla kullanılır.

allahlık

* Kendisinden hiçbir işte yararlık umulmayan saf ve zararsız (kimse).

allahsız

* Tanrı'yıtanımayan, Tanrı'nın varlığına inanmayan, Tanrısız.

* Acımasız, insafsız, vicdansız.

allahsızlık

* Tanrısızlık.

Allah'tan

* iyi ki.

* yaradılıştan.

Allah'tan kork!

* "yapma, utan, yazıktır!".

Allah'tan korkmaz

* can yakıcı, insafsız, acımasız.

Allah'tan umut kesilmez

* daha çok ağır hastalar için söylenilen "iyileşebilir" anlamında bir iyi dilek sözü.

Allahüâlem*

Tanrıdaha iyisini bilir anlamında kullanılır.

Allahütealâ

* Yüce Tanrı, ulu Allah.

allak

* Sözünde durmaz, dönek, aldatıcı.

* Kendisine güvenilmesi doğru olmayan (kimse).

allak bullak

* Alt üst, karmakarışık.

allak bullak etmek

* karmakarışık bir duruma getirmek, düzeni bozmak.

* (aklını, zihnini) düşünemez duruma getirmek.

allak bullak olmak

* çok karışık duruma gelmek, altıüstüne gelmek, karmakarışık olmak, düzeni bozulmak.

* (akıl, zihin) şaşkına dönmek, karışmak, şaşırmak.

allama

* Allamak işi.

allamak

* "Süslemek, donatmak" anlamına gelen allamak pullamak deyiminde geçer.

allâme

* Derin ve çok bilgisi olan, çok bilgili.

allâme kesilmek

* her şeyi bilir görünmek.

allâmelik

* Allâme olma durumu.

allâmelik taslamak

* bilgisiz olduğu hâlde her şeyi bilir görünmek.

allanma

* Allanmak işi.

allanmak

* Süslenmek.

allaşma

* Allaşmak işi veya durumu.

allaşmak

* Al duruma gelmek.

allegretto

* Bir parçanın allegrodan biraz daha ağır çalınacağınıanlatır.

allegro

* Bir parçanın canlı, neşeli ve hızlıçalınacağınıanlatır.

allem

* Bir işi istediği duruma getirmek için "her türlü kurnazca çareye başvurmak" anlamıyla allem etmek kallem

etmek deyiminde geçer.

allı

* Üzerinde al renk bulunan.

allıpullu

* Göz alıcırenkler ve şeylerle süslenmiş.

allık

* Al olma durumu.

* Kadınların süs için yanaklarına sürdükleri al boya.

alma

* Almak işi.

* Alıntı, iktibas.

almaç

* Bir elektrik akımınıalıp başka bir kuvvete çeviren cihaz, alıcı, ahize, reseptör.

almak

* Bir şeyi veya kimseyi bulunduğu yerden ayırmak.

* Bir şeyi elle veya başka bir araçla tutarak bulunduğu yerden ayırmak, kaldırmak.

* Yanında bulundurmak.

* Birlikte götürmek.

* Satın almak.

* Ele geçirmek, fethetmek.

* İçine sığmak.

* Kabul etmek.

* Kendine ulaştırmak, iletilmek.

* İçeri sızmak, içine çekmek.

* (erkek, kadın için) ... ile evlenmek.

* Sürükleyip götürmek.

* Kazanmak, elde etmek.

* Zararlı, tehlikeli bir şeye uğramak.

* Bürümek, sarmak, kaplamak.

* Kısaltmak, eksiltmek.

* Yolmak, koparmak.

* Yerini değiştirmek, çekmek.

* Temizlemek.

* (duş, banyo için) Yapmak; yıkanmak.

* (içeri) Götürmek.

* Bir yeri savaşla ele geçirmek.

* (tat veya koku için) Duymak.

* Örtmek, koymak.

* (süre için) Değiştirmek.

* ... gibi anlamak.

* Başlamak.

* Davranışveya makam değiştirmek.

* (içecek veya sigara için) İçmek.

* Yutmak; kullanmak.

* (yol için) Gitmek, (mesafe) katetmek.

* Çalmak.

* Göreve, işe başlatmak.

* Görevden, işten çekmek.

* Kazanç sağlamak.

* (ölüm sebebiyle) Ayrılmak.

* Gidermek, yok etmek.

* Soldurmak.

* Vücuttaki hasta bir organıameliyatla çıkarmak.

* (motor) Çalışmasıiçin gerekli olan elektrik veya yakıttan yararlanır duruma gelmek.

almamazlık

* Kabul etmeme durumu.

Alman

* Cermen soyundan olan halk ve bu halktan olan kimse.

* Alman halkına, Almanya'ya özgü olan şey.

Alman gümüşü

* Çinko, bakır ve nikelden yapılan, gümüşü andırır bir alaşım, mayşor.

Alman papatyası

* Orta Avrupa'da yetişen bir papatya türü (Anfhemis mobilis).

Alman usulü

* Bir topluluk için yapılan harcamada giderlerin herkese eşit olarak bölüştürülmesi yöntemi.

almanak

* Yılın gün, hafta, ay gibi bölümlerinden başka, bayram, yıl dönümü gibi belli günleri ve birtakım astronomi,

meteoroloji, istatistik bilgilerini gösteren kitap biçiminde takvim.

Almanca

* Hint-Avrupa dillerinin Cermence kolundan, Almanya, Avusturya ile İsviçre'nin bir bölümünde kullanılan

dil.

* Almanların kullandığıdil.

* Bu dile özgü olan.

Almancı

* Almanya yanlısıolan (kimse).

* Almanya'da çalışan Türk işçisi.

Almancılık

* Almancıgibi davranma.

Almanlaşma

* Almanlaşmak işi veya durumu.

Almanlaşmak

* Alman yaşayıştarzınıbenimsemek.

Almanlaştırma

* Almanlaştırmak işi.

Almanlaştırmak

* Almanlara özgü yaşayıştarzıkazandırmak.

almaş

* İki veya daha çok şeyin sıra ile değiştirilerek kullanılmasıveya kendiliğinden değişerek çalışması, keşikleme,

münavebe.

* Birinin doğru olmasıötekinin yanlışlığınıgerektiren iki önermenin oluşturduğu sistem.

almaşık

* İki veya daha çok şeyin sıralanmalarında değişiklik olan.

* Almaşlıolarak işleyen, mütenavip, alternatif.

almaşık yapraklar

* Sapın iki yanında karşılıklıdeğil de aralıklıolarak bir sağda, bir solda bitmişyapraklar.

almaşıklık

* Dönüşümlü ve düzenli sıralanma.

almaşlı

* Almaşniteliği olan.

alnaç

* Bir şeyin ön tarafı, ön yüzü.

alnıaçık yüzü ak

* çekinecek hiçbir durumu veya ayıbıolmayan.

alnına kara sürmek

* bir kimsenin haksız yere kötü tanınmasına yol açmak.

alnında yazılmışolmak

* bir olayın, kişinin başına gelmesini Allah'ın buyurmuşolduğuna inanmak.

alnından öpmek

* beğenmek, takdir etmek.

alnınıkarışlamak

* küçümseyerek meydan okumak.

alnının akıile

* ayıplanacak bir duruma düşmeden, tertemiz, şerefiyle, başarıgöstermişolarak.

alnının kara yazısı

* kötü kaderi, kötü talihi.

alo

* Telefon konuşmasında kullanılan seslenme sözü.

alogami

* Bir çiçek tepeciğinin başka bir çiçek tozu ile tozlanması.

alotropi

* Karbon, fosfor gibi maddelerin, fiziksel bakımdan ayrıözellikler gösterebilmesi durumu.

alp

* Yiğit, kahraman.

Alp eren

* Derviş.

* Mücahit.

Alp yıldızı

* Dağların çok yüksek yamaçlarında yetişen bir çiçek (Paradisia liliastrum).

alpaka

* Çifte parmaklılar takımının devegiller sınıfından, Güney Amerika'da yaşayan, uzun tüylü, memeli bir

hayvan (Lama glama pacos).

* Bu hayvanın yünü veya bu yünden dokunan kumaş.

alpaks

* Kolayca bükülebilen alüminyum ve silisyum karışımı.

alpinist

* Dağcı.

alpinizm

* Dağcılık.

alplık

* Alp olma durumu, yiğitlik, kahramanlık.

alşimi

* Elementleri altına çevirmek isteyen bir işalanı, simya.

alşimist

* Alşimi ile uğraşan kimse, simyacı.

alt

* Bir şeyin yere bakan yanı, üst karşıtı.

* Bir nesnenin tabanı.

* Oturulurken uyluk kemiklerinin yere gelen bölümü.

* Bir şeyin yere yakın bölümü.

* Birkaç şeyin içinden bize göre uzak olanı.

* (birkaç şeyden) Yere yakın olan.

* Alt kelimesi "... altında" biçiminde kullanıldığında "bir şeyin etkisinde" anlamınıverir.

* Alt bir isimle tamlama kelime oluşturduğunda a) önceki ismin kavramına etki veya yer anlamıkatar: Ayak

altı. b) (sınıflamalarda) ikinci derecede olan.

* (kaynatma veya pişirmede) Yanan ocak, ocak alevi.

alt alta

* Birbirinin altında olarak.

alt alta üst üste

* birbirleriyle itişir kalkışır durumda.

alt bölüm

* Yazılarda bölümlerin ayrıldığıparçalardan her biri, ayrım.

alt cins

* Bir cins içinden ayrılan ikinci derecede bir cins.

alt çene

* İnsan ve hayvanlarda yiyecekleri çiğnemeye yarayan, oynayabilen çene.

alt çene oynamak

* yemek, içmek.

alt damak

* Damaklardan altta olanı.

alt deri

* Üst derinin altında bulunan ikinci tabaka, hipoderm.

* Bazıgövde ve yaprakların üst derilerinin altında bulunan, çoğu kez hücre zarlarıkalınlaşmışözel doku,

hipoderm.

alt diş

* Alt çene üzerinde sıralanmışdişlerin biri.

alt dudak

* Dudaklardan altta bulunanı.

* Böceklerin ağız sisteminde bulunan alt parça.

alt etmek

* üstünlük sağlamak, yenmek, sırtınıyere getirmek.

alt familya

* Bir familyanın içinden ayrılan ikinci derecede bir familya.

alt geçit

* Trafik akımınıkesmemek için bir yolun altından geçirilen yol.

alt güverte

* Gemilerde güvertelerden altta bulunanı.

alt hava yuvarı

* Dünyamızıkuşatan atmosferin 10 km kalınlığında olan alt katmanı.

alt ırk

* Aynıırk içinde yetiştirme amacına ve çevreye bağlıkalınarak değişme uğratılmışve bu yolla ırk içinde

özellikle fizyolojik nitelikleri bakımından kalıtsal sapma gösteren hayvan topluluğu.

alt karşıt

* Konusu ile yüklemi aynıolan, biri tikel olumlu, öbürü tikel olumsuz, karşıkarşıya konmuşiki önermeden

her biri: Bazıinsanlar bilgindirler" ile "Bazıinsanlar bilgin değildirler" gibi.

alt kat

* Bir yapının veya aracın katlarından altta bulunan bölümü.

alt kurul

* Belli bir konuyu ele almak amacıyla bir kurul içinden birkaç kişi seçilerek oluşturulan kurul.

alt olmak

* yenilmek.

alt sınıf

* Bir sınıf içinden ayrılan ikinci derecedeki sınıf.

alt şube

* Bir şube içinde kurulan ikinci derecedeki şube.

alt tabaka

* Tabakalardan altta bulunan.

alt takım

* Bir takım içinde kurulan ikinci derecedeki takım.

alt tarafı(veya yanı)

* geriye kalanı.

* işin daha sonrası.

