Sultan
II.Abdülhamid Han, tarihimizin en talihsiz idarecilerindendir.
onun talihsizliği daha tahta çıkar çıkmaz
başlamıştır. "Kaht-ı Rical"
tabirinin tam olarak kullanılabileceği bir devrede tahte
oturmuştur. Otuz üç yıllık saltanatı müddetince,
koca bir devleti bütünüyle parçalanmaktan kurtarmasına,
vatan parçasının Ermeniler ve diğer Avrupalı
devletlerce parça parça edilmesini önlemesine, perişan bir
vaziyetteki ekonomiyi rayına oturtmasına, çok şümullü
kültür ve eğitim seferberliğini başlatmasına
rağmen "gelenin keyfi için
geçmişe sövmeyi" âdet
edinenlerin kaza oklarından kurtulamamıştır.
Öyle ki günümüze kadar uzanan bir zaman
diliminde Sultan II.Abdülhamid gerçek yönüyle ele almaktan
ısrarla kaçınılmıştır.
Hakkında gerçekçi bir inceleme yapılmadan Yahudilerin,
Ermenilerin ve emperyalist emellerine mani olduğu için
Avrupalıların yakıştırdığı
"Kızıl Sultan" yaftası bazı yerli
tarihçiler tarafından ısrarla
kullanılmıştır.
Osmanlı tahtında en fazla kalan padişahlardan
olan ve bütün Avrupa ülkelerinin, "hasta adam" tabir
ettikleri Osmanlı Devletini pay etme sevdasına düştükleri
bir devrede tahta oturan Sultan II.Abdülhamid'in hayatı çeşitli
cepheleriyle incelendiğinde 19.yüzyılın siyasî ve
içtimaî panoraması hakkında enteresan bilgiler
alınacaktır. Biz, şahsiyeti en fazla
tartışma mevzuu olmuş bir padişah'ın
hayatına devrindeki hadiseleri de ele alarak kısaca göz
atacağız.
Sultan II.Abdülhamid 21 Eylül 1842'de dünyaya geldi. Babası
Sultan Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Sultan'dır.
İyi bir tahsil görmüştür. Arapça, Farsça, Fransızca
ve Tarih üzerine dersler almıştır. Ayrıca
musiki öğrenmiş, marangozluk sanatında mükemmel
eserler yapacak derecede ustalaşmıştır. Öyle
ki yaptığı eserlerin yağmadan kurtulabilenleri
görenlerce takdirle karşılanmaktadır. Cuma ve
bazan vakit namazlarını kıldığı
Yıldız Camiindeki, kendisinin ve şehzadenin namaz
kıldığı mahfillerin tahta işlemesini
bizzat kendisi yapmıştır.
Sultan II.Abdülhamid, büyük kardeşi Sultan
V.Murad'ın 31 Ağustos 1876'da tahttan indirilmesinden
sonra aynı gün Topkapı sarayında tahta oturarak cülus
etmiş, 7 Eylül'de Kılıç alayı
yapılmıştır.
Tahta oturduğunda ikbal uğruna türlü desiseler
çeviren şahıslar Devletin en mühim kademesinde vazife
başındaydılar.
Sultan Abdülaziz Han; Abdülhamid Han'ın tahta geçtiği
esnada en üst seviyede Devlet idaresinde bulunanlardan, Hüseyin
Avni Paşa, Midhat Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa'nın
müşterek çalışmalarıyla ve bizzat Abdülaziz'in
üzerine titrediği donanmanın ve ordunun suistimal
edilmesiyle 30 Mayıs 1876'da tahttan indirilmiş, daha
sonra da bilhassa Hüseyin Avni Paşa'nın
planlarıyla 4 Haziran 1876'da saray pehlivanlarınca her
iki bilekleri kesilmek suretiyle şehit edilmiştir. Öyle
ki bu pehlivan padişah henüz ölmemişken yanına
doktor yaklaştırılmamış, ardından Hüseyin
Avni Paşa tarafından Beşiktaş Karakoluna
naklettirilmiş, orada hasır üzerine bırakılmıştır.
Sultan Abdülaziz Beşiktaş karakolunda can çekişmiş,
daha sonra ruhunu Rahmana teslim etmiştir.
Abdülaziz Han'ın katline karışanlar
Yıldız Mahkemesinde muhakem edilmişler, neticede
ileri gelenler idama mahkum olmuşlardır. Fakat Sultan
Abdülhamid bu idamları hapis cezasına çevirmiştir.
Abdülhamid Han'ın tahta geçtiği 1876 senesi
Osmanlı tarihinin dönüm noktasıdır. Bu tarihte
Rusya ile kaçınılmaz bir savaş
yaklaşmaktaydı. Balkanlarda huzursuzluk vardı.
İsyan hareketleri görülüyordu. Sırbistan ve
Karadağ Prenslikleri isyan etmişti. Bosna ve Hersek'te
ayaklanmalar devam edip gidiyordu. Girit huzursuzdur.
Bu kanşık hengâmede tarihimizde ilk Anayasa hazırlanmış
ve 23 Aralık 1876'da ilan edilmiştir. Bu tarih
aynı zamanda I.Meşrutiyetin ilanı tarihidir.
Anayasa mucibince teşekkül olunan "Meclis-i Meb'usan"
19 Mart 1877'de açılmıştır. Bu tarihten
itibaren padişah yegâne karar mercii değildir. Bu durum
13 Şubat 1878'de Meclis-i Meb'usanın padişah
tarafından tatil edilmesine kadar devam etmiştir. Daha
sonra I.Meşrutiyetin ilan edildiği tarih olan 23 Temmuz
1908'e kadar, otuz küsur sene II.Abdülhamid Han'ın
şahsî idaresi başlayacaktır.
