Tiryaki
Hasan Paşa, bereketli ömründe kazandığı
zaferlerle, idare ettiği savaşlarda gösterdiği
orijinal harp taktikleri ve ordusunu sevk ve idare edişiyle dünya
askerlik tarihinin en şanlı kumandanları
arasında yer alan büyüğümüzdür.
Hayatını "İ'la-yı kelimetullah"a
adamış olan Hasan Paşa, bu mukaddes ideal
uğruna katıldığı mücadelelerden her
zaman galib ayrılmıştır. Düşman
kuvvetleriyle mücadelede, maddî kuvvetten ziyade manevî
kuvvetin ehemmiyetini ve inanç yönünden kuvvetli kişilerin
koca ordulara karşı çıkıp onları
perişan edebileceklerini bizzat göstermiş ve bu
hakikati gelecek nesillerin nazarlarına sunmuştur.
Yaklaşık olarak 1521 yıllarında dünyaya
gelen Hasan Paşa, genç yaşta Enderun'a girmiş ve
saray okulunda iken kabiliyeti ve zekası ile dikkati çekmiştir.
Enderun'daki tahsilini ikmal eden Hasan Paşa 1574'ten
itibaren bir müddet sarayda Sultan III. Murad'ın
yanında hizmet vermiştir. Ardından Macaristan'da
bir hudut sancağı olan Zigetvar'da yirmi sene beylik
yapmıştır. Harikulade cesareti, mertliği,
kahramanlığı ve dindarlığı ile
tanınmış ve devrin idarecilerince her zaman
takdirle hatırlanmıştır.
1594'te Bosna Beylerbeyi olan Hasan Paşa buradan da kendi
arzusu üzerine Kanije Kalesi komutanlığına
getirilmiştir. Bu vazifede iken, kale, büyük düşman
kuvvetlerince kuşatılmış ve bu muhasara
esnasında gösterdiği kahramanlıkla tarihimize
şan vermiştir.
Hasan Paşa'yı yakından tanımak için Kanije
kuşatmasına ve bu kuşatma esnasında
yapılan müdafaaya göz atmak lazımdır.
Kanije müdafaası
Müstakbel Almanya imparatoru Arşidük Ferdinand yüz bin
kişilik ordusuyla Kanije önlerine gelmiştir. Ordusunda
Almanlardan başka İtalyan, Papalık, İspanyol,
Malta ve Fransız birlikleri de vardı. Bu ordu, yeni bir
haçlı ordusuydu adetâ... Ayrıca orduda 47
ağır top vardı.
Bu kuvvetlerin karşısında; Kanije Beylerbeyisi
Tiryaki Hasan Paşa kumandasındaki dokuz bin asker ve
yüz küçük kale topu ile kalplere sığmayan
coşkun bir iman vardı.
9 Eylül 1601'de Kanije Kalesini kuşatan haçlı
ordusu 2 ay 8 gün devam edecek kuşatma müddetince kaleye
günde bin ilâ iki bin gülle yağdıracaktı.
Kuşatma cereyan ederken Hasan Paşa, Sadrazam
Yemişçi Hasan Paşa'dan yardım istemiş, ancak
Sadrazamın gelme ihtimalinin olmadığını
öğrenmiştir. Bu durum karşısında asla
metanetini bozmamış, güya sadrazamdan geliyormuş
gibi, kendi yazdırdığı bir mektubu kale
ahalisinin önünde okutmuştur.
Yine Sadrazam'a hitaben yazdığı mektupların
kasten düşmanın eline geçmesini temin etmiş, bu
mektuplardaki, kalenin durumunun çok iyi olduğunu ve
sadrazamın gelmesine lüzum olmadığını
bildiren mesajlarıyla dşümanın moralini
bozmuştur.
Kalede barutun bitmesi üzerine Uzun Ahmed isimli yeniçeri
baruthane kurarak barut imal etmeğe
başlamıştır.