* değeri, olup olacağı.

alt tür

* Bir tür içinde ayrılan ikinci derecedeki tür.

alt üst

* Çok karışık ve dağınık.

alt üst böreği

* Önce bir yüzü, sonra çevrilerek öbür yüzü kızartılarak pişirilen börek.

alt üst etmek

* alt yüzünü üst yüzüne getirmek.

* çok karışık duruma getirmek, düzenini bozmak.

* zarar vermek, yıkmak.

* huzursuz etmek, rahatsızlık vermek.

alt üst olmak

* çok karışık duruma gelmek.

* heyecanlanmak, üzülmek, tedirgin olmak, yıkılmak.

* rahatsızlanmak.

alt yanıçıkmaz sokak

* sonu gelmeyen, sonuç alınamayan işler için söylenir.

alt yapı

* Bir yapıiçin gerekli olan yol, kanalizasyon, su, elektrik gibi tesisatların hepsi.

* Toplumun ekonomik yapısınıoluşturan ve insan bilincinden bağımsız olarak biçimlenen üretim

ilişkilerinin hepsi, üst yapıkarşıtı.

alt yazı

* Gazete, dergi gibi yayınlarda çıkan resim ve fotoğraflarıaçıklayan yazı.

* Yabancıdildeki bir filmin konuşmalarınıçeviri olarak görüntünün altında veren yazı.

alt yazılama

* Alt yazılmak işi.

alt yazılamak

* Alt yazılarıhazırlamak ve gerçekleştirmek.

alt yazılayıcı

* Alt yazılamak işini yapan (kimse).

alt yazılı

* Alt yazısıbulunan (film, görüntü).

Altayca

* Altay Türkçesi.

* Türk, Moğol, Mançu-Tunguz, Kore ve Japon dillerinin kendisinden türediği varsayılan ana dil.

Altayist

* Altayistik ile uğraşan kimse.

Altayistik

* Altay grubuna giren Türk, Moğol, Mançu-Tunguz, Japon ve Korelilerin dil, edebiyat, kültür ve tarihleriyle

uğraşan bilim dalı.

alternatif

* Seçilebilecek bir başka yol, yöntem; seçenek.

* Almaşık.

* Dalgalı(akım).

alternatör

* Dalgalıelektrik akımıveren üreteç.

altes

* Prens ve prenseslere verilen şeref unvanı.

* Bu unvanıtaşıyan kimse.

altı

* Beşten sonra gelen sayının adıve bu sayıyıgösteren rakam, 6, Vl.

* Beşten bir artık.

altıalay üstü kalay

* içi dışıgibi özenilmişolmayan şeyler için söylenir.

AltıKardeş

* Kuzey kutup yönünde, Büyük Ayı'nın karşısında bulunan takım yıldız.

altıkarışbeberuhi

* kısa boylu olanlar için alay yollu söylenir.

altıkaval üstü şişhane

* Bkz. altıkaval üstü şişhane.

altıkaval, üstü şişhane

* (giyim için) altı, üstüne uymaz.

altıokka etmek

* birini kollarından ve bacaklarından tutup yukarıkaldırarak sallamak veya götürmek.

altıyaşolmak

* işe birtakım oyunlar karışmak, böyle bir işe girişmekte sakıncalar bulunduğu anlaşılmak.

altıyol

* Altıyolun birleştiği yer.

altıdan yemek

* hastahanelerde hiç perhizi olmayan hastalara verilen tam yemek.

altıgen

* Altıkenarlıçokgen, müseddes.

altık

* Konusu ile yüklemi aynıolan, biri tümel olumlu, biri tikel olumlu; biri tümel olumsuz, biri tikel olumsuz iki

önerme arasındaki bağlantıdurumu, mütedahil: "Kimi insanlar fanidir" önermesi "Bütün insanlar fanidir"

önermesinin altığıolur.

altılı

* Altıparçadan oluşan, kendinde herhangi bir şeyden altıtane bulunan.

* İskambil, domino gibi oyunlarda üzerinde altıişareti bulunan kâğıt veya pul.

* Divan edebiyatında her bendi altımısradan oluşan nazım biçimi.

altılık

* Altısıbir arada, altıtaneden oluşmuş, altıtane alabilen.

altın

* Atom sayısı79, atom ağırlığı196,9 olan, 10640 C de eriyen, kolay işlenen, yüksek değerli, paslanmaz

element, kısaltmasıAu.

* Altından yapılmış.

* Altından yapılmışsikke.

* Niteliği iyi olan, üstün nitelikte olan, değerli.

altın adıpul oldu, kız adıdul oldu

* uygunsuz davranışlarıyüzünden temiz tanınan kişiliği lekelendi.

altın adınıbakır etmek

* kötü işler yaparak temiz ve parlak ününü karartmak.

altın anahtar her kapıyıaçar

* para olunca her güçlük yenilebilir.

altın babası

* Çok zengin, parasıçok olan kimse.

altın beşik

* Bir elleriyle kendi bileklerini kavrayan iki kişinin, öteki elleriyle karşılıklıolarak birbirlerinin bileklerini

tutmaları.

altın bilezik

* Altından yapılmışkola takılan ve pek çok türü olan süs eşyası.

* Para getiren sanat veya meslek.

altın çağ

* En parlak ve mutlu çağ.

altın eli bıçak kesmez

* varlıklıveya değerli kişilerin elini kimse bükemez.

altın gibi

* altına benzeyen, sarı.

altın kaplama

* Herhangi bir metal altın suyuna batırılarak ince bir altın tabaka ile sarılarak altına benzetilmek.

altın keseği

* Yerden temiz külçe durumunda çıkan altın.

altın kesmek

* çok para kazanır olmak.

altın kökü

* Güney Amerika'da yetişen, kusturucu niteliği olan bir kök, ipeka (Cephaelis ipeca cuanha).

altın küpü

* Altın para biriktiren; parasıçok olan.

altın leğene kan kusmak

* varlık içinde hastalık veya sıkıntıçekerek yaşamak.

altın saat

* İzlenme oranının en çok olduğu vakit, prime time.

altın sarısı*Altın rengini andıran.

altın suyu

* Bir kısım konsantre nitrik asit ile üç veya dört kısım konsantre hidroklorik asitten oluşmuş, özellikle plâtin

ve altın gibi metalleri çözmekte kullanılan bir karışım.

altın topu

* güzel ve tombul olan kucak çocuklarıiçin bir benzetme sözü olarak kullanılır.

altın tutsa, toprak olur (veya altına yapışsa elinde bakır kesilir)

* giriştiği işlerde büyük talihsizliklere uğrayan kimsenin durumunu anlatır.

altın yağmurcun

* Bir tür kuş, yağmur kuşu.

altın yıl

* Eşlerin birlikte ulaştıkları50. evlilik yılı.

altın yumurtlayan tavuk

* mesleği, sanatı, parasıolan, gelirli kimse.

* turist.

altın yürekli olmak

* çok iyi niyetli olmak, yumuşak huylu görünmek.

altına etmek (veya kaçırmak)

* yatağına veya donuna abdest etmek.

altınbaş

* Daha çok Ege bölgesinde yetişen, yuvarlak, kalınca kabuklu güzel bir kavun türü.

altıncı

* Altısayısının sıra sıfatı, sırada beşinciden sonra gelen.

altıncıduygu

* Ön sezi.

altıncıhis

* Bkz. altıncıduygu.

altında kalmak

* ezilmek.

altında kalmamak

* karşılığınıvermek, gördüğü iyilik veya kötülüğü karşılıksız bırakmamak.

altından Çapanoğlu çıkmak

* girişilen işte başa dert olacak bir durumla karşılaşmak.

altından çapanoğlu çıkmak

* bir işte başa dert olacak bir durumla, bir sorunla karşılaşmak.

altından girip üstünden çıkmak

* malı, parayıdüşüncesizce harcayıp tüketmek.

altından kalkamamak

* bir işi başaramamak, becerememek, üstesinden gelememek.

* kendini savunamamak.

altından kalkmak

* bir güçlüğü yenmek, başarmak.

altınıçizmek

* (bir sözün) önemini belirtmek, üzerine dikkati çekmek; vurgulamak.

altınııslatmak

* yatağına veya donuna küçük abdestini etmek.

altınıüstüne getirmek

* söz veya tutumuyla çevreyi birbirine düşürmek, karmakarışık etmek.

* bir şey bulmak için aramadık yer bırakmamak.

altınlaşma

* Altınlaşmak işi veya durumu.

altınlaşmak

* Altın durumu veya görünümü almak.

altınoluk

* İşlemeli kadın şalvarı.

* Altın sırma veya kılaptanla işlenmişçizgili ipek kumaşve bu cins kumaşların üstünde bulunan sırma

işlemeli yollar.

* Sarıkların üstüne sarılan sırma şerit.

altıntop

* Turunçgillerden, sıcak bölgelerde yetişen bir meyve ağacı, greyfrut (Citrus decumana).

* Bu ağacın kanarya sarısırenginde, tadıacımsımeyvesi, kız memesi, greyfrut.

altıntop

* İki çeneklilerden, uzun, dikenli ve kürecikler hâlinde saplarıolan bir kaktüs türü (Trollius ranunculoides).

altıparmak

* Ellerinde veya ayaklarında altışar parmağıolan (kimse).

* İri bir tür palamut balığı.

* Ayrırenkte altıyolu olan kumaş.

* Bu kumaştan yapılan gelin giysisi.

altıpatlar

* Altıtane fişek alan toplu tabanca, revolver.

altışar

* Altısayısının üleştirme biçimi; her birine altı, her seferinde altısıbir arada olan.

altız

* Bir doğumda dünyaya gelen altı(kardeş).

altimetre

* Yükseklikölçer.

altlama

* Altlamak işi.

altlamak

* Özel diye alınan bir şeye, genel bir kavramın altında yer vermek.

altlı

* Altıolan.

altlıüstlü

* Altıve üstü birlikte.

* Alt ve üst katta olmak üzere, birlikte.

altlık

* Tabak veya bardak altı.

* Hayvanların altına yayılan ot veya saman.

* Arabaya koşulan atların yollarıkirletmemesi için kuyruğunun altına yerleştirilen torba.

altmış

* Elli dokuzdan sonra gelen sayının adıve bu sayıyıgösteren rakam, 60, LX.

* Altıkere on, elli dokuzdan bir artık.

altmışaltı*

Altmışaltısayıalmakla kazanılan bir çeşit iskambil oyunu.

altmışaltıya bağlamak

* temelli olmayan bir çözümle durumu kurtarmışgörünmek.

altmışdörtlük

* Bir notanın altmışdörtte biri değerinde olan nota.

altmışar

* Altmışsıfatının üleştirme biçimi, her birine altmış, her defasında altmışıbir arada olan.

altmışıncı*

Altmışsıfatının sıra bildiren biçimi, sırada elli dokuzuncudan sonra gelen.

altmışlık

* İçinde altmıştane bulunan.

* Altmışyaşında olan veya görünen.

alto

* Kemanla viyolonsel arasıbüyük keman, viyola.

* Kontralto.

altta kalanın canıçıksın

* "herkes başının çaresine baksın, gücü yetmeyen ne olursa olsun" anlamında kullanılır.

altta kalmak

* herhangi bir çatışmada, çekişmede yenilmek.

altta yok üstte yok

* yoksul, fakir.

alttan (veya aşağıdan) almak

* sert konuşan birine karşıyumuşak, olumlu davranmak.

alttan alta

* gizlice, el altından.

alttan güreşmek

* gizli gizli yenme yollarınıkollamak.

altunî

* Altın renginde olan.

alüfte

* İffetsiz, oynak, cilveli (kadın).

alüftelik

* Alüfte olma durumu.

alümin

* Suda çözünmeyen, 20500 C de eriyen, beyaz bir toz olan alüminyum oksit (Al2O3).

alümina

* Bkz. alümin.

alüminyum

* Atom numarası13, atom ağırlığı26,98 olan, gümüşparlaklığında, beyaz, 6600 C de eriyen hafif bir

element. KısaltmasıAl.