Birinci Meşrutiyet devresi, Abdülhamid Han'ın
şahsiyetinin Devlet idaresinde tam olarak görülmediği
devredir. Kendisinin istememesine rağmen bazı
Paşalar ve idareciler Rusya ile savaşta ısrar
etmektedirler. Bu şahısların baskısı ve
Meclisin ısrarına, henüz tahta yeni oturmuş olan
Abdülhamid Han karşı koyamaz ve Rusya'ya harp ilan
edilir.
Padişah'ın bu devrede mühim faaliyetlerinden olarak
bazı Devlet ricalini etkili vazifelerden
uzaklaştırması gösterilebilir. Mithat Paşa'nın
5 Şubat 1877'de Türkiye'den çıkarılması buna
misal verilebilir.
İyi bir vali olan Mithat Paşa daha sonraları
ikbal hırsına kapılarak türlü entrikalarla devlet
çarkının başına tırmanmış,
fakat icraatları bu makama layık
olmadığını göstermiştir. Abdülaziz'in
hal'inde birinci derecede rol oynamıştır.
Bosna-Hersek eyâletinde ayyıldızlı
bayrağın yanına bir haç ilave ettirmek garabetini
göstermiştir. Kendi adına ordu kurmak cür'etini
göstermiştir. Devletin amansız düşmanı
İngiltere'nin gözü kapalı hayranlarındandır.
Neticede hırsının tokadını yemiş,
şan ve şöhretini kaybetmiştir...
Osmanlı-Rus harbi
Abdülhamid Han; henüz tam olarak Devlet idaresine hâkim
olamadığını, Devletin borçlar içerisinde
yüzdüğünü, Orduda tam bir birliğin temin
edilemediğini biliyordu ve bu yüzden Rusya ile savaşa
girmek istemiyordu neticede Devlet ricalinin ısrarları
kararda ağır bastı ve 24 Nisan 1877'de Rusya'ya
harp ilan edildi. Hicrî 1293 yılında cereyan
ettiği için tarihimize 93 harbi diye geçen, bir sene devam
edecak büyük muharebe başlamış oldu. Bu muharebe
Dünyada cereyan etmiş ve büyük muharebelerden birisidir.
Rumeli (Tuna) ve Anadolu (Kafkas) cephesi olmak üzere iki büyük
cephede cereyan etmiştir.
Bu savaşlarda Osman Paşa Tuna cephesinde, Muhtar
Paşa Kafkas cephesinde büyük kahramanlıklar göstermişlerdir.
Ancak, Balkan savaşlarında en acı şekilde görüleceği
üzere bu savaşlarda da ordu erkânı arasındaki geçimsizlik
mağlubiyetler zincirini netice vermiştir. Gazi Osman
Paşa'ya bu çekememezlikler yüzünden, yardım gönderilmesi
engellenmiştir. Bu yüzden üst üste kazanılan
zaferlere rağmen Plevne 10 Aralık 1877'de Ruslann eline
geçmiştir.
Savaş esnasında kumanda birliği yoktu. Yeterli
kumandanlar yoktu. Bu yüzden yeterli müdafaa da yapılamadı.
Neticede Ruslarla 31 Ocak 1878'de Edirne mütarekesi, 3 Mart
1878'de Ayastafanos anlaşması
imzalanmıştır. Abdülhamid Han, bütün diplomatik
yollan tecrübe edip, büyük muvaffakiyet kazanarak Osmanlı
Devleti için çok kötü neticeler getirecek olan Ayastafanos
anlaşmasının yürürlüğe girmesini
engellemiştir. Savaşta oldukça yıpranan ve
perişan olan Rusya yeni bir savaşı göze alamamıştır.
Rusya ile savaştan bu şekilde kötü netice ile çıkıldıktan
sonra Sultan Abdülhamid, ısrarına rağmen
savaş isteyen "Meclis-i Meb'usânı" belli bir
zaman göstermemek kaydiyle 13 Şubat 1878'de
kapatmıştır. Böylece I.Meşrutiyet fiilen sona
ermiş oluyordu.
Meclisin kapatılmasından yaklaşık üç ay
sonra 20 Mayıs 1878'de iktidar değişikliği
teşebbüsü olmuştur. Ali Suavi, yanına
topladığı bir gurupla Çırağan
sarayına baskın yapmış, V.Murat'ı
yanlarına alarak tahta çıkarmak istemiştir. Bu
teşebbüs Beşiktaş muhafızı Hasan
Paşa tarafından ânında
bastırılmış ve Ali Suavi Hasan Paşa
tarafından öldürülmüştür.
İlk iki senelik saltanatı boyunca camilerde halkla
beraber namaz kılan, halkla haşir neşir olan Abdülhamid
Han bu hadiseden sonra aşın tedbir alan bir idareci hüviyetine
bürünmüştür.
Berlin Muahedesi ve Ermeni Meselesi
93 Harbinin noktalandığı Ayastafanos
Antlaşmasının uygulanamayacağını gören
Rusya, Ayastafanos şartlarından vazgeçmiştir. Daha
sonra Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 13 Temmuz
1878'de Berlin anlaşması imzalanmıştır.
Bu antlaşmanın görüşmelerine İngiltere,
Almanya, Fransa, Avusturya-Macaristan ve İtalya da
katılmıştır.
Antlaşmaya göre Rusya'nın menfaatinin Ayastafanos'a
karşılık çok az görülmesine rağmen yine de
çok ağır şartlar taşıyordu. Meselâ
61.Maddede, Doğu
Anadolu'da Ermenilerin azınlık teşkil ettikleri
vilayetlerde Ermeniler lehine ıslahat yapılması,
aynı ıslahatın Mekedonya vilayetlerinde de tatbik
edilmesi şart koşulmaktaydı. Devletin parça parça
olmasını netice verecek bu hükümler Abdülhamid Han'ın
çok başanlı diplomatik manevraları sayesinde asla
yürürlüğe konulmamıştır.
İngiltere, Rusya ve Fransa'nın kasıtlı
olarak Berlin antlaşmasına koydurdukları 61.Madde
Devletin parçalanmasını hedefliyordu. Her üç ülkenin
de Osmanlı Devleti topraklarında gözü vardı.