Kalede yiyecek sıkıntısı çekilmesine
rağmen yakalanan düşman esirleri yağla, balla
beslenmiş ve bunların kaçmasına göz yumularak
gördüklerini anlatmaları temin edilmiştir.
Zaman zaman yapılan huruç hareketleriyle
düşmanın gözü yıldınlmıştır.
Hasan Paşa atın üzerinde dik durmak için kendisini
urganla üzengiye bağlatmış ve en önde hücum
ederek düşmanı perişan etmiştir.
Devamlı yaptığı konuşmalarla askerin
moralini takviye ederek şevk içerisinde olmalarını
temin etmiştir. Hasan Paşa'nın Allah uğruna
şehid olmanın faziletini anlatmasından sonra
askerler şehadet şerbetini içmek için büyük bir
azimle düşman saflarına dalmaktan
çekinmemişlerdir.
"Paşam!.. Gazilik mi iyidir, yoksa şehitlik mi?"
diyen askere şu cevabı vermiştir. "Cenab-ı
Hak şehitliği kime dilerse ona verir. Gaza ise hepimize
farzdır. Yani Allah'ın kati bir emridir."
Bu cevabı alan asker, kendisiyle birlikte savaşa
katılıp şehid olmayı
arzuladığını söyleyince Hasan Paşa, "Sen
burada oturacaksın, emrime itaat edip gazi olacaksın!
Şehid, belki ben olurum. İtiraz istemem." demiş
ve hususi olarak vazifelendirdiği Yeniçeriyi kalede
bırakarak kendisi yalınkılıç düşman
saflarına dalmıştır.
Seksenlik komutanlarının cesaretini,
kararlılığını gören gaziler coşuyor,
birbirleriyle fedakarlık ve kahramanlık
yarışına girişiyorlardı. Atılan
güllelerden kalenin bedeni delik deşik olmuştu. Bu
delikler geceleri sabahlara kadar çalışılarak
sepet parçaları, yırtık elbiseler ve
bulabildikleri diğer eşyalarla tıkanıyordu.
Kış bastırınca kaledekilerin durumu daha da
vahim hal almıştı. Artık dayanmak
imkansız hale gelmişti. Bu durum
karşısında Hasan Paşa diğer
komutanlarıyla istişare ederek umumî bir taarruza karar
verdi. 17 Kasım 1601'de Mehteran. cenk havasını
vurmaya başlamıştı. Kaledeki serdengeçtiler
tekbir getiriyorlardı. İşte bu coşkunluk
içerisinde Gazi Kara Ömer Ağa 800 yiğitle kaleden
çıkmış ve yıldırım gibi
düşman içerisine dalmıştı. Bu beklenmedik
saldın hareketi üzerine düşman paniğe
kapılmıştır. Onlar Sadrazamın ordusunun
geldiğini zannediyorlardı. Hasan Paşa ise kaledeki
bütün topları son bir defa ateşletiyor ve güya
Sadrazamı selamlıyordu. Düşman ordugâhı
karışmıştı ve panik
başlamıştı. Gazilerin "Allah Allah"
sadalan yeri göğü tutuyordu.
İlk hamlede düşmanın bütün
ağırlıkları, yiyecekleri, cephaneleri ele
geçirilmişti. Düşman 18 bin ölü vererek
darmadağınık vaziyette kaçışmaya
başlamıştı. Bunun üzerine üç bin yeniçeri
düşmanı takibe başlamış ve 18 Kasım
günü de 30 bin düşman imha edilmişti.
Başkumandan Arşidük Ferdinand ve çok az askeri
canını zor kurtarmıştı.
Düşmanın 47 büyük kuşatma topu, 14 bin tüfek,
60 bin çadır, 14 bin kazma ve kürek, binlerce araba dolusu
yiyeceği ele geçirilmişti. Aynca Ferdinand'ın
altın tahtı ve
otağı
da zaptedilmişti. Muazzam bir zafer
kazanılmıştı.