* Alüminyumdan yapılmış.

alüminyum taşı

* Boksit.

alüvyon

* Akarsuların taşıyıp yığdıklarıbalçık, kil gibi çok ince taneli şeylerin kum ve çakılla karışmasıyla oluşan yığın,

lığ.

alveol

* Torba biçiminde küçük boşluk veya genişlemişkısım.

alvere tulumbası

* Emme basma tulumba.

alyans

* Nişan yüzüğü.

alyon

* Para babası.

alyuvar

* Kana al rengini veren, çekirdeksiz, yuvarlak, küçük hücre, eritrosit.

Am

* Amerikyum'un kısaltması.

am

* Dişilik organı, ferç.

-am / -em

* Fiilden isim türeten ek: tut-am, dön-em vb.

ama

* Çelişkili ve tutarsız iki cümleyi birbirine bağlamaya yarar, amma.

* Uyarma veya şartlıbir ifade niteliğinde olan bir cümleyi, başka bir cümleye bağlamaya yarar.

* Beklenmeyen bir sonucu anlatan iki cümleyi onun sebebi durumunda olan cümleye bağlar.

* Bir yargıyıveya bir buyruğu pekiştirmek için de kullanılır.

* Bazen dikkati çekmek için cümlenin sonuna getirilir.

âmâ

* Görmez, kör.

ama ne

* ne hoş.

* şaşılacak niteliği olan.

amabile

* Bir parçanın sevimli ve cana yakın çalınacağınıanlatır.

amaç

* Erişilmek istenilen sonuç, maksat.

* Gaye.

* Hedef.

amaç dışı*Gaye dışı, hedeflenen amacın dışında.

amaç edinmek

* bir amaca ulaşma isteğinde bulunmak.

amaç gütmek

* bir amacıgerçekleştirmeye çalışmak.

amaçlama

* Amaçlamak işi, hedef alma, istihdaf.

amaçlamak

* Bir amaca ulaşmayıistemek, istihdaf etmek.

amaçlanma

* Amaçlanmak işi.

amaçlanmak

* Amaçlamak işine konu olmak.

amaçlı

* Amacıolan, gayeli.

* Bir amaca yönelik.

amaçlılık

* Amaçlıolma durumu.

amaçsız

* Amacıolmayan, gayesiz.

amaçsızlık

* Amaçsız olma durumu.

amade

* (bir işi) Yapmaya hazır.

-amak

* Fiilden isim türeten ek: bas-amak, tutamak, kaç-amak vb.

amal

* İşler, işlemler.

âmâlık

* Âmâ olma durumu.

amalierbaa

* Matematikte dört işlem terimine verilen ad.

aman

* Yardım istendiğini anlatır.

* Bir suçun bağışlanmasının istenildiğini anlatır.

* Rica anlatır.

* Usanç ve öfke anlatır.

* Dikkat uyandırmak için kullanılır.

* Çok beğenmeyi anlatır: Aman ne güzel şey! Bu anlamda kullanıldığında buna da edatıda getirilebilir.

* Şaşma anlatır.

aman Allah (Allahım)

* şaşma, beğenme veya beğenmeme, korku gibi duygularıbelirtmek için kullanılır.

aman bulmak

* kurtulmak.

aman dedirtmek (veya amana getirmek)

* karşıkoyan birini boyun eğmek zorunda bırakmak, zor durumda bırakmak.

aman derim!

* sakın ha, böyle bir işyapayım deme.

aman dilemek

* önce direnirken zor karşısında boyun eğip canının bağışlanmasınıdilemek.

aman vermek

* canınıbağışlamak, öldürmemek.

aman vermemek

* rahat bırakmamak, göz açtırmamak.

* acımayıp öldürmek.

aman zaman

* Karşısındakini yumuşatmak için söylenen sözleri anlatır.

amana gelmek

* önce direnirken zor karşısında boyun eğmek.

amanın

* Korkma ve şaşma sözü.

amanname

* İslâm devletlerinde düşmana güvenlik içinde olduğunu bildirmek üzere verilen belge.

amansız

* Aman vermez, hiç acımayan, cana kıyıcı.

amansız hastalık

* Kanser.

amansızca

* Öldürücü bir durumda, acımasız olarak.

* Hoşgörüsüz olarak.

amasımamasıyok!

* hiçbir özrün geçerli olamayacağınıanlatır.

amasıvar

* herkesin bilmediği sakıncasıveya kusurlarıvar.

Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri daha

* ele geçirilmeyen veya kaçan bir şeye üzülmek boştur, çünkü her zaman benzeri sağlanabilir.

amatör

* Bir işi para kazanmak için değil, yalnız zevki için yapan kimse, hevesli, profesyonel karşıtı.

amatörlük

* Amatör olma durumu.

amazon

* (eski çağların Amazonlarına benzetilerek) Erkek gibi, savaşsaflarında yer alan kadın.

* Ata binen kadın.

ambalâj

* Eşyayısarmaya yarayan mukavva, kâğıt, tahta, plâstik madde gibi malzeme.

ambalâj yapmak

* (bir şeyi) bu gibi maddelerle paketlemek, sandıklamak.

ambalâjcı*

Ambalâj yapan kimse.

ambalâjcılık

* Ambalâjcıolma durumu veya işi.

ambalâjlama

* Ambalâjlamak işi.

ambalâjlamak

* Ambalâj yapmak.

ambale etmek

* Birini düşünemez duruma getirmek, çok yormak.

* Otomobili fazla gaz vermekten çalışmaz hâle sokmak.

ambale olmak

* Çok yorulup işgöremez, düşünemez duruma gelmek.

ambar

* Genellikle tahıl saklanan yer.

* Yiyecek ve bazıeşyanın saklandığıyer.

* Geminin yük koymaya ayrılmışyeri.

* Eşya taşıma işleri yapan kurum veya ortaklık.

* Kum, çakıl gibi yapımalzemesini ölçmekte kullanılan ve her yanıçoğunlukla 75 cm olan küp ölçek.

* Genellikle tahılın çok üretildiği yer, bölge.

ambarcı

* Ambara bakan görevli, ambar memuru.

ambarcılık*

Ambarcının gördüğü iş.

ambarda kurutma

* Kapalıbir yerde, güçlü bir vantilâtör kullanılarak sağlanan hava akımıile yeşil ve sulu yemlerin kurutulması.

ambargo

* Bir devletin, gemilerin kendi limanlarından ayrılmasınıyasaklama buyruğu.

* Bir malın serbest sürümünü engellemek için konulan yasak.

ambargo koymak

* gemilerin limanlardan hareketini yasaklamak.

* bir malın serbest sürümünü engellemek.

* bir mala el koymak, müsadere etmek.

* siyasî, ekonomik, sosyal alanlarda caydırma amacıyla yaptırım uygulamak.

ambargoyu kaldırmak

* ambargo ile ilgili yasaklamayıkaldırmak.

ambarlama

* Ambar durumuna gelmek.

ambarlamak

* Ambar işi yapmak.

amber

* Amber balığından çıkarılan güzel kokulu, kül renginde bir madde.

* Güzel kokulu bazımaddelerin ortak adı.

amber ağacı

* Baklagillerden bir cins mimoza (Geum urbonum).

amber balığı

* Balinagillerden, boyu 25 m'ye kadar çıkan, başıbüyük, dişli, çok yırtıcıbir balık, ada balığı(Catodon

macrocephalus).

amber çiçeği

* Amber ağacının toparlak, fındık büyüklüğünde, altın sarısırenginde güzel kokulu çiçeği.

amberbaris

* Sarıçalı.

amberbu

* Hindistan'da, İran'da yetişen, pişince güzel bir koku veren, iri ve uzun taneli bir tür pirinç.

amblem

* Soyut bir şeyin, bir kavramın sembolü olan varlık veya eşya, belirtke.

amboli

* Atardamarda kanın pıhtılaşmasıveya yağparçacıklarının oluşmasısonucunda meydana gelen tıkanma.

ambülâns

* Hasta arabası, cankurtaran (arabası), cankurtaran.

amca

* Babanın erkek kardeşi.

* Yaşlıerkeklere saygıiçin kullanılan seslenme.

amcalık

* Amca olma durumu.

amcalık etmek

* birine amca gibi yakınlık göstermek.

amcamla dayım, hepsinden aldım payım

* yakınlarından beklediği ilgi ve yardımıgörmeyen bir kimsenin artık yeni bir dilekte bulunmaya niyetli

olmadığınıanlatmak için söylenir.

amcazade

* Amcanın oğlu veya kızı.

amel

* Yapılan iş, edim, fiil.

* Bir kimsenin dinin buyruklarınıyerine getirmek için yaptıkları.

* Sürgün, ötürük, ishal.

amele

* İşçi, emekçi.

amele taburu

* Genellikle yol yapım işlerinde görevli amelelerden oluşan birlik.

amelelik

* Amele olma durumu.

amelî

* İşe dayanan, işüstünde, tatbikî, pratik.

* İşbakımından, işçe.

* Elverişli, kolay, uygun, kestirme.

* Hareketle ilgili olan, yalnız düşünce alanında kalmayıp işe dönüşen uygulamalı, tatbikî.

amelimanda

* İşyapamaz durumda olan.

ameliyat

* Operatörün, hasta üzerinde kesme ve dikme yoluyla yaptığımüdahale, operasyon.

* ç. İşler, faaliyetler.

ameliyat geçirmek

* ameliyat edilmişolmak.

ameliyat masası

* Üzerinde ameliyat yapılan özel donanımlımasa.

ameliyathane

* Hastaların ameliyat edildiği yer.

ameliyatlı*

Ameliyat edilmiş.

ameliye

* Yapılan iş, işlem.

amenajman

* Devlete ve kişilere ait ormanların, önceden hazırlanıp kabul edilmişesaslara uygun olarak işletilmesi.

* Tabiî kaynakların işletilmesi.

amenna

* İnandık anlamıile "öyledir", "doğru", "diyecek yok" gibi tasdik etme anlatır.

Amentü

* Kur'an surelerinden birinin adı.

Amerika armudu

* Defnegillerden, Amerika'da yetişen bir ağaç (Persea gratissima).

* Bu ağacın armuda benzer yemişi.

Amerika bademi

* Aselbent ve zamk gibi maddeler veren bir sıcak iklim ağacı(Styrax americana).

Amerika elması

* Antep fıstığıgillerden, Amerika'da yetişen bir ağaç, bilader ağacı(Anacardium occidentale).

* Bu ağacın badem biçiminde çekirdekli, armuda benzer yemişi.

Amerika tavşanı

* Kemiricilerden, arka ayaklarıçok uzun, küçük bir memeli kürk hayvanı(Eriomys chincilla).

Amerika üzümü

* Şekerci boyası.

Amerikalı*

Amerika Birleşik Devletleri halkından olan kimse.

Amerikalılaşma

* Amerikalılaşmak işi veya durumu.

Amerikalılaşmak

* Amerikalıların yaşayıştarzınıbenimsemek.

Amerikan

* Amerika Birleşik Devletleri halkından olan kimse.

* Amerika'ya özgü, Amerika ile ilgili olan.

amerikan

* Pamuktan düz dokuma, kaput bezi. Amerikan bezi biçiminde de kullanılır.

Amerikan bar

* Lokanta, otel veya evlerde içki için ayrılmışköşe.

Amerikan bezi

* Bkz. amerikan.

Amerikan salatası

* Rus salatası.

Amerikanca

* Amerika Birlişik Devletlerinde kullanılan İngilizce.

Amerikanist

* Amerikan tarihi ve kültürü ile uğraşan bilimci.

Amerikanvarî

* Amerikalıya yakışan biçimde, Amerikalıgibi.

amerikyum*

Atom numarası95, yapay olarak elde edilen aktinitlerden bir element. KısaltmasıAm.

ametal

* Metal olmayan elementler.

ametist

* Süs taşıolarak kullanılan mor renkte bir tür kuvars.

amfi

* Amfiteatr kelimesinin kısaltılmışı.

amfibi

* İki yaşayışlı.