Doğu Anadolu'yu yutmak isteyen Rusya, Ermenileri
kışkırtmaya başladı. 19.Asır'da
Osmanlı Devletinin ve İslâm âleminin en büyük ve
amansız düşmanı İngiltere de Ermenileri
kışkırtanlar arasındaydı.
Halbuki Osmanlı Devleti sınırlan içerisindeki
Ermeniler büyük bir huzur ve refah içerisinde yaşıyorlardı.
Çoğunluğu ticaret ve kuyumculukla meşgul
olmaktaydı. Zengin olmuşlardı ve çok rahat bir
hayat sürüyorlardı. Tanzimattan sonra devlet memuru da
olmuşlardı. Hatta içlerinden vezirliğe, senatörlüğe,
nazırlığa yükselenler de olmuştu. Diğer
azınlıklar gibi onlar da tam bir din ve vicdan hürriyetine
sahiptiler.
Rusya ve diğer Avrupa devletlerinin
kışkırtmaları ve büyük çapta yardımlarıyla
1886'da Ermeniler İsviçre'de "Hınçak" gizli
cemiyetini kurdular. Günümüzde olduğu gibi, büyük
ekseriyette oldukları, Rusya'nın sınırlan
dahilindeki Ermenistan'da hiçbir faaliyette bulunmayan
Ermenilerin hedefi Osmanlı Devletiydi. İngiltere ve
Rusya gibi devletlerin uşaklığını ve
maşalığını yapmakta kusur etmemeye çalışıyorlardı.
Gizli cemiyeti kurduktan sonra Avrupa'daki Ermeni zenginlerden
para topladılar. Daha sonra Osmanlı
sınırlannda yaşayan zengin Ermenilerden zorla maddî
yardım aldılar.
Avrupa'da yetişen anarşist Ermenilerle, Rusya'daki
Ermeniler peyderpey Osmanlı topraklarına sızarak
çalışmalara başladılar. Neticede Anadolu'da
isyanlar başladı. İlk isyan 1894'te Sason'da çıktı.
Bundan sonra yer yer Anadolu'da isyanlar çıktıysa da
hepsi bastınldı.
İngiltere, Fransa ve Rusya zaman zaman Berlin Muahedesinin
61. Maddesinin yürürlüğe konulması için baskı
yapıyorlardı. Fakat Abdülhamid Han bütün baskılan
göğüslüyor ve sonuçsuz bırakıyordu.
Sultan Abdülhamid Alman Büyükelçisine, 61. Maddeyi
yürürlüğe koymaktansa ölmeyi tercih ettiğini söyleyerek
bu husustaki kararlılığını açıkça
ortaya koymuştur.
61. Madde yürürlüğe girdiğinde bugün 21
vilayetimizin yer aldığı bölgede bulunan o zamanki
altı vilayet (Diyarbakır, Erzurum, Sivas, Harput, Van ve
Bitlis) Ermenilerin kontrolüne geçecekti. Bugün Doğu bölgesinin
elimizde bulunmasının Abdülhamid Han'ın ustaca
politikasına ve mahir idaresine borçlu olduğumuzu
unutmamak lazımdır...
Abdülhamid Han'ın Ermeni isyanlarını
bastırmada ilk yaptığı iş, meseleyi fazla
büyütmemek olmuştur. Zaten Ermenilerin istedikleri de
meselenin, Osmanlı Devleti tarafından en mühim bir
mesele gibi ele alınmasını sağlayarak Avrupa
devletlerinin dikkatlerini çekmekti.
Abdülhamid Han Ermenilerin karışıklık çıkardıkları
yerlerde, orduyu hadiselere müdahale ettirmeksizin karışıklığın
ahâli tarafından bastırılması için çalışmış
ve bunda da muvaffak olmuştur. Böylece Ermeniler planlarının
aksiyle tokat yemişlerdir...
Kışkırttıkları Ermenilerin bir netice
alamayacağını gören İngiltere, Fransa ve
Rusya 11 Mayıs 1895 tarihli nota ile Berlin
antlaşmasının 61. Maddesinin derhal yürürlüğe
konulmasını istemişlerdir. Ayrıca notaya göre,
Doğu vilayetlerinde yeni valiler tayin edilmeli, bu tayinler
de büyük devletlerin direktifleri istikametinde yapılmalıydı.
Ayrıca Ermenilerden müteşekkil jandarma birlikleri
kurulmalı ve cani ermenilere dersini veren halktan
oluşmuş birlikler
dağıtılmalıydı. Notayı kabul
ettirmek için tehdidini ileri götüren İngiltere
donanmasını Çanakkale Boğazı önlerine
getirmişti. Fakat Abdülhamid Han, bu tehditlere boyun eğmediğini
ve eğmeyeceğini kesin olarak ortaya koymuştur. 3
Haziran 1895'te verdiği cevabî nota ile, 11 Mayıs
notasını bütünüyle ve kesin bir şekilde, açık
kapı bırakmayacak surette reddetmiştir.
Abdülhamid Han, Osmanlı Devletine göz dikmiş bu
üç devlete karşı, sıkı bir dostluk münasebetleri
kurmuş bulunduğu Almanya ile Avusturya ve
Macaristan'ı ileri sürmüş ve böylece bu ihtiraslı
devletleri pasif hale getirmiştir. Ayrıca İtalya
ile de iyi münasebetlerim devam ettirerek bu devletin de aleyhte
tavır, almasını önlemiştir.
Diplomatik yoldan ve anarşi ile bir neticeye
ulaşamayacaklarını anlayan Ermeni komiteciler, Abdülhamid
Han hayatta olduğu müddetçe de hiçbirşey elde
edemeyeceklerini anlayarak padişah'a suikast tertip ederek
öldürmeye karar verirler.
Suikast planının tatbiki için uluslararası
anarşistlerle temasa geçerler. Belçikalı anarşist
Jorris İstanbul'a gelerek Padişah'ın selamlık
merasimlerini takip eder.