Hasan Paşa Ferdinand'ın çadınna girmiş ve
böylesine bir zaferi kendisine nasib ettiği için
şükür secdesine kapanmış ve iki rekat namaz
kılmıştır. Daha sonra yanındakilere
dönerek şöyle demiştir: "Bu kadar âciz
olduğumuz halde böyle apaçık bir fethin bize nasib
olması sadece Cenâb-ı Hakkın yardımı ve
Peygamberimiz Efendimiz Hazretlerinin mâcizesi bereketiyledir.
Tam bir samimiyetle çalışılır ve benim gibi
âciz bir ihtiyar da olsa kumandana tam bir itaatla
bağlanılırsa Cenab-ı Hak Müslümanlardan
yardımı hiç bir zaman esirgemez."
Hasan Paşa, Zaferin ardından bütün ganimeti gaziler
arasında pay eder, kendisi hiçbir şey almaz. Yakın
arkadaşı olan Şair Faizî'nin tarifiyle, "son
derece cesaretli, o derecede yumuşak huylu, o derece güzel
ahlaka sahip ve alçak gönüllü bir kişi" olan
Hasan Paşa'nın dünya malında gözü yoktu. Öyle
ki büyük fedakarlık gösteren Ömer Ağa'ya kendi
sorumluluğunda olan Peç sancak beyliğini vermiştir.
Zafer duyulunca İstanbul'da bütün evlerde şenlikler
yapılmaya başlanmıştır. Zafer üzerine
Sultan III.Mehmed Hasan Paşaya bizzat kendisinin
yazdığı bir mektup göndererek paşayı
tebrik etmiş, mükafat olarak; üç hil'at, murassa bir
kılıç ve üç tane at göndermiş, ayrıca
vezirlik rütbesi verilmiştir. Bütün bunlar
karşısında, son derece tevazu sahibi olan Hasan
Paşa sevinmemiş, bilakis üzüntüsünden göz
yaşı dökmüştür. Sebebi sorulduğunda
şöyle demiştir şanlı kumandan:
"Kanije'de ettiğimiz küçük bir
hizmete karşılık bize vezirlik vermişler ve
"Hatt-ı Hümayun" göndermişler. Halbuki,
Kanun! Sultan Süleyman, Makbul İbrahim Paşa'y ı
tam bir yetkiyle kendi yerine vekil tayin ettiği zaman bile
O'nun eline bu kadar iltifatlar ihtiva eden bir mektup
vermemişti. Rahmetli Piyale Paşa, Yavuz Sultan Selim
Hazretlerinin damadı olduğu ve deniz muharebelerinde
bütün Hıristiyan hükümdarlarının
donanmalarına galip geldiği ve Sakız Adas'nın
fethi gibi nice muvaffakiyetler elde ettiği halde kendisine
vezirlik çok görülmüştü. İslâm Halifesi'nin
Hatt-ı Hümâyûnu Kanije muhasarası gibi küçük bir
hizmete mükafat olmaya başladı. Devletin vezirliği,
benim gibi kocamış kimselere kaldı. Buna
üzülmeyeyim de neye üzüleyim!"
Yüz bin kişilik düşman ordusunu perişan etmeyi
gözünde büyütmeyip Devletin en mühim makamına nefsini
layık görmeyen ve otoriteye bağlı, Devletin
şahsı manevisini üstün tutmak için azami gayret
gösteren bir şahsiyet... Hasan Paşa misalim görünce
Osmanlı Devletinin altı asır
yaşamasının sırrını anlıyor
insan.
Kanije'nın şanlı serdarını son
nefesine kadar din uğruna, Devlet uğruna gayret
gösterirken görmekteyiz.
Kanije'den sonra Bosna'ya oradan Budin valiliğine
gönderilmiş, daha sonra Beylerbeyi olmuştur.
Devlete başkaldıran Celali
eşkıyalarından Canbolatla oğlunun
isyanını bastırmıştır.
Ayaklanmayı bastırdıktan sonra 1608'de tekrar Budin
valiliğine dönmüş ve bu vazifede iken 1611'de vefat
etmiştir.