* Hem karada hem de suda hareket eden (taşıt), yüzergezer.

amfibi harekât

* Kara ve deniz araçlarıyla yapılan manevra.

amfibol

* Piroksenlere yakın siyah, esmer, yeşil renkli bir silikat grubu.

amfibyumlar

* Kurbağa ve semenderleri içine alan iki yaşayışlıomurgalılar sınıfı.

amfiteatr

* Dinleyicilerin oturduğu, sıralarıarkaya doğru basamaklıolarak yükselen salon.

* Yunan ve Roma'da açık hava tiyatrosu.

* Toprak parçası.

amfizem

* Vücut organlarından bir bölümünün hava ile şişmesi.

amfor

* İki kulplu, dibi sivri, dar boyunlu, karnıgeniştesti.

amfora

* Bkz. amfor.

amigo

* Çoğunlukla spor yarışmalarında seyircileri coşturan kimse.

amigoluk

* Amigonun yaptığıiş.

amil

* Yapan, etken, etmen, sebep, faktör.

amilâz

* Nişastayıparçalayarak şekere çeviren bir enzim.

amin

* Amonyaktaki hidrojen yerine, tek değerli hidrokarbonlu köklerin geçmesiyle oluşan ürünlerin genel adı.

âmin

* "Allah kabul etsin" anlamında, duaların arasında ve sonunda kullanılır.

aminoasit

* Bir amino grubu ile bir karboksil grubu taşıyan, proteinlerin temel taşıolan organik bileşik.

amip

* Amipler takımından, vücudunun biçim değiştirmesiyle oluşan geçici kollar veya ayaklar üzerinde sürünerek

yer değiştiren, tatlıve tuzlu sularda yaşayan bir hücreli canlı(Amoibe).

amipler

* Bir hücreli hayvanların kök bacaklılar sınıfına giren bir takımı.

amipli

* İçinde amip bulunan.

* Amiplerin yol açtığı.

amir

* Buyuran, emreden, üst.

* Bir işte emir verme yetkisi olan kimse.

amiral

* Deniz kuvvetlerinde, ordudaki general rütbesine eşit rütbedeki subay.

amirallik

* Amiral olma durumu.

* Amiralin makamı.

amirane

* Amir gibi, amire yakışan biçimde.

amirce

* Amire yakışır biçimde, amir gibi.

amiriita

* Bkz. ita amiri.

amirlik

* Amir olma durumu.

amit

* Amonyağın hidrojeni yerine bir asit kökünün geçmesiyle oluşan birleşiklerin sınıf adı.

amitoz

* Amip, akyuvar ve bazıbakterilerde hücre bölünmesi yoluyla olan çoğalma.

amiyane

* Kibarca olmayan, bayağı.

* Sıradan.

amiyane tabiriyle

* halk ağzıile, halk deyişiyle.

amma

* Bkz. Ama.

* Yanına getirildiği kelimenin anlamına aşırılık katarak şaşma veya hayranlık anlatır.

amma velâkin

* Ancak, bununla beraber.

ammada yaptın ha!

* söylenen bir söze pek inanılmadığınıve şaşıldığınıanlatır.

amme

* Halkın bütünü, kamu.

amme davası

* Kamu davası.

amme efkârı

* Kamuoyu.

amme hukuku

* Kamu hukuku.

amme idaresi

* Kamu yönetimi.

amme menfaati

* Kamu yararı.

amnezi

* Hafıza kaybı, bellek yitimi.

amnios

* Döl kesesi.

amnios suyu

* Döl kesesini dolduran ve cenini içinde bulunduran sıvı, çağnak.

amonyak

* Azot ve hidrojen birleşimi olan, keskin kokulu bir gaz (NH3).

* İçinde bu gazın eritilmişbulunduğu su, nışadır ruhu.

amonyaklama

* Amonyaklamak işi.

amonyaklamak

* Bazıyemlerin amonyak veya bir amonyum bileşiği ile karıştırmak veya doyurmak.

amonyum

* Amonyaklıtuzlarda maden rolü oynayan bir birleşim kökü (NH4).

amonyum karbonat

* Hamur kabartmada maya olarak kullanılan karbonik asidin amonyum tuzu, nışadır kaymağı.

amonyum sülfat

* Sanayide sentez yolu ile elde edilen amonyum nötr sülfat, azotlu gübrelerin en çok kullanılanıdır.

amor

* Bir çeşit kumaş.

amoralizm*

Ahlâk dışıcılık, töre dışıcılık.

amorf

* Biçimsiz.

amorti

* Birden ödenerek faizinin işlemesine son verilen tahvil.

* Piyangoda ödenen para kadar ödenen karşılık.

amorti etmek

* bir girişimde yatırılan parayızamanla yeniden kazanmak.

amortisman

* Taşınmaz malların aşınmalarına karşılık olarak, yıllık kârdan ayrılan belirli pay.

* Faizin işlemesine son vermek için bir tahvilin birden ödenmesi.

amortisör

* Motorlu araçlarda sarsıntı, sallantıgibi hareketleri en aza indiren, yayların gereksiz hareketlerini gidermeye

yarayan düzen.

* Bu düzeni kuran öge, cihaz, yumuşatmalık.

amper

* Elektrik akımında şiddet birimi. KısaltmasıA.

amper saat

* Bir amper şiddetinde akım geçiren bir iletkenden bir saat içinde geçen elektrik miktarı.

ampermetre

* Amperölçer.

amperölçer

* Bir elektrik akımının şiddetini ölçmeye yarayan aygıt, akımölçer.

ampir

* Napoleon döneminde Fransa'da ve Avrupa'da yayılmışolan yapı, mobilya, giyim vb. üslûbu.

ampirik

* Bir kurama değil de yalnızca deneye, gözleme dayanan.

ampirist

* Deneyci.

ampirizm

* Deneycilik.

amplifikatör

* Alçak veya yüksek frekanslıakımların gerilimini, şiddetini veya gücünü artırmaya yarayan araç, yükselteç.

ampul

* İçinde, elektrik akımıile akkor durumuna gelerek ışık verebilen bir iletkeni bulunan, havasıboşaltılmışcam

şişe.

* İçinde çoğu kez zerk edilecek, sıvıdurumda ilâç bulunan küçük veya büyük cam tüp.

ampütasyon

* Bir organıkesip çıkarma.

* Herhangi bir bütünden bir parça kesme veya koparma.

amuda kalkmak

* iki eli üstüne dayanarak bacaklarınıhavada dikey tutmak.

amudî

* Dikey, dikine, dik.

amudufıkarî

* Omurga kemiği, bel kemiği.

amut

* Dikme, dik durumda.

amyant

* Kolayca bükülen ve ateşe dayanan liflerden oluşmuş, bir tür ak asbest.

an

* Zamanın bölünemeyecek kadar kısa bir parçası, lâhza.

an

* İki tarla arasındaki sınır.

an

* Zihin.

-an / -en

* İsimden isim türeten ek: oğul-an > oğlan, kız-an, kök-en vb.

-an / -en

* Fiilden sıfat türeten ek.

ana

* Çocuğu olan kadın, anne.

* Yavrusu olan dişi hayvan.

* Dince aziz tanınan bazıkadınlara verilen saygıunvanı.

* Yaşlıkadınlara saygılıbir seslenme sözü olarak kullanılır.

* Velinimet.

* Alacağın veya borcun, faizin dışında olan bölümü.

* Temel, asıl, esas.

* Çizgilerden herhangi birini anlatan kelimeye sıfat olarak geldiğinde, o çizginin, belirli bir kural altında

hareket ederek bir yüzey oluşturmaya yaradığınıanlatır.

ana arı

* Arıbeyi.

ana avrat düz (veya dümdüz) gitmek

* sövmek, küfretmek.

ana baba

* Ana ile babanın oluşturduğu birlik.

ana baba bir

* aynıana ve babadan olan (kardeşler).

ana baba eline bakmak

* ana ve babanın verdiği para ile geçinmek.

ana baba günü

* Çok kalabalık.

* Sıkıntılıkalabalık, telâşlı, tehlikeli zaman, yer veya durum.

ana baba yavrusu

* nazlıbüyütülmüşçocuk.

ana bilim dalı

* Üniversite veya fakültelerde bölümlerin alt bilim veya uzmanlık dalları.

ana bir, baba ayrı

* analarıbir, babalarıayrıolan (kardeşler).

ana cadde

* Şehirde ara sokakların açıldığıgenişyol.

ana çizgi

* Belli bir kurala göre yürütülerek bir biçimin oluşmasına yarayan çizgi.

ana dal

* Ağaç, ağaççık veya çalılarda gövdeden ilk çıkan ve bitkinin çatısınıoluşturan dal.

ana defter

* Ticarî bir kuruluşun, aylık ve bilânço hesaplarınıgösteren defter, büyük defter, defterikebir.

ana deniz

* Kıtalarıbirbirinden ayıran engin deniz, okyanus, umman.

ana deniz bilimi

* Oşinografi.

ana dil

* Başka diller veya lehçeler türetmişolan dil.

ana dili

* İnsanın çocukken anasından, evindekilerden ve soyca bağlıolduğu topluluktan öğrendiği dil.

ana direk

* Gemilerde, ekleme direklerde dipteki temel parça.

ana doğrusu

* Dönen silindirin yan yüzünü oluşturan dikdörtgenin bir kenarı.

* Dönen koninin yan yüzünü oluşturan dik üçgenin hipotenüsüne verilen ad.

ana duvar

* Bir yapının, dört bir yönünü çevreleyen kalın dışduvar.

ana düşünce

* Temel fikir.

ana fikir

* Belirli bir konuda bir yazının temeli olan düşünce.

ana gibi yâr olmaz, Bağdad gibi diyar olmaz

* insanlar içinde bize ana kadar candan bağlıdost yoktur.

ana kadın

* Bir ailede veya bir toplulukta en çok sayılan kadın.

ana kapı

* Bir yapının süslü, büyük ön kapısı.

ana kara

* Yeryüzündeki beşbüyük kara parçasından her biri, kıta.

ana kent

* Bir ülkenin veya bir bölgenin çevresindeki yerleşim yerlerine ekonomik ve toplumsal yönlerden egemen

olan ve genellikle ülkenin başka ülkelerle olan her türlü ilişkilerinin sağlandığıen önemli kenti, metropol, büyük şehir.

* Bir ülkede büyük kentlerden herhangi biri, metropol, büyük şehir.

ana kızına taht kurar, kız bahtıkocadan arar (veya ana kızına taht kurmuş, baht kuramamış)

* kocasıiyi olmayan bir kadın, kendi ne kadar zengin olursa olsun, mutlu olamaz.

ana kitap

* Bir bilim alanında yazılmıştemel kitap.

ana kök

* Tohumun çimlenmesinden sonra kökçüğün toprağa dalarak gelişmesi sonucu oluşan ilk kök.

ana kraliçe

* Kralın annesi.

* Arıbeyi.

ana kubbe

* Camilerde ayaklar veya ana duvar üzerindeki kasnağa oturtulmuşkubbe.

ana kucağı

* Ananın sevgi ve sevecenlikle dolu çevresi.

ana kuyu

* bir ocakta ana çıkışve havalandırmada kullanılan kuyu.

ana kuzusu

* Pek küçük kucak çocuğu.

* Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlıbüyütülmüşçocuk veya genç.

ana mektebi

* Bkz. anaokulu.

ana motif

* Bir sanat eserinde sık sık tekrarlanarak ona özellik kazandıran motif, laytmotif.

ana muhalefet

* İktidarın dışında sayıca en üstün olan parti.

ana ortaklık

* Birçok ortaklığın pay senetlerini elinde bulundurarak onlarıdenetimi altında tutan sermaye yatırım

ortaklığı, holding.

ana rahmine düşmek

* döl yatağında cenin oluşmak.

ana saat

* Bir gözlem evi veya kurumda, saatler içinde en doğru giden ve öbür saatlerin ayarlanmasında kullanılan

saat.

ana sanlı* Soyadınıana yönünden alan.

ana sav

* İleri sürülerek savunulan düşüncelerin en belli başlıolanı.

ana sayaç

* Belirli bir yerleşim birimine veya bir şehre verilen toplam gazın ölçülmesi amacıyla, ana dağıtım boru hattı

başlangıcına tesis edilen sayaç sistemi.

ana sınıfı*

Genellikle beşyaşınıbitirmişçocuklarıilkokul öğrenimine hazırlayan sınıf.

ana sözleşme

* Taraflar arasıdüzenlenen ilk ve temel sözleşme.

ana şehir

* Ana kent.

ana toplardamar

* Kirli kanıkalbin sağkulakçığına boşaltan iki büyük toplardamardan her biri.

ana vatan

* Ana yurt.

* Bir şeyin ilk kez yetiştigi, göründüğü yer.

ana yapı

* Bir yapıbütünü içinde yükseklik ve biçim bakımından göze çarpan, önemli bölüm.

ana yarısı*

Teyze.

ana yol

* Küçük yolların kendisine açıldığıbüyük yol.

* Cadde.

ana yön

* Kuzey, güney, doğu ve batıyönlerinden her biri.

ana yurt

* İlk yurt edinilen yer, ana vatan.

ana yüreği*

Annelik duygusu, ana sevecenliği.

anabolizma

* Özümleme.

anaca

* Ana olarak.

anacık

* Küçük anne.

* Sevimli, sempatik anne.

anacıl

* Anasına düşkün (çocuk).

anaç

* Yavru yetiştirecek duruma gelmişolan hayvan veya yemişverecek durumdaki ağaç.

* İri, kart.

* Kurnaz, deneyli, bilgili, başına buyruk.

anaçlaşma

* Anaçlaşmak işi.

anaçlaşmak

* Anaç duruma gelmek.

anaçlık

* Anaç olma durumu.

anadan (yeni) doğmuşa dönmek (veya anadan yeni doğmuşgibi olmak)

* dertsiz, tasasız, sağlıklıbir duruma gelmek.

anadan doğma

* çırılçıplak.

* doğuştan olan.

anadan görme

* annesinde gördüğü gibi.

* geleneksel.

Anadolu

* Ön Asya'nın bir parçasıolarak Türkiye'nin Asya kıtasında bulunan toprağına verilen ad.

Anadolulu

* Anadolu halkından olan (kimse).

anadut

* Ekin veya ot demetlerini arabaya yüklemeye veya harmanıaktarmaya yarayan, uzun saplıaraç, dirgen, yaba.

anaerki

* Soyda temel olarak anayıalan ve ailede çocuklarıana klânına mal eden ilkel bir toplum düzeni,

maderşahîlik.

anaerkil

* Anaerki temeline dayanan, maderşahî, matriarkal.

anaerkillik

* Kadının üstünlüğüne dayalıtoplumsal örgütlenme düzeni.

* Ananın egemen olduğu aile hayatı.

anaerobik

* Oksijensiz yerde yaşayabilen, yetişebilen.

anafor

* Bir engelle karşılaşan su veya hava akıntısının dönerek ve çukurlaşarak yaptığıçevrinti, ters akıntıların

oluşturduğu dönme, eğrim, çevri, burgaç, girdap.

* Karmakarışık, sinirli, güç durum.

* Yolsuz veya emeksiz elde edilen şey.

anafora kaptırmak

* emeksiz, karşılıksız olarak başkasının yararlanmasına imkân vermek.

anaforcu

* Yolsuz veya emeksiz kazanç peşinde olan (kimse).

anaforculuk

* Anaforcu olma durumu.

anafordan

* yolsuz veya emeksiz olarak.

anaforlama

* Anaforlamak işi.

anaforlamak

* Yolsuz veya emeksiz olarak kazanç elde etmek.

anaforlu

* Akıntılı, cereyanlı.

anagram

* Bir kelimedeki harflerin yerini değiştirerek elde edilen kelime.

anahtar

* Bir kilidi açıp kapamak için kullanılan araç, açar, açkı.

* Bir şeyin zembereğini kurmak için kullanılan araç, kurgu.

* Şifre yazmak ve çözmek için kararlaştırılmışolan yol.

* İstenilen yere veya aygıta, isteğe göre elektrik akımının geçmesini sağlamak için kullanılan düzen,

komütatör.

* Somunlarıveya vidalarıçevirerek sıkıştırıp gevşetmek için kullanılan çelik saplıaraç.

* Notaların müzik merdivenindeki yükseklik derecelerini göstermek ve buna göre okunmasınısağlamak için

portenin başına konulan işaret.

* Konserve kutularının kapağınıkeserek açmaya yarayan alet, açacak.

* Vesile, araç, vasıta.

anahtar ağızlığı

* Mobilya kapaklarının ve çekmecelerin yüzlerine açılan anahtar deliklerinin üzerine çivilenen paslanmaz

çelik veya dökümden yapılmışortasıanahtara uygun, delikli metal ve plâstik gereç.

anahtar bitkiler

* Mera üzerinde çok bulunan ve bunların doğru bir şekilde otlatılmalarıile tüm meranın doğru bir şekilde

otlanmışolacağıkabul edilen bitki türleri.

anahtar kelime

* Bir kompozisyonda kullanılan temanın ifade edildiği başlıca kelimelerden biri.

anahtar taşı

* (yapıcılıkta) Kemerlerin en üstündeki taş, kilit taşı.

anahtar uydurmak

* bir kilidi açmak için kendi anahtarından başka bir anahtar kullanmak.

anahtar vermek

* (tulûat tiyatrosunda) komiğe nükte yapma kolaylığıvermek.

anahtarcı*

Anahtar yapan, satan veya onaran kimse.

* Kapı, kasa gibi yerlere anahtar uydurarak hırsızlık yapan kimse.

anahtarcılık

* Anahtarcının yaptığıiş.

anahtarıbeline takmak

* evde yönetimi ele almak.

anahtarlık

* Anahtarların kaybolmasınıönlemek, kolayca kullanılmasınısağlamak için takıldığımaden, deri ve

benzerinden yapılan halka veya kılıf.

-anak / -enek

* Fiil köklerinden isim türeten ek.

anakonda

* Boğagillerden tropikal Güney Amerika'da yaşayan, avınısararak ve sıkarak öldüren yılan (Eunectes

murinus).

anakronik

* Çağıgeçmiş, çağa uymaz, eskimiş.

anakronizm

* Tarihe aykırılık.

* Çağa uymama.

analaştırma

* Analaştırmak işi.

analaştırmak

* Annedeki özellikleri kazandırmak.

analı

* Anasıolan.

analıkuzu kınalıkuzu

* Bkz. analı.

analıkuzu, kınalıkuzu

* annesi sağolan çocukların mutluluğunu anlatır.

analık

* Ana olanın durumu.

* Ana duygusu.

* Ana yerini tutan veya ana kadar yakınlık gösteren kadın.

* Üvey ana.

* Anaca davranış.

analık etmek

* analık görevini yapmak veya ana gibi yakınlık göstermek.

analıkızlı*

Salça, tuz, su, bulgur ve kıymanın yoğrularak küçük köfteler hâline getirilmesi ve bu malzemenin et suyu ve

nohut ile pişirilmesiyle hazırlanan yemek.

analist

* Tahlil, analiz yapan kimse, çözümleyici.

analitik

* Çözümlemeli.

analiz

* Çözümleme, tahlil.

analiz etmek

* Çözümlemek, tahlil etmek.

analizci

* Analizle uğraşan veya analiz yapan kimse.

analizör

* Analiz yapan cihaz, aygıt veya organ.

analjezi

* Ağrıyıdindirme, acıduyumunu yok etme, acıyitimi.

analjezik

* Bkz. ağrıkesen.

analoji

* Benzeşim, benzeşme.

* Andırış, andırışma.

* Örnekseme.

analojik

* Analoji ile ilgili, benzeşmeye dayanan.

anam avradım olsun

* birini kesin olarak inandırmak için söylenen çok kaba bir ant.

anam babam

* teklifsiz bir seslenme.

anam!

* Kadın erkek, büyük küçük herkese karşıkullanılan teklifsiz bir seslenmek.

* Sese verilen tona göre şaşma, beğenme, acı, üzüntü gibi duygular anlatır.

anamal

* Sermaye, kapital.

* Bir ticaret işinin kurulması, yürütülmesi için gereken anapara ve paraya çevrilebilir malların bütünü,

sermaye.

anamal birikimi

* Anamalcının elde ettiği artık değerin bir bölümünü kendi kullanırken büyük bölümünü anamalına

ekleyerek onu büyütmesi.

anamalcı*

Üretim araçlarınıözel mülkiyetinde bulunduran, anamal sahibi, sermayedar, kapitalist.

* Anamalcılık düzenini benimsemiş.

anamalcılık

* Anamala dayanan ve kâr amacıgüden üretim düzeni, kapitalizm.

anan yahşi, baban yahşi

* birini, bir işe razıetmek için gereğinden çok överek yumuşatmak amacıgüdüldüğünü başkasına anlatırken

kullanılır.

ananas

* Ananasgillerden, sıcak ülkelerde yetişen bir ağaç (Ananas sativus).

* Bu ağacın tadı, kokusu çok beğenilen meyvesi.

ananasgiller

* Bir çeneklilerden, sıcak ülkelerde yetişen ve örneği ananas olan bitki familyası.

an'ane

* Gelenek.

an'aneci

* Ananeye bağlıolan, gelenekçi.

an'anecilik

* Gelenekçilik.

an'anesiz

* Geleneğe sahip bulunmayan.

ananet

* Erkekte cinsel güçsüzlük, puluçluk.

an'anevi

* Geleneğe dayanan, geleneksel.

ananın ak sütü gibi (helâl olsun)

* anamın sütü bana nasıl helâl ise, bu da sana öyle helâl olsun.

ananın örekesi

* saçma bir söze karşıverilen karşılık.

anaokulu

* Öğrenim çağına henüz gelmemişiki ile altıyaşarasındaki çocuklarıokul düzenine hazırlayan eğitim

kuruluşu.

anapara

* İşletilen paranın faiz katılmamışbütünü.

anarşi

* Siyasî ve idarî kurumlardaki çözülme sonucu olarak devlet denetiminin kalmamasıdurumu, başsızlık.

* Kargaşa, başıboşluk.

anarşik

* Anarşi niteliğinde olan.

anarşist

* Anarşi ile ilgili olan.

* Anarşizm yanlısıolan kimse.

anarşistleşme

* Anarşistleşmek işi veya durumu.

anarşistleşmek

* Anarşist özelliği taşımak.

anarşistlik

* Anarşist olma durumu, işi.

anarşizm

* Tarihî şartlar ne olursa olsun devletin ortadan kaldırılmasına çalışan öğreti.

anartri

* Dil tutukluğu.

anasıağlamak

* çok sıkıntıçekmek, eziyet çekmek, bitkin duruma gelmek.

anasıdanası

* soyu sopu, bütün aile.

anasıkılıklı

* görüş, davranış, huy vb. bakımından anasına benzeyen.

anasıturp (veya sarımsak), babasışalgam (veya soğan)

* ne olduğu belirsiz kimselerin çocuğu.

anasıyerinde

* bir gencin anasıkadar yaşlı(kadın).

anasıl

* Kökten, asıl olarak, esaslıbir biçimde.

anasına avradına sövmek

* birinin anasınıve karısınıamaçlayarak çirkin söz söylemek.

anasına bak, kızınıal, kenarına bak, bezini al

* bir kızın karakterini öğrenmek isteyenler, anasının hâlini göz önüne alırlarsa aldanmamışolurlar.

anasından doğduğuna pişman

* çok tembel, üşengeç.