Padişah'ın her Cuma günü Yıldız camiinden
çıktıktan sonra l dakika 42 saniyede arabasına
bindiği tesbit edilir. Suikast için Viyana'da hususi araba
yaptırılarak parçalar halinde İstanbul'a getirilir.
Daha sonra İstanbul'da monte edilir. Çok büyük tahrip
gücü olan saatli bomba arabaya yerleştirilir ve
Yıldız camii önüne Padişahın
arabasının yanına bırakılır. Suikastçilere
göre her şey tamamdır. Fakat onlar takdir-i İlâhiyi
hesaba katmamışlardır. Padişah o gün
âdetinin hilafına olarak Şeyhülislam Cemâleddin
Efendi ile birkaç saniye konuşmak için cami kapısında
durur. Tam o sırada bomba müthiş bir gürültü ile
infilak eder. Atların kemikleri etrafa sıçrayarak
çevredekileri yaralar. Camiin önündeki saat kulesi padişaha
siper olmuştur, herkes telaş içerisinde sağa sola
koşuşurken Abdülhamid Han yerinden kımıldamaz
ve yüksek sesle telaşa kapılmanın yersiz
olduğunu hatırlatır. Bu şekilde suikast akim
kalmış olur.
Suikastın başarısızlığına
üzülenler arasında emperyalist devletler ve Ermenilerin
yanı sıra, Osmanlı vatandaşı olup ta ismi
fazlaca duyulanlar da vardır. Tevfik Fikret ve Ahmet
Refik Altınay bunlardan ikisidir.
Tevfik Fikret Ermeni komitacıları tebrik eder, fakat
padişahın ölmediğine neredeyse ağlar ve
üzüntüsünü bomba hadisesini işlediği "Bir
lahza-i teah-hur" şiirinde şöyle dile getirir:
"Ey şanlı avcı,
damını bîhûde kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar
ki vurmadın!"
İttihatçı subaylardan olan Ahmet Refik Altınay
hadiseyi şöyle nakletmektedir:
"Osmanlı milletini Abdülhamit
zulmünden kurtarmak için bu hareket-i kahramânânenin, Ermeni
vatandaşlarımız tarafından icra olduğu
anlaşıldı."
Abdülhamid'in düşmanları kimlerdi?
Avrupalılar ve Ermeniler azgın emellerine set çektiği
ve şehitlerin kanı bedeline alınan toprakların
bir karışının dahi teslim edilmeyeceğini
kesin şekilde ortaya koyduğu için
Abdülhamid Han'a müthiş kin besliyorlardı.
Adını "Le Sultan Rouge" koymuşlardı.
Yani "Kızıl Sultan". Malesef Osmanlı düşmanlarınca
kullanılan bu sıfat yerli tarihçilerce de büyük bir
gaflet eseri gösterilerek kullanılmıştır.
Hatta yakın zamana kadar mekteplerde okutulan tarih
kitaplarında bu sıfat kullanılarak Sultan II.Abdülhamid
yeni nesillerin gözünde küçültülmek istenmiştir...
Yahudilerin Abdülhamid Han'a düşmanlığı
19.Yüzyılın başından itibaren Filistin'de
bir devlet kurmak için teşkilatlanarak kesif bir faaliyete
girişen yahudiler, Filistin'de kendilerine toprak verilmesi için
Abdülhamid Han'a müracaat etmişlerdir.
Bu maksatla beynelmilel Siyonist faaliyetlerin organizatörlerinden
Teodor Hertzel ile Hahambaşı Abdülhamid Hanla görüşerek
tekliflerini yapmışlar fakat padişah
tarafından şiddetle azarlanarak huzurdan
kovulmuşlardır. Yahudiler Filistin'de kendilerine
verilecek toprağa karşılık büyük miktarda
para vaad etmişlerdir. Buna müthiş hiddetlenen Abdülhamid
Han, " şehid
kanıyla sulanan topraklar para ile satılmaz!" diye
gelenleri kovmuştur.
Sultan Abdülhamid, tahttan indirilişinden sonra
Selanik'teyken muhafazasına memur edilen bir yüzbaşıya
bu hadiseyi şöyle anlatmıştır:
"Bana en çok dokunan; bu mason taslağı
Yahudi'nin hal, (tahttan indiriliş) kararını
tebliğ edişi olmuştur. Yıldız'a gelen
mebuslar heyetinde Emanuel Karaso'yu hiç unutamıyorum. Bu
suretle makam-ı hilâfete hakaret edilmiştir,
yahudilerin Hazret-i Peygamber (a.s.m.) zamanından beri
sadr-ı İslama ve Makâm-ı Hilâfete karşı
duyduklan kin ve nefret cümlenin malumudur. Ben Osmanlı
tahtında iken, siyonistlik dâvası için bir gün
huzuruma beynelmilel (uluslararası) Yahudi
teşkilatının kurucusu Teodor Hertzel ile
Hahambaşı gelmişlerdi. Bunları
Yıldız Sarayı'nda kabul etmiş ve
maksatlarını dinlemiştim. Her ikisi Yahudiler için
bir yurt dileğinde idiler. Bunun için de Kudüs'ü
gösteriyorlardı. Hatta utanmadan o Teodor Hertzel:
'Zât-ı Haşmet penâhîlerine
arzedelim ki, Kudüs için her kaç milyon altın tensip
buyurursanız (isterseniz), derhal takdime hazırız.'
demez mi?
"Kan beynime sıçramıştı.
Düşün ki, yüzbaşı, makam-ı
saltanatımızda bu iki yahudi, rüşvet teklifi
cesaretinde bulunmuşlardı.
'Terk edin burayı, vatan para ile
satılmaz!' diye bağırmıştım. İçeri
giren saray adamlarına da, her ikisini almalarını söylemiştim.
İşte bundan sonra, Yahudiler bana düşman oldular.
Şimdi burada Selanik'te çektiklerim, Yahudilere yurt
göstermeyişimin cezasıdır!.."
