Mimar
Sinan deyince, ihtişamlı bir devre haşmetli
eserlerle mühür basan, mimarî sahasında en mükemmel
eserleri bizlere hediye eden koca ustayı hatırlarız
hemen... Hatırlarız ve bir anda gözlerimizin önüne
Şehzadebaşı gelir, Süleymaniye gelir, bütün haşmetiyle
Selimiye gelir...
Bereketli bir ömürde meydana getirdiği mimari
değerleri büyük 366 eserle; aynı zamanda azim ve
gayretle çalışmanın
karşılıksız kalmayacağını, böyle
yüzlerce eserle neticeleneceğini fiilen göstermiş,
gelecek nesle örnek olmuş bir büyüğümüzdür.
1490 yılında Kayseri'nin Ağırnas köyünde
dünyaya gelen Sinan'ı, Osmanlı devletinin dört kıtada
at oynattığı bir devirde ve cihangir iki
padişahın maiyyetinde görmekteyiz. »Dünya
bir padişaha çok iki padişaha azdır» diyen
Yavuz'un ve devrinde, Osmanlı'nın cihanda en büyük
devlet olduğu Kanunî'nin maiyyetinde...
Devamlı ilimle
meşgul oldu
Sinan henüz yirmi iki yaşındayken, 1512
yılında Kayseri'den devşirme olarak İstanbul'a
getirilmiştir. Bu tarihten itibaren Sinan'ı devamlı
ilimle, araştırmayla meşgul görüyoruz... Azimle
çalışmanın semeresini devamlı terfi alarak görür...
Yavuz ve Kanunî devrinde, doğudaki ve batıdaki
medeniyet ve kültür merkezlerini gören, oradaki eserleri yakından
araştırma fırsatını bulan Sinan, »İlim
mü'min'in yitik malıdır, nerede bulursa
almalıdır» hadisi
şerifi gereğince ilim namına, kültür namına
her gördüğünü araştırmış, işine
yarayacak olanları hafızasına
nakşetmiştir... Sonradan bu görüp incelediklerini
taklide sapmadan, tamamen kendisine has bir üslupla eserlerinde
kullanmıştır...
Doğudan batıya, kuzeyden güneye binlerce
kilometrelik mesafeleri fetih ordularıyla birlikte kateden
Sinan, her defasında değişik yerler görmüş,
aktif hizmetlerde bulunmuş, padişahların takdirini
kazanmıştır. Sinan'ı sırasıyla
şu seferlerde ve vazifelerde görüyoruz;
Yavuz Sultan Selim devrinde, 1514'te İran ve 1517'de
Mısır seferine iştirak etmiş, İran'da Büyük
Selçuklular devrinde başlayan kubbe mimarisini,
Mısır'da Memlükler'den kalma eserlerdeki renkli taş
kaplama ve kakmaları yakından görmüştür.
Kanunî Sultan Süleyman devrinde Belgrad (1521) ve Rodos
(1522) seferlerine katılarak atlı sekban, 1526'da Mohaç
savaşına girdikten sonra acemioğlanlar
yayabaşılığına, daha sonra da kapı
yayabaşılığına yükselmiştir. Alman
seferine (1532) zemberekçibaşı rütbesiyle katılmıştır.
1534'te Irakeyn seferine katılmıştır. Yine
Batıya yapılan seferlerden, Korfu, Pulya (1537) ve Kara
Boğdan (1538) seferlerine iştirak etmiştir. Bu
seferlerde Avrupa mimarisini yakından tanıyan Mimar
Sinan, Tebriz ve Bağdad'da meydana getirilmiş olan «İslam
mimarisinin» örneklerini de yakından tanıma
fırsatını bulmuştu...
Ordunun geçtiği yollarda, köprü, yol, kanal gibi çeşitli
yapı işlerinde gösterdiği muvaffakiyet
Padişahın dikkatini çekmiştir. Kara Boğdan
seferinde, Prut ırmağı üzerinde 13 günde bir
köprü kurması onun maharetini bir kez daha ispatlayan
örnek olmuştu...
Göstermiş olduğu bu muvaffakiyetlerle 1536'da «reis-i
mimarân-ı dergâh-ı âli» rütbesini almış,
vefatına kadar mimarbaşı olarak vazife
yapmıştır.
Eserleri üç kıtaya yayıldı
Üç kıtaya yayılan devletin hemen her köşesinde
onun eserlerine rastlanır. Budin ve Kırım'dan
Mekke'ye kadar dört bir yan'da onun eserleri görülür... Mimari
sahasının en olgun örnekleri olan 84 cami, 52 mescid,
57 medrese, 7 darülkurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa,
5 su yollan, su kemerleri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 saray 8
mahzen, 48 hamam... Bunlar göze çarpacak derecede olanlar.
Bunların yanında şimdi Avrupa'da
Osmanlı'nın sefer hatırası olarak bulunan köprüler,
yollar, kanallar, mescidler...
Bu san'at değeri yüksek ve eşsiz eserler içerisinde
üç tanesi en çok dikkatleri çekmiştir. Koca ustanın
da san'at hayatının üç devresine izafe ettiği
üç eser... Çıraklık devri eseri
Şehzadebaşı, Kalfalık devri eseri Süleymaniye
ve ustalık devri eseri Selimiye camileri...
İstanbul'un görkemli yapılarından Süleymaniye
için Yahya Kemal hislerini şu şekilde
manzumeleştirmiş:
Ordu-milletlerin
en çok döğüşen, en sarpı
Adamış
sevdiği Allahına bir böyle yapı.
En güzel
mabedi olsun diye en son dinin
Budur
öz şekli hayâl ettiği mimarînin.
Görebilsin
diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş
İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi
Taşımış
harcını gazileri, serdarıyle,
Taşı
yenmiş nice bin işçisi, mimariyle.
Hür
ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi
bir kapı açmış buradan gökyüzüne
Tâ ki
geçsin ezeli rahmete ruh orduları...
Mimar Sinan'ın eserlerinde her şey yerli yerindedir.
Sadelik içerisinde mükemmellik, ahenk, haşmet... Çok geniş
kubbeleri, zarif minareleri, geniş ve ferah yapı
tarzıyla, herşey yerli yerindedir Sinan'ın
eserlerinde...
Dine hücum edenlere sed oldu
Mimar Sinan eserlerinde dış görünüş
yanında içi de ihmal etmemiş, bilhassa camileri;
çinilerle hat sanatının en güzel örnekleri ile donatmıştır...
Eserlerinde, işçilerle birlikte çalışan,
taş taşıyan, harç
karan Sinan, mütevâzi, cömert bir insan ve Rabbinin gösterdiği
yolda yürüyen bir mü'mindi. O, gelecekteki iddiaları görmüşçesine,
eserleriyle, «Dinin terakkiye mani olduğu» safsatasını
çürütmüştü. İlme talib olmuş, aramış,
azimle çalışmış ve bütün dünyanın
takdirle alkışladığı eserler meydana
getirmiştir...
Mimar Sinan'ın eserleri, ilmi teşvik eden son dine hücum
eden iftiracıların önünde bir sed, bir kaledir...
Bütün hücumlar Süleymaniye'nin eteklerinde güneş
önündeki kar gibi erimiştir. Erimeye mahkum
bırakmıştır Koca Usta...
9 Nisan 1588'de İstanbul'da fâni hayata gözlerini yuman
Mimar Sinan geride dünya malı olarak tek çöp dahi bırakmamıştı...
Süleymaniye gibi muhteşem âbidenin kuzey doğusunda,
bir mimarın pergelini andıran şekli ile mütevâzi
bir türbeye defnedilmiştir.
|