* canından bezmiş.

anasından doğduğuna pişman etmek

* çok eziyet etmek, çok üzmek, bezdirmek.

anasından emdiği süt burnundan (fitil fitil) gelmek

* bir işi yaparken çok sıkıntıçekmek.

anasından emdiği sütü burnundan getirmek

anasınıağlatmak

* bir kimseye çok eziyet etmek, çok sıkıntıçektirmek.

anasınıbellemek

* bir kimseye en büyük kötülüğü yapmak.

anasınıeşek kovalasın!

* sözü edilen kimse veya işiçin bıkkınlık, dikkate almama ve umursamama anlatır.

anasınısat! (veya satayım)

* önem verme, aldırma, umursama, bunun için gam yeme (yemem)!.

anasının gözü

* çok kurnaz, çok açık göz, dalavereci, hinoğluhin.

anasının ipini satmış(veya pazara çıkarmış)

* ipsiz, kendisinden her türlü soysuzluk beklenebilen (kimse).

anasının kızı

* anasının huylarıkendisinde de görülen kız.

anasının körpe kuzusu

* pek küçük kucak çocuğu.

anasının nikâhınıistemek

* bir şeye değerinden çok para istemek.

anasır

* Unsurlar, ögeler.

anasız

* Anasıolmayan.

anasızlık

* Anasız olma durumu.

anason

* Maydanozgillerden, kokulu tohumu hamur işlerinde ve rakıyapımında kullanılan, yurdumuzda ekimi

yapılan bitki (Pimpinella anisum).

anatomi

* İnsan, hayvan ve bitkilerin yapısınıve organlarının birbiriyle olan ilgilerini inceleyen bilim, teşrih.

* Beden yapısı, gövde yapısı.

* Bir şeyin oluşumunda göze çarpan özel yapı.

anatomici

* Anatomi uzmanı.

* Anatomi dersi veren öğretim üyesi.

anatomik

* Anatomi ile ilgili.

* İnsan vücudunun anatomisi ile ilgili.

anatomist

* Anatomiyle uğraşan bilimci.

anavaşya

* Göçücü balıkların Akdeniz'den Karadeniz'e çıkması, katavaşya.

anayasa

* Bir devletin yönetim biçimini belirten, yasama, yürütme, yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağınıgösteren,

yurttaşların kamu haklarınıbildiren temel yasa, kanunuesasî, teşkilâtıesasiye kanunu.

anayasacı*Anayasayısavunan, anayasadan yana olan.

* Anayasa konusunda yetkili olan, anayasa okutan (kimse).

anayasal

* Anayasa ile ilgili.

anbean

* Dakikadan dakikaya, her an, gittikçe.

anca

* Ancak.

anca beraber, kanca beraber

* bir işte iki veya daha çok kimsenin, o işkötü de gitse, birbirinden ayrılmamalarıgerektiğini anlatır.

ancak

* "Yalnız, sadece" gibi sınırlama anlatır.

* "Olsa olsa", "en çok", "daha çok", "güçlükle" gibi, bir şeyin daha çoğunun, ilerisinin olmadığınıgösterir.

* "Lâkin", "ama", "yalnız" gibi bir düşünceye karşıt ikinci bir düşünceyi anlatır.

* En erken.

ançüez

* Genellikle hamsi, bazen de çaça, sardalye veya tirsi balıklarından yapılan tuzlu ve yağlıezme.

andaç

* Ajanda.

* (çoğul durumunda) Anılar, hatırat.

* Anı, yadigâr.

andante

* Yarıyavaş, adagio ile andantino arası.

andantino

* Andante'den daha canlı, daha hızlı.

andaval

* Ahmak, aptal, beceriksiz, saşkın, bön.

andavallı*

Bön ve görgüsüz, beceriksiz (kimse).

andemi

* Belli bir bölgede sık sık görülen hastalık.

andemik

* Belli bir bölgede sık sık görülen.

andezit

* Plâjiyoklâzlıbir yanardağkültesi.

andık

* Sırtlan.

andırış

* Andırmak işi veya biçimi, analoji.

* İki şey arasında bazınoktalardaki uygunluk, benzerlik durumu, temsil.

andırışma

* Andırışmak işi, analoji.

* İltibas.

andırışmak

* (bir şey) Başka bir şeyi andırmak.

andırma

* Andırmak işi.

andırmak

* Anmak işini yaptırmak.

* Benzer yanlarıbulunmak, çağrıştırmak.

andız

* Yapraklarıdikenli olan bir çeşit ardıç.

* Servi ağacı.

* Kırlarda yetişen yabanî bir otun kökü.

andız otu

* Birleşikgillerden, nemli yerlerde yetişen, sarıçiçekli, acıve kokulu bir ot (İnula).

andoskop

* Bkz. endoskop.

andoskopi*

Bkz. endoskopi.

andropoz

* Erkeklerde yaşdönümü.

anekdot

* Kısa veya özlü anlatımıolan güldürücü hikâye, fıkra.

anele

* Gemilerde türlü işlerde kullanılan bir tür demir halka.

anemi

* Kansızlık.

anemik

* Kansız.

anemometre

* Yelölçer.

anemon

* Dağlâlesi.

aneroit

* Cıva yerine bir maden kutu kullanmak temeline dayanan kadranlıbarometre.

anestezi

* Uyuşturucu bir ilâçla vücudun bütününde veya belirli bir bölgesinde duyuların yok olması, duyum yitimi.

anestezist

* Anestezi uzmanı.

anesteziyoloji

* Duyum yitimi bilimi.

anevrizma

* Bir atardamarın bir noktasında oluşan ur biçimindeki gevşeme şişkinliği.

angaje

* Sözle veya yazılıolarak bağlanan.

angaje etmek

* birini söz veya yazıile bağlamak, taahhüt etmek.

angaje olmak

* sözle veya yazılıolarak bir şeye bağlanmak.

angajman

* Yüklenme, üstlenme, bağlantı, taahhüt.

angajmanlı

* Bağlantısı, taahhüdü olan.

angajmansız

* Bağlantısı, taahhüdü olmayan.

angajmansızlık

* Angajmanıolmama durumu.

angarya

* Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret vermeden yaptırılan iş.

* Kölelik düzeninde köylünün derebeyine yaptığızorunlu ücretsiz hizmeti.

* Savaşdurumundaki bir devletin, kendi sularındaki yabancıbir devletin ticaret gemilerine el koyarak

bunlardan yararlanması.

* Olağanüstü durumlarda veya sıkıyönetimde devletin vatandaşlara ait taşıtlara el koyması.

* Usandırıcı, bıktırıcı, zorla yapılan iş.

angarya çekmek

* bir işi isteksizce, hatır için yapmaya mecbur olmak.

angaryacı*

Başkasına ücretsiz işyaptıran kimse.

angaryaya koşmak

* birini zorunlu olmadığıhâlde bir işte çalışmaya zorlamak.

angıç

* Harman zamanıfazla sap yüklemek için öküz ve at arabalarının iki tarafına takılan parmaklık.

angın

* Ünlü, anılmış, meşhur.

Anglikan

* İngiliz kilisesine bağlıolan (kimse).

Anglikanizm

* İngiliz kilisesinin tuttuğu inanç yolu.

Anglofil

* İngiliz yanlısı.

Anglosakson

* V. ve VI. yüzyılda Büyük Britanya'yıele geçiren Cermen ırkından oymaklara verilen ad.

* Ana dili İngilizce olan kimse.

* İngilizlere has olan.

Angolalı

* Angola'da yaşayan (kimse).

angström

* Metrenin on milyarda biri değerine eşit olan ışık dalgalarınıölçme birimi. KısaltmasıA.

angudî

* Angut kuşunun renginde.

angut

* Ördekgillerden, tüyleri kiremit renginde, evcilleştirilebilen bir yaban kuşu (Casarca ferruginea).

* Ahmak, kaba saba.

anha minha

* Aşağıyukarı.

anhidrit

* Genellikle kaya tuzu ve alçıtaşıyla birlikte bulunan doğal, susuz kalsiyum sülfat.

anı

* Hatıra.

* Yaşanmışolayların anlatıldığıyazıtürü, hatıra.

anık

* Hazır.

anıklama

* Anıklamak işi.

anıklamak

* Hazırlamak.

anıklaşma

* Anıklaşmak işi.

anıklaşmak

* Hazır olma durumu.

anıklık

* Hazırlık.

anılaşma

* Anılaşmak işi, anıdurumuna girme.

anılaşmak

* Anıniteliği kazanmak.

anılma

* Anılmak işi.

anılmak

* Anmak işine konu olmak, hatırlamak.

anımsama

* Hatırlama.

anımsamak

* Hatırlamak.

anımsanma

* Hatırlanma.

anımsanmak

* Hatırlanmak.

anımsatma

* Hatırlatma.

anımsatmak

* Hatırlatmak.

anırış

* Anırma işi veya biçimi.

anırma

* Anırmak işi.

anırmak

* (eşek) Bağırmak.

anırtı

* Eşeğin anırırken çıkardığıses.

anırtma

* Anırtmak işi.

anırtmak

* Anırmasınısağlamak.

anıştırma

* Anıştırmak işi.

* Bir yazıda veya şiirde bilinen bir olayı, bir atasözünü anlatma veya çağrıştırma sanatı, telmih.

anıştırmak

* Bir şeyi açıkça söylemeyip üstü kapalıanlatmak, dolaylıanlatmak, ima etmek ihsas etmek.

anıt

* Önemli bir olayıveya büyük bir kişinin gelecek kuşaklarca tarih boyunca anılmasıiçin yapılan, göze

çarpacak büyüklükte, sembol niteliğinde yapı, abide.

* Önemi ve değeri çok olan eser.

anıt mezar

* Görkemli, anıtsal mezar.

Anıtkabir

* Atatürk'ün mezarı.

* (küçük a ile) Tarih değeri olan kişilerin mezarıolarak yapılan anıt değerindeki yapı.

anıtlaşma

* Anıtlaşmak işi.

anıtlaşmak

* Anıt durumuna gelmek, anıt değeri kazanmak.

* Saygıve sevgi ile anılır duruma gelmek, abideleşmek.

anıtlaştırılma

* Anıtlaştırılmak durumu.

anıtlaştırılmak

* Anıtlaştırmak durumuna getirmek.

anıtlaştırma

* Anıtlaştırmak işi.

anıtlaştırmak

* Anıt durumuna getirmek, abideleştirmek.

anıtsal

* Anıt niteliğinde olan, anıta benzeyen, abidevî.

* Büyüklüğü, görünüşü ve güzelliğiyle görenleri etkileyen, görkemli.

anıtsı

* Anıta benzer.

anız

* Ekin biçildikten sonra tarlada kalan köklü sap.

* Ekin biçildikten sonra sürülmemiştarla.

anız biçmek

* anızıve tarla kenarındaki otlarıbiçmek.

anız bozmak

* anızıalt üst etmek için toprağıyüzden sürmek.

anızlık

* Anızısökülmemiştarla.

anî

* Bir anda oluveren, apansız.

* Ansızın, birdenbire.

anî akın

* Bir anda gerçekleştirilen hücum.

anî hız

* Bir andaki hız.

anîde

* Hemencecik, bir anda, birden.

anîden

* Ansızın, birdenbire.

anif

* Sert, kaba.

anilin

* Benzenden türeyen bir amin.

anilin boyalar

* Taşkömürü eterinden elde edilen, fotoğrafçılıkta, basım işlerinde, boya sanayiinde kullanılan organik boya

cevheri.

animasyon

* Canlandırma.

animato

* Bir parçanın canlıçalınacağınıanlatır.

animizm

* Canlıcılık.

anjin

* Boğaz mukozasının şişmesi, boğak, yutak iltihabı, hunnak, farenjit.

anjiyo

* Anjiyografinin kısaltması.

anjiyo olmak

* anjiyografi çektirmek veya yaptırmak.

anjiyografi

* Damar içine x ışınlarınıgeçirmeyen bir madde şırınga edildikten sonra damarların filminin alınması.

anjiyoloji

* Dolaşım organlarınıinceleyen anatomi bölümü.