Abdülhamid Han'ın temas ettiği hadise cidden
tarihimizin en acı tablolanndandır. Bildiği üzere
İttihatçı ihtilâlciler İslam halifesine hal'ini
bildirmek için, aralarında iki gayri müslimin bulunduğu
dört kişilik heyeti göndermişlerdir...
İttihad-ı İslam Siyaseti ve
İngiliz Dessaslığı
Abdülhamid Han insanlara ebedî saadet yollarını gösteren
İslam dinine candan bağlı idi. Bütün
müslümanların ortak fikir ve kültür alarak İslam düşmanlarına
karşı durmaları için gayret sarfediyordu. Tarihi
çok iyi bildiğinden, ne vakit İslama sıkı bir
şekilde bağlanılmış ve İlayi
kelimetullah için gayret sarfedilmişse o vakit büyük bir
ilerleme kaydedildiği hakikatini göz önünden ayırmıyordu.
"Bizi yükselten, dinimize karşı
duyduğumuz büyük aşktır" diyordu.
Kuvvetli olmak için dine sadık kalmanın şart
olduğunu söylüyordu. Şöyle diyordu Abdülhamid Han: "Bizi
zinde tutabilecek yegâne kuvvet
İslâmiyettir. Biz hiç de Fuad (Paşa)nın
dediği gibi can çekişen bir millet değiliz. Biz
canlı, kuvvetli bir milletiz; yalnız ulu dinimize
sadık kalmamız şarttır."
Bütün İslam âleminin halifesi sıfatıyla
İslama ve müslümanlara gelecek tehlikeleri bertaraf etmek
için bütün maharetini ve gayretini gösteriyordu. Bunda da
muvaffak olduğunu tarih kaydetmiştir. Dersaadet'le mübarek
topraklan birbirine bağlayan demiryolunu
yaptırmıştı. Bu sayede İstanbul'dan
Mekke'ye trenle gitmek mümkündü.
Sultan Abdülhamid'in bütün İslam âleminde prestiji
fevkalade kuvvetliydi. Bu durum İslam ülkelerinde gözü
olan İngiltere'yi ürkütüyordu.
19.Asnn ikinci yarısından itibaren Osmanlı
Devletinin birinci derecede düşmanı olarak
İngiltere görünüyordu. Rusya ikinci planda kalıyordu.
İngiltere'nin gözünü diktiği topraklarda
İslam halifesi Abdülhamid Han'ın sözü geçiyordu.
Hindistan müslümanları, halife sıfatiyle padişaha
çok bağlıydılar. Hindistan, Çin, Filipinler,
Endonezya ve bütün Afrika camilerinde Sultan Abdülhamid nâmına
hutbe okunuyordu.
İngiltere Başbakanı Gladstone büyük bir
İslam düşmanıydı. Avam kamarasında,
Kur'an'ı eline alıp, "Bu kitap müslümanların
elinde olduğu müddetçe onlara galebe çalamayız. Ne
yapıp edip, onları bu kitaptan
soğutmalıyız." demiş ve daha sonra
İslamiyete hakaretler etmiş, ardından da
Kur'an-ı Kerim'i yere çalmıştı.
Gladstone, İngiliz emperyalizmine engel olan Sultan Abdülhamid'in
de amansız düşmanıydı. Devamlı surette
aleyhte propagandasını yapıyor, Avrupa umumî
efkârını Osmanlı devleti aleyhine çevirmeye çalışıyordu.
İslam Birliğine çok dikkat gösteren Abdülhamid Han,
bu husus hakkında şöyle diyordu:
"Bizim için ehemmiyetli olan Şam ile
Mekke arasındaki demiryolunu en kısa zamanda inşa
edebilmektir. Bu suretle karışıklık
arttığında süratle asker göndermemiz mümkün
olacaktır. Ehemmiyetli ikinci nokta ise, Müslümanlar arasındaki
bağı öylesine kuvvetlendirmektedir ki, İngiliz
hainliği ve hilekârlığı bu sağlam kayaya
çarparak parçalansın."
Gayri müslim ülkelerin düşmanlıklarından
doğacak saldırılara ancak birlik olmakla
karşı durulabileceğini söyleyen Abdülhamid
devletin "bir din ve iman
ülkesi" olduğunu söylüyordu.
Sultan Abdülhamid Han şöyle diyordu:
"İmparatorluğumuz din, îmân
ülkesidir ve öyle kalacaktır. Eğer din
anlayışı yıkılırsa,
imparatorluğumuzun sonu gelmiş demektir.
Dindaşlarımızın oturduğu memleketlerin, büyük
devletlerin elinde olması pek acıdır. Osmanlı
İmparatorluğuna yirmi milyon müslüman kalmıştır.
Buna rağmen bütün müslümanların gözü
İstanbul'dadır. Düşmanlarımız maddî
kudretimizi yıkmaya muvaffak olsalar dahi, manevî kudretimiz
bakî kalacaktır.
"Müslümanların bulunduğu
yerlerle irtibatımız daha sıklaşmalı,
birbirimize daha fazla yaklaşmalıyız. Gelecek için
yalnız bu birlikte ümit vardır. İslâmiyetin birliği
devam ettiği müddetçe, İngiltere, Fransa, Rusya,
Hollanda elimde sayılır. Çünkü kendilerine bağlı
bulunan Müslüman memleketlerinde Halife'nin bir sözü cihadı
meydana getirmeye kâfidir ve bu Hristiyanlar için felâket
demektir.
"Henüz zamanı gelmiş değil
ama, bir gün bütün mü'minler birden kalkınacaklar ve tek
bir insan gibi hareket ederek gâvurun boyunduruğunu
kıracaklardır."
Osmanlı Devletinin içtimaî yapısı üzerinde de
şu değerlendirmelerde bulunmaktadır:
"Osmanlı imparatorluğu, dünyanın
birçok milletlerini sinesinde toplamış olan bir
imparatorluktur. Türkler, Araplar, Kürtler, Arnavutlar,
Bulgarlar, Yunanlılar, Zencilerden ve diğer birçok
unsurdan oluşmuştur.