Anka

* Masallarda adıgeçen ve gerçekte var olmayan büyük bir kuş, Zümrüdüanka.

Ankara keçisi

* Uzun, kıvırcık ve ipek gibi yumuşak kıllarıolan ve Ankara yöresinde yetiştirilen evcil keçi türü, tiftik keçisi.

Ankara kedisi

* Uzun tüylü ve Ankara yöresinde yetişen kedi ırkı.

ankastre

* Bir oyuğa, yuvaya yerleştirilmiş(tesisat).

ankesörlü telefon

* Kutulu telefon.

anket

* Soruşturma, sormaca.

anket yapmak

* bir konuda soruşturma, araştırma yapmak.

anketçi

* Soruşturmacı.

anketçilik

* Soruşturmacılık.

anketör

* Anket yapan uzman.

ankiloz

* Oynar eklemlerde oynaklığın kalmamasıyla eklemin işlemez duruma gelmesi, eklem kaynaşması.

anladımsa arap olayım

* hiçbir şey anlamadım.

anlak

* Zekâ.

anlaklı

* Zeki.

anlam

* Bir kelimeden, bir sözden, bir davranışveya olgudan anlaşılan şey; bunların hatırlattığıdüşünce veya nesne,

mana, fehva.

* Bir önermenin, bir tasarının, bir düşüncenin veya eserin anlatmak istediği şey.

anlam aykırılığı

* Karşıt anlamlıkelimelerin, sözlerin bir araya gelmesi.

anlam bayağılaşması

* Anlam kötüleşmesi.

anlam bilimi

* Dili anlam açısından inceleyen bilim dalı, semantik.

anlam bilimsel

* Anlam bilimi ile ilgili, semantik.

anlam çıkarmak

* bir cümlede veya bir metinden yeni ve değişik bir anlam yakalamak veya bulup çıkarmak.

* yersiz ve gereksiz bir yargıya varmak, yanlışdeğerlendirmek; bir söze, söyleyenin aklından geçmeyen bir

anlam vermek.

anlam daralması

* Genişkavramlarıolan bir kelimenin, bu kavramlar içinden tek bir anlam bildirmesi durumu, genel bir

anlamdan özel bir anlama geçiş.

anlam değişmesi

* Anlamın daralması, genişlemesi, kaymasıveya bayağılaşması.

anlam genişlemesi

* Dar bir anlamda kullanılan bazıkelimelerdeki anlamın ilgili kavramlara yayılması.

anlam iyileşmesi

* Kötü ve olumsuz bir anlamıolan bir kelimenin zamanla iyi bir anlam kazanması.

* Bkz. isimden türeme fiil.

anlam kayması

* Yeni bir anlam vermek üzere kelimelerin gerçek anlamlarından kayarak kalıplaşmaları.

anlam kötüleşmesi

* Anlamıiyi ve olumlu olan bir kelimenin zamanla kötü veya kötüye doğru giden bir anlam kazanması.

anlam vermek

* kendince bir yargıya varmak, yorumlamak.

anlama

* Anlamak işi, vukuf.

* Bir olay veya önermenin daha önce bilinen bir kanunun veya formülün sonucu olduğunu görme.

anlamak

* Bir şeyin ne demek olduğunu, neye işaret ettiğini kavramak; yeni bilgileri eskileriyle bir araya getirerek

sonuç niteliğinde başka bir bilgi edinmek.

* Sorup öğrenmek.

* Doğru ve yerinde bulmak.

* Birinin duygularını, isteklerini, düşüncelerini sezebilmek.

* Bir şey üzerinde bilgisi bulunmak.

* (olumsuz veya soru biçiminde) İyilik görmek, yararlanmak.

* Sahip olmayıistemek, dileğinin yerine getirilmesini istemek.

anlamamak

* hoşlanmamak, ilgilenmemek.

anlamamazlık

* Anlamazlık.

anlamazlık*

Bir şeyi anlamamış, kavrayamamışgibi davranmak.

anlamazlıktan gelmek

* bir şeyi anladığıhâlde anlamamış, farkına varmamışgibi davranmak.

anlamdaş*

Eşanlamlı, müradif, müteradif, sinonim.

anlamdaşlık

* Eşanlamlılık.

anlamına gelmek (veya manaya gelmek)

* (bir anlam) bildirmek.

anlamlandırma

* Anlamlandırmak işi.

anlamlandırmak

* Anlamınıaçıklamak; anlam vermek, anlam kazandırmak.

anlamlı

* Anlamıolan, bir şey demek isteyen, düşündürücü, manalı, manidar.

anlamlıanlamlı

* Anlamlıolarak.

anlamlılık

* Anlamlıolma durumu.

anlamsal

* Anlamla ilgili, semantik.

anlamsız

* Anlamıolmayan, önemli bir şey anlatmayan, manasız.

anlamsızlaşma

* Anlamsızlaşmak durumu.

anlamsızlaşmak

* Anlamsız duruma gelmek.

anlamsızlaştırma

* Anlamsızlaştırmak durumu.

anlamsızlaştırmak

* Anlamsız duruma getirmek.

anlamsızlık

* Anlamsız olma durumu, manasızlık.

anlarsın ya!

* açıklanmamasıgereken bir olayıdolaylıyoldan anlatmak için kullanılır.

anlaşık

* Aralarında anlaşma bulunan taraflardan, kimselerden biri.

anlaşılan

* anlaşıldığına göre, galiba.

anlaşıldıVehbi'nin kerrakesi

* işin iç yüzü, gerçeği öğrenildi.

anlaşıldıVehbi'nin kerrakesi

* Bkz. anlaşıldıVehbi'nin kerrakesi.

anlaşılma

* Anlaşılmak işi.

anlaşılmak

* Anlamak işine konu olmak, belli olmak, ortaya çıkmak.

anlaşılmaz

* Anlaşılmasıgüç olan, bir anlam verilemeyen, karışık, muğlâk.

anlaşma

* Anlaşmak işi, uyuşma, itilâf.

* Devletler arasısiyasî, ekonomik, kültürel vb. alanlarda yapılan uzlaşma ve bu uzlaşmanın tespit edildiği

belge, uyuşma, itilâf, antant.

anlaşma yapmak

* anlaşma belgesi düzenleyip imzalamak.

anlaşmak

* Düşünce, duygu, amaç bakımından birleşmek.

anlaşmalı*

Anlaşmaya dayanan.

anlaşmaya varmak

* bir konuda birisiyle anlaşmak.

anlaşmazlık

* İki veya daha çok tarafın karşılaşan düşünce ve amaçlarıarasında ayrılık, uyuşmazlık, ihtilâf.

anlaşmazlık çıkmak

* bir konuda uyuşmazlık söz konusu olmak.

anlaştırma

* Anlaştırmak işi.

anlaştırmak

* Anlaşmayı, uzlaşmayı, uyuşmayısağlamak.

anlata anlata bitirememek

* bir şeyden çok söz etmek, övmek.

anlatı

* Hikâye etme, tahkiye.

anlatıcı

* Hikâye, fıkra gibi şeyleri anlatan kimse.

anlatılma

* Anlatılmak işi.

anlatılmak

* Anlatmak işine konu olmak.

anlatım

* Anlatmak işi.

* Bir duyguyu, bir düşünceyi, bir konuyu söz veya yazıile bildirme, ifade.

anlatım bilimi

* Üslûp yöntemlerini inceleyen edebî araştırma, inceleme, stilistik.

anlatım tonu

* Anlatımda mantık ve düşünce özelliğine göre oluşan ton.

anlatımcı*

Yalnızca hikâye etmeye ağırlık veren (eser).

* Eserlerinde hikâye etmeye, tahkiyeye ağırlık veren (yazar).

anlatımcılık

* Bkz. ekspresyonizm.

anlatımlı* Düşünce ve duyguyu güçlü ve canlıbir biçimde anlatan.

anlatış

* Anlatmak işi veya biçimi, takrir.

anlatma

* Anlatmak işi.

anlatmak

* Bir konu üzerinde açıklamada bulunmak, bilgi vermek, izah etmek.

* İnandırmak, belirtmek.

* Söylemek, nakletmek.

anlattırma

* Anlattırmak işi.

anlattırmak

* Bir konu üzerinde bilgisini ölçmek, açıklama yaptırmak.

anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az

* anlayışlıkimseleri en küçük bir söz bile etkiler, oysa anlayışsız kimselere ne söylense yararsızdır.

anlayıp dinlemek

* (bir olayla ilgili olarak) iyice anlamak.

anlayış

* Anlamak işi veya biçimi, telâkki, zihniyet.

* Anlama yeteneği, feraset, izan, zekâ.

* Hoşgörme, hâlden anlama.

* Ayırıcıbir nitelik olmak bakımından görüş, zihniyet.

anlayışgöstermek

* istenilen veya söylenilen bir şeyi hoşgörüyle karşılamak.

anlayışlı

* Anlayışıolan, ferasetli, izanlı, zeki.

* Hoşgörülü.

anlayışlılık

* Anlayışlıolma durumu.

anlayışsız

* Anlayışıkıt olan, kafasız, kavrayışsız, vurdumduymaz, kalın kafalı, izansız, ferasetsiz, gabi.

* Hoşgörüsüz.

anlayışsızlık

* Anlayışkıtlığı, kafasızlık, kalın kafalılık, vurdumduymazlık, izansızlık, gabavet.

* Hoşgörüsüzlük.

anlışanlı*

Güzel, gösterişli, ünlü.

anlık

* Kısa süren, bir an içinde olan.

* Duyu ve iradeden ayrıolarak düşünülen bilme melekesi, anlama gücü; usa vurma, yargılama, müdrike,

entelekt.

anlıkçılık

* Duyu ve irade karşısında anlığın üstünlüğünü ileri süren doktrin, zihniye, entelektüalizm.

anma

* Birini veya bir şeyi akla getirerek sözünü etme.

* Ölmüşbir insanıhatırlamak için yapılan tören, ihtifal.

anma töreni

* Bir kişiyi veya bir olayıhatırlamak için yapılan tören.

anmak

* Birini veya bir şeyi akla getirerek sözünü etmek veya onu düşünmek, zikretmek, hatırlamak.

* Bir sözü ağzına almak.

* Bir armağanla gönlünü almak.

* Adlandırmak.

anmalık

* Anılmak için verilen şey, hatıra, yadigâr, bergüzar.

anne

* Çocuğunu dünyaya getiren kadın.

anne olmak

* (kadın) çocuk sahibi olmak.

anneanne

* Annenin annesi.

annelik

* Anne olma niteliği veya durumu.

annelik etmek

* annelik görevini yapmak veya anne gibi ilgi ve yakınlık göstermek.

anofel

* Sıtma mikrobunu aşılayan bir tür sivrisinek (Anopheles maculipennis).

anomali

* Sapaklık, aykırılık.

anonim

* Adısanıbilinmeyen.

* Yaratıcısının adıbilinmeyen (eser).

anonim ortaklık

* Sermayesi paylara bölünmüşolan ve her ortağın sorumluluğu sermayedeki payıyla sınırlıbulunan ortaklık,

anonim şirket.

anonim şirket

* En az beşkişinin kurduğu, sermayesi hisselere bölünmüşve her ortağın sorumluluğu sermayedeki hissesi

ile sınırlıortaklık, anonim ortaklık.

anons

* Duyuru, duyurma.

anons etmek

* sözle veya yazıyla bir durumu, bir haberi halka bildirmek.

anonsör

* Bkz. sunucu.

anorak

* Başlıklı, su geçirmeyen spor ceket.

anorganik

* İnorganik.

anormal

* Genel olan örneğe, alışılmışa ve kurala aykırıolan; düzgün olmayan, gayritabiî.

* Dengesi bozuk, deli.

anormalleşme

* Anormalleşmek işi.

anormalleşmek

* Anormal duruma gelmek.

anormallik

* Anormal olma durumu.

anot

* Bir elektrolitte elektrik akımının gelip bağlandığıve içeri girdiği uç, artıuç.

ansefal

* Kafatasıiçindeki beyin ve yardımcıorganların hepsi.

ansefalit

* Beynin irinsiz iltihaplıhastalığı.

ansıma

* Bkz. anımsama.

ansımak

* Bkz. anımsamak.

ansız

* Anlayışsız, akılsız.

* Birdenbire, habersiz.

ansızın

* Hiç hatıra gelmedik bir sırada, birdenbire, anî olarak, anîden.

ansiklopedi

* Bütün bilim, sanat dallarınıtek veya bir arada belli bir yönteme göre inceleyen eser, bilgilik.

ansiklopedici

* Ansiklopedi hazırlayan veya satan (kimse).

ansiklopedicilik

* Ansiklopedicinin yaptığıiş.

* Değişik alanlardaki bilgileri sistemli bir yöntemle bir araya getirme veya toplama işi.

ansiklopedik

* Ansiklopedi ile ilgili.

* Her konuda biraz bilgi sahibi olan.

ansiklopedik sözlük

* Alfabetik sıraya göre kelimelerin karşılıklarınıgenişbir biçimde veren, özel adlarıda içine alan sözlük türü.

ant

* Tanrı'yıveya kutsal bilinen bir kişiyi, bir şeyi tanık göstererek bir olayıdoğrulama, yemin.

* Kendi kendine söz verme.

ant içmek (veya etmek)

* bir şeyi yapmaya veya yapmamaya ant ile söz vermek, yemin etmek.

ant kardeşi

* Bkz. kan kardeşi.

ant verdirmek

* bir şeyi yapmasıiçin bir kimseye ant içirmek.

ant vermek

* "Allah aşkına, "çocuklarının başıiçin" gibi sözlerle karşısındakini bir şeye zorlamak.

antagonizma

* Tezat.

antant

* Anlaşma, uyuşma, mutabakat, itilâf.

antant kalmak

* anlaşmak, uzlaşmak.

antarktik

* Güney kutupla ilgili, güney kutup yakınında olan.

antarktik kara

* Güney kutuptaki kara bölgesi.

anten

* Boşlukta yayılan elektromanyetik dalgalarıtoplayarak bu dalgaların transmisyon hatlarıiçerisinde

yayılmasınısağlayan cihaz.

* Duyarga.

* Olta şamandırasının alt ve üst kısmında bulunan ince uçlar.

anten yükselteci

* Anten ile alıcıarasında yer alarak elektromanyetik dalgaların genliğini yükselten cihaz.

antenli

* Anteni olan.

antenli balık

* Göğüs yüzgeçleri saplı, iskeleti kemikleşmiş, sırt yüzgeçleri uzamışkemikli balık türü.

Antep baklavası

* Antep yöresinde yapılan özel bir tatlıtürü.

Antep fıstığı

* Antep fıstığıgillerin örnek bitkisi, yurdumuzda Gazi Antep ve Siirt bölgelerinde yetişen, yanlışolarak Şam

fıstığıda denilen bir ağaç (Pistacia vera).

* Bu ağacın, ince ve sert kabuklu, yağlıyemişi.

Antep fıstığıgiller

* Ayrıtaç yapraklılardan, tipik örneği Antep fıstığıağacıolan bir familya.

Antep işi

* Gazi Antep yöresine özgü, iplikleri çıkarılmışve kafes şeklini almışkumaşüzerine aynırenk iplikle

verevine sarılarak yapılan bir çeşit el işlemesi.

anterit

* İnce bağırsak iltihabı.

anterograf*

Bağırsak kasılmalarınıölçmeye yarayan alet.

anterosel

* İnce bağırsak fıtığı.

anterostomi

* Bağırsak düğümlenmesinin kesilip alınması.

antet

* Kâğıt veya zarf üstüne basılmışad ve adres, başlık.

antetli

* Başlıklı.

antetsiz

* Başlıksız.

antialerjik

* Alerjilerin önlenmesinde veya tedavisinde kullanılan ilâçların özelliği.

antiasit

* Alkalik, kalevî.

antibiyotik

* Bitkilerde, özellikle küf mantarlarında bulunan veya sentezle elde edilen, birçok mikroba karşıkullanılan,

penisilin, streptomisin gibi maddelerin ortak adı.

antibiyotik tedavisi

* Bir veya birçok antibiyotiğin durdurucu veya öldürücü etkisinden faydalanılarak yapılan tedavi.

antidemokratik

* Demokrasiye aykırıolan.

antidot

* Bkz. panzehir.

antiemperyalist

* Emperyalizme karşıolan.

antiemperyalizm

* Emperyalizme karşıtutum, davranışveya öğreti.

antifriz

* Bir sıvıya katıldığında o sıvının donma derecesini düşürerek donmasınıönleyen madde.

antihijyenik

* Sağlık kurallarına aykırıolma.

antijen

* İçerisine girdiği organizma aracılığıyla antikor oluşumunu sağlayan bakteri, virüs, parazit gibi protein

yapısında madde.

antik

* İlk Çağdaki uygarlıklarla, özellikle eski Yunan ve Roma uygarlıklarıile ilgili olan.

antik çağ

* Eski Yunan ve Roma uygarlıklarının gelişip yayıldığıçağ.

* Bu çağa özgü olan.

antika

* Eski çağlardan kalma eser veya tarihî değeri olan eski eşya.

* Genele, olağana, geleneğe aykırı, acayip, tuhaf.

* Mendil, örtü, yatak çarşafıgibi bezlerin kenarlarına paralel ipliklerden bir bölümü çekilip dikey olanların

ikisi, üçü bir arada tire ile sarılarak yapılan dişdişsüs, sıçan dişi, ajur.

* Antik.

antika mobilya

* En az yüz sene evvel imal edilmişolan, ana hatlarda herhangi bir değişiklik yapılmamışve belli bir ekole

göre isimlendirilen mobilya.

antikacı

* Antika eşya veya eser satan veya toplayan kimse.

antikacılık

* Antika eşya veya eserlerle uğraşma işi.

antikalık

* Antika olma durumu.

* Tuhaflık.

antikapitalist

* Kapitalist rejime karşıolan kimse.

antikapitalizm

* Kapitalizme karşıolma.

antikasınıbilmek

* en iyisini bilmek.

antikatot

* Basıncıazaltılmışbir elektrik boşalma tüpünde, katot ışınlarınıalan elektronik lâmbadaki genellikle metal

yaprak.

antikite

* Tarihte İlk Çağ, antik devir.

antikomünist

* Komünizme karşı.

antikomünizm

* Komünizm aleyhtarlığı.

antikor

* Hastalık etkenlerini zararsız duruma getirmek için vücudun çıkardığımadde.

antilop

* Antiloplardan, sıcak ülkelerde yaşayan, çok hızlıkoşan, boynuzlu bir hayvan (Anthilopus).

* Bu hayvanın derisinden yapılmış.

antiloplar

* Gevişgetiren memeli hayvanların bir familyası.

antimon

* Atom numarası51, atom ağırlığı121,76 olan, 6300 C de eriyen, haddede veya çekiç altında işlenemeyen,

çoğunlukla basım harfleri alaşımında kullanılan, mavimtırak beyaz renkte bir element. KısaltmasıSb.

antinomi

* Çatışkı.

antipati

* Sevimsizlik, soğukluk.

* Karşıt duygu.

antipatik

* Antipati uyandıran, sevimsiz, soğuk.

antipatik bulmak

* sevimsiz bulmak, kanıkaynamamak.

antipropaganda

* Karşıpropaganda.

antisemit

* Yahudilik aleyhtarlığı.

antisemitist

* Yahudilere karşıdüşmanca duygular besleyen ve Yahudilere karşıayırt edici tedbirler alınmasını_____isteyen

görüşe bağlıolan (kimse).

antisemitizm

* Yahudilere karşıdüşmanca duygular besleyen ve Yahudilere karşıayırt edici tedbirler alınmasını

isteyenlerin görüşü veya tutumu.

antisepsi

* Mikroplarıilâçla öldürme yolları.

antiseptik

* Antisepsi yapmak için kullanılan veya antisepsi özelliği olan (madde).

antisiklon

* Yüksek basınçlıatmosfer kütlesi; havanın sarmal biçimli hareketi için kullanılır.

antitez

* Karşısav.

antitoksik

* Antitoksin.

antitoksin

* İçine giren toksinleri zararsız hâle getirmek için vücudun çıkardığımadde.

antlaşma

* İki veya daha çok devletin saldırmazlık, savaşta ittifak gibi konularda üstlenmelerini belirttikleri belge ve

belgede belirtilen durum, muahede, pakt.

antlaşmak

* Antlaşma yapmak, ahitleşmek.

antlı

* Ant içmişveya ant içirilmiş.

antoloji

* Şairlerin, yazarların, bestecilerin eserlerinden alınmışseçme parçalardan oluşan kitap, seçki, güldeste.

antrakt

* Ara.

antrasit

* Güçlükle tutuşan, koku, duman çıkarmadan, büyük bir ısıvererek yanan bir tür taşkömürü.

antre

* Bir yapıda girip geçilen yer, methal.

* Başlangıç yemeği.

antrenman

* Bir spor dalında yapılan alıştırma veya hazırlık çalışması, idman, egzersiz.

antrenman yapmak

* spor amacıyla çalışmak, alıştırma yapmak.

antrenmanlı

* İdmanlı.

antrenmansız

* Antrenmanıolmayan, idmansız.

antrenör

* Bir spor dalında sporcuyu eğiten, yetiştiren ve çalıştıran kişi, çalıştırıcı.

antrenörlük

* Antrenörün işi veya mesleği, çalıştırıcılık.

antrepo

* Gümrüklere gelmişticarî eşyanın konulduğu, korunduğu yer, ardiye.

antrepocu

* Antrepo işleten kimse.

* Antrepoya bakan kimse.

antrepoculuk

* Antrepocunun yaptığıiş.

antrkot

* Sığırın iki kürek arasından ve pirzolalık yerinden çıkartılan kemiğinden sıyrılmışet dilimi.

antrok

* Triyas devri katmanlarında bulunan, derisi dikenlilerden, deniz lâlelerinin saplarınıoluşturan kalsiyum

karbonat birleşimli fosil.

antropoit

* Bkz. insansı.

antropoitler

* Bkz. insansılar.

antropolog

* İnsan bilimi uzmanı.

antropoloji

* İnsanın kökenini, evrimini, biyolojik özelliklerini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bilim, insan

bilimi.

antropolojik

* İnsan bilimiyle ilgili, insan bilimsel.

antropomorfizm

* İnsan biçimcilik.

antroponim

* Kişi adlarınıinceleyen bilim dalı.

antroposantrizm

* İnsanıtabiatın merkezi sayan, bütün öbür yaratıkların insan için yaratılmışolduklarınısöyleyen dinî nitelikli

öğreti, insaniçincilik.

antropozoik

* İnsanın belirmesi ve yayılmasınıniteleyen antropozoik devir teriminde geçer.

antropozoik devir

* Antropozoik.

antrparantez

* Söz arasında, sırasıgelmişken, istitrat.

anut

* İnatçı, ayak direyici.

anüri

* İdrarınıyapamama şeklinde ağır bir böbrek rahatsızlığıbelirtisi.

anüs

* Sindirim kanalının doğru bağırsak denilen son bölümündeki çıkışdeliği, makat, şerç.

anüs yüzgeci

* Balıklarda anüs bölgesinde tek olarak bulunan yüzgeç.

anyon

* Negatif elektrikle yüklü iyon, eksin.

anzarot

* Sıcak ülkelerde yetişen bodur bir ağaç (Sarcocolla).

* Bu ağacın yara tedavisinde kullanılan reçinesi.