Buna rağmen iman birliği bizi büyük bir ailenin
fertleri gibi birbirimize yaklaştırır. Bu sebeple
hiçbir zaman Osmanlı imparatorluğu üzerinde fazla
durmamak, buna karşılık, hepimizin müslüman olduğumuzu
bilhassa belirtmekte fayda vardır. Her zaman her yerde Emirü'l
Müslimin unvanı başta gelmeli, Osmanlı imparatoru
ünvanı ise birinci satırda belirtilmelidir. Çünkü
devletin sosyal bünyesi ve politikasının esası din
üzerine kurulmuştur.
"Maalesef İngilizler zararlı
propagandalariyle imparatorluğumuzun bir çok yerinde 'millet,
ırk' fikrinin tohumunu ekmeye muvaffak olmuşlardır.
Arabistan ile Arnavutluk baş
kaldırmışlardır. Suriye'de ise bu hususta
hazırlıklar vardır."
Dış politikadaki diğer
gelişmeler
19.Yüzyılın son yıllarında ehl-i salip
Osmanlı Devletine karşı hücumlarını
arttırmışlardı. Düşman bir değildi,
iki değildi. Düşman çokluktu. Yıllardır
kuyruk acısı taşıyanlar Devletin
sıkıntıda olduğunu farketmişler, aç
canavarlar gibi saldırmışlardı. Abdülhamid
Han elinden geldiğince bu hücumlan bertaraf etmeye çabalıyordu,
fakat şairin dediği gibi;
"Dost bîperva,
felek, birahm, devran bîsükûn,
Dert çok, hemderd yok, düşman kavî tâli
zebun "du.
Mahir idareciler yoktu. Malî durum çeşitli sahalarda
yenileşmeye ve Avrupayla boy ölçüşmeye mâniydi.
Üstelik düşman bu durumu çok iyi biliyordu.
İşte bu buhranlı devreden istifade eden Fransa,
12 Mayıs 1881'de Tunus'u, İngiltere ise 15 Eylül
1882'de Mısır'ı işgal etmişti.
Daha düne kadar bir teb'a olarak Osmanlı Devletinin temin
ettiği imkânlarla uzun yıllar refah ve huzur içerisinde
yaşayan Yunanistan diğer Avrupalı ülkelerin de
tahrikleriyle seciyelerini ortaya koymuş, kargaşa çıkarmaya
Osmanlı Devletine kafa tutmaya başlamıştı.
Avrupa'nın bu şımarık çocuğuna ders
vermek şart olmuştu. Nitekim, 18 Nisan - 20 Mayıs
1897'de yaklaşık bir ay devam eden savaşta
Yunanlılar perişan edilmişler. Osmanlı
tokadını bir kez daha iki yüzlü suratlarına
yemişlerdi. Fakat yine Avrupalılar imdatlarına
yetişmiş, savaşta mağlup olmalarına
rağmen Avrupalı devletlerce masa başında bu
mağlubiyetleri telafi edilmişti...
Padişah'ın
Şahsiyeti-İcraatları
Abdülhamid Han'ın padişahlığının
son yıllarına göz atmadan evvel, şahsiyeti ve
muhtelif sahalardaki icraatları üzerinde durmak isteriz.
Dış siyasetteki mahareti hususunda dost ve düşmanın
ittifak ettiği Abdülhamid Han'ın iç siyasetteki tavrı
tartışma mevzuu olmuştur.
Abdülhamid Han iddia edildiğinin aksine zulme ulaşan
icraatlarda bulunmamıştır. Aksine şefkatli bir
idareci olarak tarihe geçmiştir. Zulüm olarak kabul
edilirse yaptığı; muhaliflerini yüksek maaşlarla
muhtelif yerlere sürmekten ibarettir.
Ürkek değil, aksine çok cesurdu. İlme ve kültüre
hizmet gayeleri arasındaydı. Muazzam bir eğitim
seferberliğini başlatmıştı. Yüzlerce
ortaokul ve lise, binlerce ilkokul, ayrıca pek çok san'at
mektepleri yaptırmıştı. Fen Fakültesi,
Edebiyat Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Teknik Üniversite, Tıp
Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi yüksek okullar
Abdülhamid Han'ın eserleridir.
Yüzlerce talebeyi okumaları için Avrupa'ya göndermiştir.
Fakat ne acıdır ki bu talebelerin büyük ekseriyeti
Avrupanın ilmini fennini alacaklarına modasını,
yaşayışlarını ve sefahetlerini alarak
yurda dönmüşlerdi. Japonya da aynı yıllarda
Avrupa'ya talebe göndermiştir. Fakat Japon talebeler
Avrupa'nın ilmini, tekniğini elde etmek için var
güçleriyle çalışmışlar, öyle ki
derslerinde muvaffak olamıyanlar memleketlerine dönmeye
yüzleri olmadığını ileri sürerek harakiri
yapmak suretiyle hayatlarına son vermişlerdir. Yine
Japon talebeler örf ve an'anelerinden zerre kadar taviz vermemişler,
Avrupa'nın yaşayışına itibar
etmemişlerdir. Günümüzde de aktüel hale gelen Japonya'nın
kalkınmasındaki sırrı, bu ilk hamlede aramak
lazımdır.
İlme ve kültüre ehemmiyet veren Abdülhamid Han bu
gayretlerinin semeresini görmüş ve devrinde Doğu ve
Batı kültürüne hakim, kalabalık bir nesil
yetişmiştir. Onun muhalifleri bile kendi kurduğu
mekteplerde yetişmişlerdir...
Yine kalıcı eserlerine bazı misaller daha
verelim: Pek çok müze ve kütüphane kurdurmuştur.
Bunların örnek şekilde kataloglarını
yaptırmıştır.
Darülaceze, Hamidiye su tesisleri, yüzlerce sanayi, zirâat
ve ticaret odası, belediye teşkilatı, telgraf
hatlan, postahaneler, demiryolları, şoseler, köprüler,
pek çok fabrikalar onun eserleri arasındadır.
İstanbul, Beyrut, Selanik gibi şehirlerde önce atlı,
sonra elektrikli tramvaylar yaptırmıştır.
İstanbul ve Çanakkale boğazlan ile bazı
kaleleri büyük bir itina ile tamir ettirmiştir. Çanakkale
Boğazı 1915'de bu mevziler sayesinde kendini müdafaa
edebilmiştir.
Hekimliğimiz Abdülhamid devrinde Avrupa seviyesine çıkmış,
pek çok keşifleri olan, dünyaca tanınıp kabul
edilmiş doktorlar yetişmiştir.
Orduyu asla siyasete bulaştırmamıştır.
Bu hususta çok dikkat göstermiştir.
Kardeş kanı akıtmaktan son derece çekinmiştir.
Kendisini hal'eden "Hareket Ordusu" ismi altında
İstanbul'a gelen ve başıbozuk insanların
doldurduğu orduya karşı emri altındaki I.
Orduyu kullanmamıştır. Âdeta kendini ve tahtını,
akabilecek kardeş kanını önlemek uğruna feda
etmiştir.
Daha önceden birikmiş büyük miktarda dış borçların
büyük kısmını ödemişti.
Kalanlarının da en kısa zamanda ödenmesi için
lüzumlu tedbirleri almıştı.
Fakat bütün bu hizmetlerine rağmen tahttan
indirilmiş ve elem verici muameleler bu değerli
padişaha reva görülmüştür...
Abdülhamid Han'in Hal'i ve sonrası...
Abdülhamid Han'a karşı olanlar İttihad ve
Terakki cemiyeti çatısı altında toplanmaya
başlamışlardı. Üyelerinin ekseriyetini
3.Orduya mensup genç subaylar teşkil etmekteydi. Bunlar
rejime muhalif olduklarını söylüyorlardı.
Hakikatte ise muhalefetleri maaşların muntazam
ödenmemesinden kaynaklanıyordu. Subayların
maaşları bazen iki-üç ay sonra ödeniyordu...
İttihat ve Terakki elemanları Yurt
dışında Osmanlı aleyhine çalışmaya
başlamışlardı. Öyle ki bunlar, Abdülhamid
Han'ın devrilmesi için yabancı devletlerin müdahalesini
bile istiyorlardı.
İttihatçıların gittikçe teşkilatlandıkları
bir devrede Sultan Abdülhamid 23 Temmuz 1908'de II.Meşrutiyeti
ilan etmişti.
Padişah, İttihatçılar için şöyle diyordu:
"Devleti on sene idare edebilirlerse 'bir as ır
idare edebildik' diye sevinsinler!" Bu
hükmün ne kadar doğru olduğunu tarih gösterecektir.
13 Nisan 1909'daki, tarihe, "31 Mart Vak'ası"
diye geçen hadiseler Abdülhamid Han'ın idaresini sarsan en
mühim hadiselerdendir. Başıbozuk bir güruhun başlatıp
devam ettirdikleri hadiseler padişah'ın kardeş
kanının dökülmesi endişesi yüzünden bir müddet
bastınlamamıştır... Neticede İstanbul günlerce
hadiselerle çalkalanmıştır.
İttihatçılardan Mahmut Şevket Paşa,
üç-beş bin kişilik "Hareket Ordusu" adı
altındaki orduyla İstanbul'a gelip hadiseleri
bastırmak istediğini Padişah'a bildirmiştir.
Esas gayesi İstanbul'a gelip Padişah'ı tahttan
indirmek olan bu Paşa'nın arzusuna mani
olunmamıştır. Hatta bazı devlet ricali
Padişaha hareket ordusu namındaki, Yahudi ve
Rumların ekseriyette bulunduğu yağmacılar sürüsünü
I.Ordu ile dağıtılması için emir verilmesini
Padişah'tan istemişler, fakat padişah bu teklifi
kabul etmemiştir.
Neticede hareket ordusu İstanbul'a gelmiş, Meclis'i
Meb'usana baskı yaparak padişah'm hal'i için karar çıkartmıştır.
Abdülhamid Han 27 Nisan 1909'da hal'edilmiştir...
Otuz üç sene Devlete büyük hizmetler etmiş
Padişah'a hal'ini tebliğ şekli İttihatçılar
için en büyük leke olarak kalacaktır. Bir İslam
halifesine hal'ini tebliğe; Selanik Milletvekili Yahudi
Emanuel Karaso, senatör Ermeni Aram, Draç milletvekili Arnavut
Es'ad Toptani Paşa ve Senatör Bahriye Feriki (Koramiral)
Gürcü Arif Hikmet Paşa tayin edilmişlerdi.
İttihatçıların seçtiğu bu adamların ne
oldukları çok geçmeden herkes tarafından bilinecektir.
Karaso, İtalyan casusu bir hâin idi Es'ad Topta nî
Paşa Arnavut istiklâli için isyan etmiş ve pek çok
masum insanı katletmiştir. Aram Efendi'nin Ermeni
komiteleriyle yakın münasebeti vardı. Arif Hikmet
Paşa da karanlık işler çeviren bir adam olarak
bilinmekteydi.
Padişah; hal'edildiği gece, hiçbirşey
almasına müsaade edilmeden apar topar 38 kişilik
maiyyetiyle birlikte Selanik'e nakledilmiştir. Orada gazete
okumasına dahi müsaade edilmemiştir. Çok sıkıntılı
bir hayat geçirmiştir. Öyle ki soğuk gecelerde terk
edilmiş köşkün kadife perdelerini üzerine alarak
uyumuştur.
Abdülhamid Han'ı tahttan indirenler ilk iş olarak
tarihte misli az görülen bir yağmacılığa
başlamış ve Yıldız sarayını
yağmalamışlardır. İttihatçılar
idareyi ele aldıktan sonra ordu arasında büyük bir
tasfiye hareketine giriştiler. Binlerce subay, ittihatçı
subaylara yüksek rütbeler vermek uğruna emekliye
sevkedilmiş, ordu tecrübesiz subayların elinde
kalmıştır. Ordu bütünüyle siyasetin içine girmiştir.
Çok acıdır ki kısa zamanda orduda görüş
ayrılıkları başlamıştır.
İttihatçı ve muhalif subaylar birbirlerinin can düşmanı
haline gelmiştir. Bu vaziyetteki orduyla savaş
kazanmanın mümkün olmadığı acı
neticelerle görülecekti.
İttihatçılar askerlik ile devlet idaresinin çok
farklı işler olduğunu
anlayamamışlardı. Devleti Balkan ve I.Cihan harbine
sokmuşlar, koca imparatorluğun parça parça edilmesine
Yurda düşman sürülerinin dalmasına vesile
olmuşlardır. Balkan ve I.Dünya harbine
girilmeyebilinirdi. İttihatçılar gözü kapalı
savaşa atılmışlar,
neticede; orduda birliğin temin edilemeyişi, emir-komuta
zincirinin kopuk oluşu ve kendilerinin devlet idare edecek
kabiliyette olmayışları yüzünden savaşlar
kaybedilmiştir.
Sultan Abdülhamid'i tahttan indiren İttihatçılardan,
Tal'at, Enver, Cemal Paşalar da dahil olmak üzere bir kısmı
Abdülhamid Han'ı anlayamadıklarını itiraf
etmişler ve yaptıklarından pişman
olduklarını her vesileyle ifade etmişlerdir.
Bunlardan, Filozof Rıza Tevfik, "Sultan Abdülhamid'in
Ruhaniyetinden İstimdat" isimli şiirinde hislerini
şöyle dile getirmiştir:
"Tarihler
ismini andığı zaman,
Sana
hak verecek, hey koca sultan;
Bizdik
utanmadan iftira atan,
Asrın
en siyasî padişahına!"
Divane
sen değil, meğer bizmişiz!
Bir
çürük ipliğe hülya dizmişiz!
Sâde
deli değil, edepsizmişiz!
Tükürdük
atalar kıblegâhına"
Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesinden sonra
Osmanlı devleti maceraperestlerin elinde
kalmıştır. En kötüsü ordu siyasetin en derin
çukuruna düşürülmüştür. Kaba kuvvetle
hükümetlerin düşürülebileceği zihniyeti
getirilmiştir. Savaşa girilmiş, Rumeli'de ve
devletin diğer bölgelerinde büyük toprak kaybı
olmuştur.
Abdülhamid Han Devletin başında kalsaydı, geçmiş
yıllarda olduğu gibi Devleti savaşa sokmazdı.
Musul ve Rumeli, Yunanistan'a kaptırılan Adalar elden
gitmedi. İmparatorluktan ayrılan müslüman
ülkelerle siyasi münasebetler
kesilmezdi. Tarihimizi iyice tedkik eden her şahıs bu hükme
varmakta gecikmeyecektir şüphesiz... Abdülhamid Han, Balkan
harbinde Rümelinin düşmanlar tarafından istila
edilmesi ve Selanik'ten de artık ümit kesilmesi üzerine
1912'de İstanbul'a getirilmiştir. Mazlum padişah
ilk önce Selanik'ten ayrılmak istememiş, "Ben
de bir silah alır, askerle beraber müdafaada bulunurum;
ölürsem şehid olurum, ben zaten ölmüş bir
adamım!" demiştir. Fakat kesin karar
alındığını ve mutlaka İstanbul'a götürüleceğinin
bildirilmesi üzerine kederli dudaklarından şu sözler
dökülmüştür: "Allah bu hallere sebeb olanları
kahhâr ismiyle kahretsin. Şimdi devlet ne hale geldi!"
İstanbul'da Beylerbeyi sarayında çileli bir hayat
geçiren Abdülhamid, nihayet I. Cihan harbinden mağlup çıkıldığını
da görünce acılara dayanamaz hale gelmiştir. Düşman
donanması Çanakkale Boğazını
zorladığı esnalarda Padişah Sultan V.Mehmed
Reşad Abdülhamid Han'a bir heyet göndererek Anadolu'ya taşınması
gerektiğini söyleyince şu cevabı vermiştir:
"Ceddim Fatih Hazretleri İstanbul'u
alırken, son Bizans İmparatoru şehirden kaçmayı
düşünmemiş, ordusu başında ölmüştür.
Biz, Bizans imparatorları kadar da mı olamıyoruz ki,
şehri bırakmayı düşünüyoruz ?Osmanlı
Hanedanı İstanbul'u terkederse bir daha oraya dönemez.
Muhterem biraderime söyleyin; İstanbul'dan bir adım
bile dışarı atmam"
Devleti en buhranlı devrede otuz üç yıl maharetle
idare eden bu mahir idareci, mazlum padişah Abdülhamid
Han 10 Şubat 1918'de İstanbul'da rahmet-i Rahmana
kavuşmuştur. Kabri Çemberlitaş'tadır.
Hakkında haksız hükümler verilen mazlum padişah'ı,
şerefli hizmetleri bulunan bu değerli idareciyi bir defa
daha rahmetle yâdedip, hayatı hakkında bu kısa
tedkikimizi Yahya Kemal'in kendisi için yazdığı
kıt'asıyla noktalıyoruz. Şöyle diyor Yahya
Kemal:
"Ey
şehryâr-ı â'tıfet-âsâr-ı muhterem
Ey
Tâc-dâr-ı mâ'delet-efkâr-ı zu'1-kerem
Sensin,
o pâdşâh-ı dil-âgâh-ı pür-himem
Kim
vasf-ı Hazretin'de senin her ne söylesem
Abradır
ey Halîfe-i pür-lutf-u mâ'delet"
|